Cenabı Allah, Levh-i Mahfuz’u ne için yarattı? Kibrîtü’l Ahmer Nedir?,İnsanlığı insanlığın şerefinden mahrum eden kabahat nedir?

الصلاة على النبي صلى الله عليه

Cenabı Allah, Levh-i Mahfuz’u ne için yarattı? 

* Levh-i Mahfuzda dünyada olacak her şey yazılıdır.
* Elestü birabbikum günü Allah’a vermiş olduğu kulluk sözleri yazılıdır,
* Orada nasıl kulluk yapacağı da yazılıdır. 

Ce­nabı Allah Levh-i mahfuza bakmaya muhtaç değildir, onu kendisi için yapmadı. O, Levh-i Mahfuza bakmaya muhtaç olsaydı Allah olmazdı (hâşâ), Allah’ın il­mi ezelisini ihâta etmez.
Şimdi mekteplerde ne gün ne ders okurlar diye program var, çocukların eline bir program veriyorlar, çocuk ona bakar ne yapacağını ne okuyacağını bilir.

O Levh-i Mahfuz da bizim gündemimizdir. Elest gününde Cenabı Allah’a icmalen ve tafsilen vermiş olduğumuz bütün ahitlerimizin kaydolduğu makamdır. Levh-i Mahfuz; Allah’ın bakması için değil, bizim bakmaklığımız için, kulların bakması içindir.
Melâike baksın bakmasın, melaikeninki yazılı değil. Orada yazılı olan benî âdemin ahitleridir.
Demek ki, asıl bize program olarak verilmiştir. Sana bakman için yazılmıştır, bakıp ta hareket edeceksin.

Ey Hoca! Ona biz nasıl bakalım? 

 Sen mümin değil mi­sin? Mümin olan kimse nasıl bakacak? Allah, peygamberin lisanından ne diyor?

  «İttakû min fera­seti mü’minin,  felnnehu yenziru binurillah.» [1] 

   Peygamber-i Zişan; «Müminin ferâsetinden sakınınız çünkü o Allah nuruyla bakar.» diyor. Nasıl bakmayacaksın, sen bu makamda iken bakacaksın, değilsen haline ağla. O nuru almaya bak. Allah nûru sende varsa,  bakacaksın ve göreceksin. Yoksa ne bekler­sin? Var mı senin o nurun? Varsa göreceksin, Levh-u mahfuzu görmene mâni yok. Peygamber böyle söyledi,  bu yalan kelâm değil, hüccet ile söy­lenen sözdür bu;
“Mümin Allah nuruyla bakar”,  Allah nuruyla baktığı vakitte,

*Yedi kat yerin altındakini de görür,
* Yedi kat göğün üzerindekini de görür
* Bütün hakikatleri de seyredebilir,
* Arşı da görür, Levh’i de görür,
* Cen­neti de görür, Cehennemi de görür.

Mümin dediği­miz vakitte,  sen onu az bir şey zannetme. İşte mümin; Allah’ın nuruna sahip olan kimsedir. Allah’ın nuru ile bakan adama,

* Hicap mı var?
* Allah’ın nuruna perde mi var?
* Mani mi var? Mesafe mi var?
* Karanlık mı men eder? Ağaç mı men eder?
* Uzaklık mı men eder? 

Sendeki Allah’ın nuru nerede? Niye göremiyorsun? Görmüyorsan, o nuru aramaya, bul­maya bak. Allah-u Zülcelâl;

فَالْتَمِسُوا نُور

«Feltemisu nura»[2] diyor. Bu emri ne için söylüyor? Allah’u Zülcelâl Kur’ân-ı Kerim’de «Nur arayınız» diyor.

Nuru nerden ara­yacaksın?

Nuru, kendisinde nur olan kimselerden aramalısın. Öyle boş mum tutandan arama. Ucun­da nuru olandan arayacaksın. Peygamber-i zişana hem Kur’ân indi, hem Kur’ân-ı Kerîmle beraber nur indi. O nur, Peygambere inen Kur’ân lafzı ile be­raber okundu. Lafzı ile o sözü alanlar oldu.
Lakin bir de Sıddık-ı Ekber’in kalbine, Peygamberin kalbî Muhammedî’sine inen nurdan Sıddıkı tutuşturdu. Sıddık, bütün Sahâbe-i Kirâm’ın kalplerindeki mişkâtın tutuşmasına vesile oldu. Ondan sonra o nur intikal ede ede, ede ede, ilâ yevmil kıyamete kadar, kalplerinde nur olan kimseler eksik olmadı.
Eksik olsa, hemen iman membâı zâhirde de tükenir, bâtında da söner gider. O nur, erbâbı ile yevmil kıyâmete kadar mevcuttur. Allah onu vaat etmiştir. O bitmez, O nuru taşı­yan kimseler ilâ yevmil kıyamete kadar ümmetin arasında mevcut olacaktır.
İşte onları arayınız. O hemen hazır bulunmaz, aranmadan meyda­na çıkmaz. Kolay bulunan şey, ucuz olur, beleş olur. Çakıl taşını beleş topla, amma yakut, zümrüt, elmas, öyle kolay kolay ele geçmez. Kolay ele geçmedikleri için pahalıdır zaten. Ötekileri çok bulun­duğu için hemen ayağının ucuyla tepip geçersin.
Kıymetsiz bir şey diyerekten kimse cebine alıp koy­maz. O, nur sahipleri «Kibrîtü’l Ahmer» dir.

Kibrîtü’l Ahmer: İsmi duyulup kendisi gö­rülmeyen, en kıymetli cevherden kinâye olarak söylenen cevherdir. Onlar hemen ele geçmez, çok araş­tırdıktan sonra, çok talip olduktan sonra ele geçer. Allah-u zülcelâl tâlip olan, sıdk ile talep eden kulunu boşa bırakmaz, illâ buldurur, illâ söyletecek, illâ dinlete­cektir.
İşte o gibi kimselerden nur alırsak, işte o zaman o Levh-i Mahfuz’u bize gösterirler. O nurlar Bizim çerağımızda yandığı zaman, biz de bakarız, bizde görürüz. Levh-i Mahfuz’daki sözümüzü bili­riz, ona kendimizi takdîm ederek kulluğumuzu ifa ederiz. O zaman biz her lâhzada, « Elestü birabbiküm kâlû belâ » hitâbı ile beraber yürürüz.

Ehlü’l sıdkı ve’l safa onlardır. İşte onun için.

«Ashabı ke’nnücûm bieyyihim iktedeytüm ihtedeytum.»[3]

Sahâbe-i Kiramların hepsi, o Allah-u Zülcelâl’ın kendilerine olan hitâbını işitip o nur ile nurlanan kimselerdir. Gökte­ki yıldızlar gibi; onlara ihtida eden hidâyete erer. Mühim olan mesele budur.

İmam Nevevî Hazretleri[4] büyük muhaddistir, kendisi Hicaz’a gittiği vakitte 8 veya 9 yaşlarında küçük bir delil [5], elinden tutmuş kendisini ziyârete götürmüş. İmam Nevevî Hazretleri,
“Buradan gide­lim” demiş. O küçük delil demiş ki:
“Hayır, buradan başlayacağız!”
 Çünkü İmam-ı Nevevî Hazretleri Menâsık-ı Hacc kitabında, nereden başlanması gerektiğini söylemiştir. O küçük delîlin hücceti ne? İmam-ı Nevevî Hazretleri kendisinin kitabından buradan yürünür, buradan girilmesine amil olduğundan dola­yı biz buradan ziyarete ve tavafa başlayacağız diye bizzat hüccet ile ilzam etmiş. O, kitabı kendisi yazdığı halde, yerinde tatbikatı­nı görmediği için 8-9 yaşındaki o delîl onu ilzam et­miş.

Bundan ne mânâ alacağız?

Yalnız kitaptan oku­makla kimse delil olamaz. O, imam olduğu halde orada şaşırdı, 8-9 yaşındaki o delîle muhtaç oldu.

*Sen istersen allâme-i cihan ol,
*Kur’ân-ı Kerîm’i tefsirleriyle beraber ezber et,
*Bütün Ehâdisi Nebeviyye’nin hepsini iç,
*Dört mezhebin imamının bütün ahkâmını ezberinde tut, 

Lâkin onunla sana şart ola­maz. İllâ o yolu yürüyüp geçmiş varmış olan kim­selerin elinden tutmaya sen mecbursun, değilsen olduğun yerde kalırsın.
İstanbul’a geldik, harita pusulayla yolu da şaşırdık. Geldiğim gece sabah oluyordu. Biraderin evini bulmak için Bağdat caddesinde sahil yolunda üç aşağı-beş yukarı gittik geldik, gittik geldik, kaç kişiye sorduksa da bulamadık.
Nihayet Cenabı Hakk arayan bulur deyip bize bulduruverdi. Şu İstanbul’da bile insan delîle muhtaç oluyor da, sen Allah’a giden yolda delilsiz nasıl gideceksin?
Eğer delilsiz gidilseydi doğrudan kitap inzâl olacaktı, peygambere lüzum kalmaya­caktı. Hâlbuki Allah-u Zülcelâl, peygamberi gönderiyor ki;  peygamber-i zişan,  Kur’ân-ı Kerîm’i şahsında temsil eden zattır.
Peygamberi görüyorsun, tutuyorsun. O sana konuşan Kur’ân’dır.  O, şahsiyeti ile Kur’ân’ı temsil ettiği için sahâbe-i kiram Peygamber-i zişan’a baka baka Sahâbe oldu. Önlerinde peygamber olmasaydı, onlar nasıl Sahâbe olacaktı?
Okuyarak mı Sahâbe olacaklardı?
Okuyarak kimse Sahâbe olamaz. Görerekten, uyaraktan Sahâbe ol­dular. Onun gibi peygambere vâris olan zatlar, ilâ yevmi’l kıyâmete kadar mevcuttur.
Binaenaleyh onları görerek, onlara uyarak sende peygamberin Sahâbesi gibi rütbe alır, nur alırsın. Değilse hava alırsın. Sonra sen de o İmam Nevevî Hazretleri’nin Kâbe’nin havlin­de şaşırıp kaldığı gibi orta yerde kalırsın. Ahdini bulamadan, ahdine varamadan, avam sınıfında dünyadan çıkarsın. Avam sıfatında çı­kan kimse de mahrumlardan sayılır. Onun için hususiyle bu zamanda en çok dikkat edeceğimiz iki nokta:

* Bütün dışarı salıverdiğimiz kuvveti kendimizde toplayabilmek.
* Şahsında Kur’ân’ı temsil eden nur sahibi kim varsa onlar ile beraber onlara uyaraktan yürümek.

Başka kimseye bakmadan, sağın, solun, herkesin harekâtı seni meşgul etmesin. Sen dikkatini kendine ver. Kendinin vazifesi ne ise sana gösterdikleri şekilde onunla meşgul ol. Allah’ın hukuku var, en birinci Allah’ın hukukunu yerine teslim eyle,

Hakk sahiplerine hakkını ver.
Allah’ın hakkı var, Allah’ın hakkını ver.
Peygamberin hakkı var, peygamber hakkını ver.
Devletin hakkı var, devletin hakkını ver.
Evladın hakkı var, evladın hakkını ver.
Ailenin hakkı var, ailenin hakkını ver.
Komşunun hakkı var, komşunun hakkını ver,
Milletin hakkı var, milletin hakkını ver.
İnsanoğlunun hakkı var, insanoğlunun hakkını ver.
Mahlûkatın hakkı var, mahlûkatın hakkını ver.
Senin bileceğin budur. Bunu kemaliyle yaptıktan sonra peygamberden sana izin geldiğinde, o zaman başkalarına da yardım etmeye, o sende tutuşan nurdan onları da tutuşturmağa izn-i peygamberî gelir, onunla iş görürsün. Değilse vazifeni bil.

İnsanlığı insanlığın şerefinden mahrum eden kabahat nedir?
Kendi üzerine vâcip olan vazifeyi bırakıp, üzerine lazım gelmeyen vazifelere bakmaktır. Şimdi bizi kendimizden maada her şey alâkadar eder. Kendimizi biz cennetin ortasında hesap ederiz. Ondan sonra kendimizden maada,

*Ne hükümeti bırakırız,
*Ne dünyanın devletlerini bırakırız,
*Ne yeri bırakırız, ne göğü bırakırız. 

Hepsine de müdahale eder,  hepsine de akıl öğretir, hepsine de ilim tâlim ederiz.

Ne deriz? 

  «Bütün bu kâinata Rab benim! Talimat öğretmeye mükellef olan benim! Heps­ine Allah’lık yapmağa kuvvetim var, varken bana vermiyorsun ey Allah!  Ben sana dünyada vekillik yapayım» Böyle diyor bizim nefislerimiz. İşte onun için nefse fırsat verme.

 Nefsimizin sıfatı nedir?

Nefis lâ ilâhe illallah demez. Onu bil. Nefsin; Lâ ilâhe illâ ene, der; benden başka ilah yoktur der. Nefsimiz böyle der. Ona Lâ ilâhe illallah dedirt.  On­dan sonra lâ ilâhe illâ ene diyenlere de derman yap­ma ilacını bilirsin. Kendi nefsinde ilacı yaptıktan son­ra, tatbikat ettikten sonra,  başkalarına ilaç yapma­ya sana izin verilir.
Bu bir denizdir, bu denizin sonu gelmez. Lakin bu söylenen sözün içerisinde evvela kendi nefsime hitap var, kendi nefsime edeb ve talim vardır.
Sizin bereketinize bu mübarek ke­lâmı,  Cenabı Allah’ın, Peygamberinin şefkat ve şefaatiyle ve hâzır olan mutasarrıfın izni ile bize söy­letti.
Allah füyuzat-ı Rabbaniyesinden bizleri feyizyâp edip,  bizim harab olmuş olan batınlarımızı ihyâ edecek ilâhi nazarına ve peygamberinin şefkat ve şefaatine ve evliyanın himmet nazarlarına mazhar kılsın.
Bi hürmeti habib bi hürmeti’l Fatiha.

Kaynaklar: Şeyh Nazım Kıbrısi Hz.
[1] Âraf 172
[2] Hadis-i Şerif: Ebu Said r.a.’dan  rivayet. Kütübü sitte. Hadis no: 672
[3] Hadid Sûresi: 13
[4] Hadîs-i Şerif: Said İbnü’l Müseyyeb r.a’tan rivayet edilir. Kütübü sitte. Hadis no: 4368
[5] İmam Nevevî Hazretleri:  Şam’ın bir kasabası olan Neva’da doğan bu büyük evliya, hadis ve fıkıh gibi İslâmî ilimlerin bütün şubelerinde çok yüksek bir salâhiyet kazanmıştır. Zamanında Şâfiî  mezhebini o temsil ediyordu. 42 yi aşan eser bırakmıştır (Vefatı:H 671). Allah ondan râzı olsun.
[6]   دليل Delîl: rehber

Dört Kapı Kırk Makam



Öğrencilerinden biri Mevlana'ya sormuş:
"Efendim bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum. Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?"

Mevlana:
"Şimdi, bak karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve hepsi rahlelerine eğilmiş. Sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, sonra gel, sana anlatayım."

Öğrenci gitmiş birincinin ensesine bir tokat aşketmiş. Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp, arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir tokatla Mevlana'nın öğrencisini yere yıkmış. Öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama hocasına itaat var. Yaradana güvenip, ikinciye de bir tokat atmış.
O da derhal ayağa kalkıp, elini kaldırmış. Tam tokadı vuracakken vazgeçip, yerine oturmuş.

Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış. Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş.

Dördüncü tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam etmiş. Öğrenci Mevlana'ya dönmüş olanları anlatmış.
Mevlana:
"İşte sana istediğin örnekler

Birinci şeriat kapısını geçememiş biri idi. Şeriatta kısasa kısas olduğu için tokadı yiyince, kalktı aynısını sana iade etti.

İkinci tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince o da kalktı tam tokadı iade edecekti ki tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi.
'Sana kötülük yapana bile iyilik yap.' Onun için döndü, oturdu.

Üçüncü marifet kapısına kadar gelmiştir. İyinin ve kötünün tek Yaradan'dan geldiğini bilir, inanır. Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı.

Dördüncü hakikat kapısını da geçmiştir. İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir. Onun için dönüp bakmadı bile...

İşte o Hakikat kapısının anahtarı eyvallah demekle olur. Eyvallah diyen öyle bir hakikate erer ki yaratılış gayesinin zirvesine çıkar.'

Olmak için aşağıdaki 40 makamdan kaçına sahipiz, bir bak bakalım;

* Şeriat Kapısının makamları
 İman etmek,
İlim öğrenmek,
İbadet etmek,
Haramdan uzaklaşmak,
Ailesine faydalı olmak,
Çevreye zarar vermemek,
Peygamberin emirlerine uymak,
Şefkatli olmak,
Temiz olmak,
Yaramaz işlerden sakınmak.

 *Tarikat Kapısının makamları 
Tövbe ermek,
Mürşidin öğütlerine uymak,
Temiz giyinmek,
İyilik yolunda savaşmak,
Hizmec ecıneyi sevmek,
Haksızlıkcan korkmak,
Ümitsizliğe düşmemek,
İbret almak,
Nimet dağıcmak,
Özünü fakir görmek.

*Marifet Kapısının makamları 
Edepli olmak,
Bencillik,
Kin ve garezden uzak olmak,
Perhizkarlık,
Sabır ve kanaat,
Haya,
Cömertlik,
İlim,
Hoşgörü,
Özünü bilmek ve Ariflik.

*Hakikat Kapısının makamları
Alçakgönüllü olmak,
Kimsenin ayıbını görmemek,
Yapabileceğin hiçbir iyiliği esirgememek,
Allah' ın her yaratnğını sevmek,
Tüm insanları bir görmek,
Birliğe yönelmek ve yönelrmek,
Gerçeği gizlememek,
Manayı bilmek,
İlahi sırrı öğrenmek
Vahdec-i Vücud

Peygamberin hakîki ümmeti kimdir? Elestü birabbiküm kâlû belâ açıklaması


Peygamberin hakîki ümmeti kimdir?
Peygam­berin iradesinin önünde iradesi olmayan kimsedir. Peygamberin iradesinde vücudun arkasında gölgenin yürüdüğü gibi yürüyen kimse, peygamberin has ümmetidir. Ne kadar inhiraf ederse, o kadar ümmetlikten dışarıya çıkar.

Evliyaların da etbâı, peygamber varislerine tabi olan kimseler de, Hakka tabi olan kimsenin sıfatında. Yine vücudun arkasında gölgenin hareketi gibi, kendi irade­sinden, vâris-i Muhammedî olan zatın iradesinde yürüyen kimse, hakiki etbadandır. Kendi irademizi izhar etliğimiz yerde kulluktan, hakîki kulluktan, ha­kîki ümmetlikten düşeriz, hakîki etbâ olabilmekten düşeriz.

Onun için aşağıdan yukarıya doğru alıştırıyorlar; acemi neferleri bile evvelâ onbaşının eline teslim ederler, onbaşı talimata sokar, ondan sonra ileriye doğru hizmete muvaffak olur. Onbaşıdan büyük amirlerin verdiği emri duymaya, yerine getirme­ye ancak o zaman muvaffak olur.
Onun için en aşa­ğı onbaşısına tâbi olmayı bilmeyen adam ne Allah’a, ne peygamberine ittiba etmeyi nereden bilecek?

“Talebenâ vecedenâ” 

Eğer talip olmasa idi, bu hazır olan cemaatin, bizim, hepimizin ruhaniyeti bu hakikatlere talip olmasa idi, nereden bize söyletecekti. Cenabı Hak, dilerse taşı da söyletir. Söy­letene bak; söyleyenin ne ehemmiyeti var, söylete­ne bak.

 Talebenâ vecedenâ; talip olan maksadını bulur, bulmamak mümkün değildir.    Hesapta olma­dığı halde belki rüyada görmüş, belki de görmemiş. Lakin hakîkat;  işte burada bize söyletiyor, sizin be­reketinize ben de dinliyorum. Ben de nefsimi bu­rada oturtup “sana söylüyorum” diye şiddetle ona hitap ediyorum. Sizin hepiniz bilirsiniz. Hepi­niz,

أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى

Elestü birabbiküm kâlû belâ [1]ahdi misak gü­nünde, Allah’a vermiş olduğunuz söz üzerinesiniz. Böyle itikat ederim, kendi nefsime çağırırım. O, Elestü birabbiküm kâlû belâ hitabı kulaklarında olmayan kimse kulluk yapamaz. Kul değildir o. Onu duyuncaya kadar gayret yap sen,  noksanda olduğunu bil.   
Öyle söyler ehli hakikat: Elestü birabbiküm hitabı kulaklarımızda çınlıyor kesilmiyor.  Al­lah’ın kelamı kesilmez ki, Allah’ın kelamı kadimdir.
Mısır’da bir merkez var, orada yirmidört saat tertib ile Kur’ân-ı Ke­rîm okunur. Ne zaman düğmeyi çevirip o istasyonu açarsan Kur’ân-ı Kerîm çıkar, hiç kesilmez. Onun gibi, o bir temsildir. 
Cenabı Rabbül âleminin bir kelâ­m-ı kadîmidir, kesilmez. Hitap dâimdir, beşer kelâ­mı değildir. Allah’ın kelâm-ı kadîmi; kelam, ezelî ve ebedîdir. O hitap;  Elestü birabbiküm hitabı dâimdir, hiç kesilmez. 
Allah’u Zülcelâl’in her hareket ve sükûnumuzda bize boyuna «Elestü birabbiküm» hitabı vardır, bizden tasdik bekliyor. Yalnız iş, orada bizim intisap ettiğimiz makamda­ki ile kalmıyor. Oradaki hitâbı dâimdir. O hitap ehli hakikatin kulaklarından kesilmez. Al­lah-u zülcelâl bizden boyuna o tasdîki, o ikrârı bekliyor. Ora­da verdiğimiz ikrâr ile bırakmıyor. Orada na­sıl ki,

« kalû belâ, Evet Rabbimizsin»

Dediğimiz gibi, şimdi mükellef olduğumuz andan itibaren de Allah’ın her lahzadaki o hitabını işitmen lazımdır.
Allah-u zülcelâl her hareketinde sana soruyor:

Ey ku­lum! Beni Rab olarak tanıyor musun?

Mâ Câebihim Nebî veyahut münkîrat bize rast gelir. Gün içinde ya Allah’ın emrinden bir iş karşımıza çıkar veyahut Allah’ın yasak ettiklerinden bir şey tesadüf eder. Ya memur olduğumuz iyi bir mesele, ya da haram et­tiği bir mesele karşımıza çıkacaktır.

Her ikisinde de nefsin ne yapmak ister? 

Nefis, memur olduğu şeyden kay­paklık yapıp kaçmak ister, işte o zaman Allah’ın sana olan hitabını düşün.
Elestü birabbiküm; Beni sen Rab olarak tanımadın mı? Kâlû belâ de! Hemen kalk o işe, nefsini dinleme. Nefsini rab tutma. O zaman eğer o sözünde isen, sen sadıklardan isen, hemen orada duy. Cenabı Allah sana hitap ediyor, hemen o işe orada Elestü birabbiküm kâlû belâ de, hizmete başla. Münkir olan bir şey, yasak olan, haram olan bir söz, bir bakış, bir hareket sana karşı geldiği zaman, nefsin hemen oraya dalmak ister. İşte orada da duy. Allah’ın sa­na ezeli hitâbı var; Elestü birabbiküm: Beni Rab olarak kabul etmedin mi? Sana bunu yasak ettim dediğimi işit de dur, kork! İşte Abd odur, değilse,

* Abdü’ş-şeytandır.
*  Abdü’n nefis,
*  Abdü’d-dünya,
*  Abdü’l-hevadır o.

Yüzde doksandokuz nisbette en eşed olanı, insanın kendi hevasına tapmasıdır. Bu hevaya tabi olduğumuz mesele demek ki bu kadar. 
Senin, Allah-u zülcelâl’in Elestü birabbiküm kâlû belâ demiş olduğu hitabı her an için işitecek temizliğe gelinceye kadar, ne sa­ğına, ne soluna bakmaya sana salâhiyet yok. Lakin biz bu aslî olan vazifemizi bırakıp kuvvet vereceği­miz yere kuvveti vermeden, kuvveti etrafa dağıtıyo­ruz. Şimdiki Müslümanların işi bu,  hepimizin vazife­si böyle, yaptığımız iş: bütün kalbimizdeki dikkati dışarıya veriyoruz.
“Kendi nefsimizde bir noksaniyet duyupta dış­taki kuvveti içeriye toplayalım, daha bizim kesece­ğimiz yol var, alacağımız menzil var” diye aklımıza gelmiyor.
“Şunlar böyle geziyor, bunlar böyle yapı­yor, onlar şöyle ediyor…!”
 Sana nereden salâhiyet ve­rildi? Sen kendi vazifeni bitirdin mi? Sana vazifeni bitirdiğine dair nişan verildiğinde ki; onun alameti işte o Elestü birabbiküm kâlû belâ hitabını işitme­ye başladın mı? Başladıysan tamamdır işin. O za­mana bak ve ötekilere de işittir, değilse sen kendi nefsine ağla.

Öbürleri inanmıyorlar!

   İnanmayana mükellefiyet yok, inanmayan adama ne teklif edeceksin? İnan­dıktan sonra mükellef olunur. Aslında inanmayan adama bir şey teklif olunmaz. Lakin sen kendini inanmış sayıyorsun, mahşere çıkacağını biliyorsun, inanıyorum! Diyorsun. Allah’ın huzuruna varacağım, Allah bana soracak diyorsun. Buna inandıktan son­ra sen Elestü birabbiküm kâlû belâ hitabını işitipte mi yapıyorsun, yoksa ezbere mi yapıyorsun? Ka­ranlıkta yazı yazan adamın yazdığı nedir? Ne görür? Ne okur?
Mühim olan mesele budur. Bundan, bu zama­nın Müslümanları gâfildir. Başkalarını ıslah etmeye koşturuyor, kendi nefsindeki noksaniyyeti kâle almıyor. Canım, kendi hanendeki yangına bakıver, onu söndür, sonra başka taraftaki yangına bak. Başka tarafta yanan ormandır, boş yerdir. Amma senin varlığın tutuşmaktadır, sen ona dön, ilk onu söndürüver.
Söndürdükten sonra başkalarına imdat et­meye hakkın var. Lakin biz daha yolu kesemedik, biz daha o makama o mertebeye yetişemedik.

Şeyh Nazım Kıbrısi'nin Sohbetlerinden..

Kaynak: [1] Âraf 172

Helal Kazanıyor muyuz?



İbrahim Ethem Hazretleri, tâcı tahtı terk ediyor, Seneler sonra kendi yaptırdığı camide yatsı namazı kılıyor, dışarıda ise kar var ve hava çok soğuk,

"Şurada kıvrılayım da sabah olunca giderim” diye düşünüyor, caminin bekçisi geliyor... 
“Ne yapıyorsun burada” diyor... 

İ. Ethem hz: “Müsaade et şurada yatayım, sabah namazından sonra gideceğim” diyor, 

Bekçi “İBRAHİM ETHEM SENİN GİBİ ÇULSUZLAR İÇİN YAPTIRMADI BU CAMİYİ” diyor ve bacağından sürükleyerek, kafasını merdivenlere vura vura atıyor onu dışarıya... 

İbrahim Ethem “Bu camiyi ben yaptırdım” diyemiyor kibir olur diye.. 
Çaresiz şehre gidiyor, her taraf kapalı, sadece bir ekmek fırını açık.  
Kapıyı çalıyor ve sabaha kadar oturma müsaadesi istiyor, orada çalışan işçi “Geç otur” diyor, aradan bir-iki saat geçiyor, sabah ezanı okunmaya başlıyor, okunduktan sonra işçi dönüyor...

“Hoş geldiniz nereden gelip nereye gidiyorsunuz isminiz ne?" diyor.

İbrahim Ethem de “Ben iki saattir burada oturuyorum şimdi mi geldi aklına sormak” diyor... 

Fırıncı “Ben bu fırında işçiyim, iki çocuğum var, iki de yetime bakıyorum. Ben onlara şimdiye kadar HARAM LOKMA YEDİRMEDİM. Senin geldiğin vakit benim mesai saatim dahilindeydi, Ezan okundu mesaim bitti, Seninle istediğin kadar konuşabiliriz, şimdi kazancıma haram karışmaz.” diyor... 

İbrahim Ethem “Sen ne güzel adammışsın, ALLAH’tan bir şey isteyip de olmadığı vaki oldu mu..?” diye soruyor, 

“Ben ALLAH’tan ne istediysem verdi, Fakat ALLAH’tan bir şey istedim, onu bana vermedi, ALLAH’a yalvardım, bana İbrahim Ethem Hazretlerini göster diye, bana onu göstermedi” diyor...

“O ALLAH ÖYLE BİR ALLAH Kİ" diyor İbrahim Ethem Hazretleri 
“İBRAHİM ETHEM'İN BACAĞINDAN SÜRÜKLEYE SÜRÜKLEYE, KAFASINA VURA VURA GETİRİR SANA GÖSTERİR, SEN YETERKİ YÜREKTEN İSTE" 

Abdüllah bin Ömer buyurdu ki, “Kambur oluncaya kadar namaz kılsanız ve kıl gibi oluncaya kadar oruç tutsanız, haramdan kaçınmadıkça, hiç biri kabul edilmez, faydası olmaz”.


Sehl bin Abdüllah-i Tüsteri buyurdu ki; “Hakiki imana kavuşmak için, dört şey lazımdır: Bütün farzları edeple yapmak, helal yemek, görünen ve görünmeyen bütün haramlardan sakınmak ve bu üçüne, ölünceye kadar devam etmeğe sabretmek. Haram yiyenlerin yedi azası, istese de, istemese de günah işler. Helal yiyenlerin azası, ibadet eder. Hayır işlemesi kolay ve tatlı gelir”.

Kendimizi özeleştiriye tabi tutarsak tasavvuf ehli buna nefis muhasebesi diyor... Cep telefonları ellerdeyken ve işimizin dışında ilgilendiğimiz her meşguliyet bize haram kazanç ve zor imtihanlar olarak dönecektir. 

Her şeyden önce haramlardan sakınmak gerek bu azimeti Rabbim cümlemize versin inşallah! Amiiin.. 


Abdullah, Abd makamı?


Âlimin birisi, “Peygamber mi büyük ümmetleri mi büyük?” Demiş. Karşısında­ki zat cevap bulamamış. Ehli Hakk’tan olan bir zat demiş ki:

 “Ey kim­se, peygamber mi büyük, ümmeti mi büyük diyerek düşünmeye hacet yok. Peygambere peygamberlik, ümmetleri için verilmiştir.”

Ümmetleri olmasa pey­gambere peygamberlik ne lazım, o kime peygamber­lik yapacaktı? Ümmetler, peygamberi ile şerefle­nir. Peygamberler ümmetleriyle şereflenir.

Şimdi, Cenab-ı Rabbû’l âleminden niyaz ettik, peygamber-i zişan’dan niyaz ettik. Hâzır olan bir beldeye müvekkel olan bir tek kimse var, burada sancak-ı şerifi bekleyen zat var. Peygamber sancağı buradadır. Onu beklemeye müvekkel bulunan vazi­feli bir veliyullah var ki yüz yirmi dört bin peygamberin kıdeminde olan zattır. 

İstanbul hududuna ondan destur almadan hiçbir veliyullah içeri giremez, illâ ondan destur alacak. Gelirken ona göre izin verirse içeri girer, izin vermezse edeben tâ izin verilinceye kadar durur. Burası, bu makam boş yer değil.

Onların makamından da kendilerinden de niyaz ettik. Bizim kalplerimize nakş olacak hakikatten bize tasadduk etsinler, bize ihsan etsinler, bize ik­ram etsinler. Öyle bir ihsan, öyle bir ikram ki ebediyyü’l ebed, bizim kalplerimize imanın İslâm’ın nurunu ve sürurunu doldursun. Hiçbir dünya hemmu gammı bizim kalplerimizi karartmasın, zulmete alma­sın, hemmu gamla meşgul etmesin. 
Öyle bir şey talep ederek burada oturtuyor bizi. 

Kul, Allah’ın iradesinde gölge gibi giden kimsedir. İradesi yok;

* Buradan kaldırır buraya koyarsa, orada durur.
* Oradan kaldırır buraya atarsa, burada durur.
* Buradan kaldırır yukarıya fırlatırsa, orada durur. 

Allah’ın iradesinin önünde hiçbir irade, hiç­bir ihtiyar taşımayan kimse Abdullah’tır; Allah’ın ku­ludur.

Şeyh Nazım Kıbrisi Sohbetlerinden..

Cemaatlere İnen Maideler, tevessül, Îsa (a.s.) ümmeti mi efdal? Habibullah’ın ümmeti mi?

❤️اللَّهُمَّ اجْعَلْ تُربَتَنا البقيع بِجِوارِ رَسُولِكَ مُحَمَّد ﷺ❤️

Peygamberi zişan( S.A.V) çağırıyor;

و لا تكِلني اِلى نفسي طرفة عينٍ

“Vela tekulni ila enfusina terfete ayn”(1)

Gözü açıp yumuncaya kadar beni nefsime bırakma ya Rabbel âlemin diye çağıran peygamber.

*Öyle olduğu vakitte bize ne Hakk ve salahiyet vardır?

* Allah’ın rahmetinden maada nereye güvenebiliriz?

* Peygamberin şefaat ve şevkatından mâada nereye güvenebiliriz?

* Neyimiz var?

Hiçbir şeyimiz yok. Daim muhtaç durana inayet hiç kesilmeden ulaşır. Bir kimseye Allah’ın inayeti yetiştikten sonra onun sırtı yere gelmez. Kavî’dir bizleri cemaateler de toplayan O’dur, kimse değil O’dur. Cemaatin bereketine inen bu manevi maideden cemaate gelenler ve hizmet edenler yer, manevi olan bu sofradan da Allah yediriyor.
Cenabı Allah Îsa (a.s.)’a maide indirdi.

─ Îsa (a.s.) ümmeti mi efdal? Habibullah’ın ümmeti mi?

Habibullah’ın ümmeti elbette ki bütün ümmetlerden efdaldir. Her ümmet kendi peygamberinin kadrinde Allah yanında takdir olunur, onun için Efendimizin ümmetleri de Habibullah’ın şerefleri ile şereflenir. İndallahta onun kadri ile takdir olunur. Efendimizin (A.S.V.) sâir enbiyâ üzerine rüçhanı, üstünlüğü ne derecede ise ümmetlerinin de sair ümmetler üzerindeki üstünlüğü de aynen öyledir. Peki, Îsa peygamberin ümmetine Cenabı Allah maide indirdi, gökten sofra indirdi.

─ O sofra kimin hürmetine indi? Îsa peygamber hürmetine mi indi?

Habibullah hürmetine, Habibullah ile tevessül edip de indi. Îsa peygambere maide, Habibullah hürmetine indir dediği vakit indi, bu da sırdır. En­biya kiminle tevessül ediyordu? Peygamberi atlatıp ta Allah’tan bir şey istemesi Enbiyânın makamına layık mıdır?

Yeni çıktı bu moda, peygamberi bir ta­rafa atıp da Allah’tan bir şey isteyecek. Maşallah! Bütün enbiyanın tevessül ettiği Habibullahtır.
«Habibullah aşkına ümmetlerime mâide indir» de­di, Îsa Peygamberin ümmetine öyle indi. Hayır öyle değildir diyen adam çıksın, çıkamaz. Cenabı Rabbû’l âlemin, Habibullahın, peygamber-i zişânın hürmetine Îsa (A.S.)’nın üm­metlerine maide indirdi.

O, üzerinde zahiri dünya nimetlerinden üç-beş sınıf ni­met ile indi. Peki, İsa peygamberin ümmetlerine o maide indiği vâki, ümmet-i Muhammediye’ye o mai­de inmez mi? Mahrum olur mu?

Ümmeti Muhammediye’ye, hem zahirde, hem manevi olan maideler boyuna hiç eksilmeksizin iner.

Bulunduğunuz toplantıya, şeksiz ve şüphe­siz o manevi olan mâidenin inmiş olduğu toplantılardan birisidir inşaallah. O manevi olan, manevi mâide inmiş olan bir mecliste bulunup şereflenirsiniz inşallah..
Cemaatte ve katılanların her biri şereflenir. Selameti hâzırun ve selameti gaibun yani cemaatte bulunan görünen ve görünmeyen tüm cemaatlerde selamette ve afiyettedir. Şereflenirler..Her bir ferdî bu cemaatle şerefleniyor. Buna dikkat ediniz.

Kaynak:
(1)Hadis-i şerif: Ravi: Hz. Enes r.a. Keşfül Hafa 1,189

Vaizlerde olması gereken Edep


İmam-ı Şa’ranî Hazretleri[1] buyurdu,

“Hiçbir zaman cemaate bir söz söylemek üzere oturmadım ki, o asırda o beldede bu vazifeyi asaleten uhdesinde tutan mutasarrıftan destur talep etmeyeyim.”

Bu da bütün vaizlere olması gereken edeptir. Kim bir yerde bir şey konuşacak olursa o vazife üzerinde asaleten bulunan oradaki ümmeti Muhammediyeyi irşada zahir ve maneviyatında himayeye müvekkel olan bir veliyullah bulunur.
Edep, o makamda oturan kimseden derhal destur talep etmektir. O desturu verdikten sonra onun söylediği kelâmı hazır olan cemaatin kalbine nakşetmesi o zatın vazifesidir. Bizim vazifemiz yok. Santral nasıl fişi takar gibi oradan fişi takar o cereyan artık kalplere gelir, kalpten kalbe gider. Buradan gelen yine oraya çarpıp döner, kalpten çıkan söz kalbe girer. O olmadıktan sonra işimiz havadır.

İşte o, imamı Şaranî Hazretlerinin bize talim etmiş olduğu mükemmel bir edeptir. Evvela söyleyen kimsenin tevazu makamına ermesi lazımdır. Ne kadar aşağıya tenezzül ederse o kadar aşağıya füyuzat iner. Sular dağın tepesine doğru yürümez en aşağıda olan vadilere doğru akar gider. Yukarıdakiler mahrum kalır ama aşağıdakiler o feyzi alır.

Onun için ilk oturan kimse o feyzi üzerine çekebilmek için edeple oturması lazımdır. Kendinden söylemeye başlayan kimse kendine bırakılır. Kendi kendisindeki ile iktifa eden kimse ihtiyaç arz etmeyen kimsedir. Kendini yeterli gören kimseye başka yerden bir imdat verilmez.

Lakin imdat arayan kimseye talip olan kimseye boyuna verir. Her taraftan onun için ilk edep burada kendimizi boş bilerek, hiçbir şey bilmeyici muhtaç sıfatında olup onlardan bize gönderilecek füyuzatı içmek ve içirtmektir, maksadımız odur.

Biz, bilici olarak oturduğumuz vakitte onlardan bir imdat bize gelmez, o yolu keserler. Aman bize bir imdat diyerek münacat edip yalvaran kimselere o imdat boyuna yetişir.

“Eşhedüenlâ ilâheillalah vahdehu lâ şerikeleh ve eşhedü enne seyyidenâ Muhammeden abduhu ve habibuhu ve resulûhu (S.A.V), Mevlânâ hadiynâ kelimeteyni şehadeten indeke ya rasullullah.” 


[1] İmam-ı Şa’ranî Hazretleri: (Mısır, 1493–1565) Evliyanın büyüklerindendir. Saçını uzattığı için şa’ranî lakabıyla tanınırdı. Mizan-ı Şar’anî adlı eseri çok meşhurdur. Allah sırrını takdis etsin.

Ali İmran Suresi 97.ayet-i kerime tefsiri



بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم



Hamd, âlemlerin Rabbi



ve övülmeye lâyık olan Allah’a ki;



“O doğmayan ve doğurmayandır ve



hiç bir zata eşit değildir“



O’nun ismi aziz ve O’nun zikri büyüktür.







Resulü Muhammed Mustafa s.a.v.’e



Ve diğer Enbiyâya salâtı selâm olsun. Allah’ın rahmeti Ashâb-ı Kiramın üzerine kıyamete kadar devam etsin.



بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم





Eşhedüenlâilâheillallah ve eşhedüenne Muhammeden abduhû ve resulûhu. İşte bu, Estaizübillâh: Ali İmran Suresi/97.ayet-i kerime

«ve men dehalehu kâne amina ve lillâhi alen nâsi…» [1]
وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ ءَامِنًا وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ 

«… men dahale hısnî emine’l azâb »

Hem âyet-i kerîme, hem hadîs-i kudsî. Bu kelime-i şahâdet; ümmet için, bü­tün beni âdem için emn-ü eman dairesidir ki, Ve men dehalehu kâne amina: Bu daireden içeri girene emn-ü eman var. 
Alel ıtlak; hiçbir şey kendisine tesir etmeyen o daireye girdi demektir.

Lâ ilahe illallah hasni; lâ İlahe illallah kelâmıdır.

Vemen dahalehu kane amin­en; Allah-u Zülcelâl, 

“O kelâmdan içeri girene emn-ü eman verdim” di­yor. O kal’adan içeri girdikten son­ra, o kal’anın içindeki adam emin olur.

─ O kimin kal’ası­dır?

Allahû Zülcelâl bizzat kendisine nisbet edip söylüyor: “Benim kal’amdır.” O Allah’ın kal’ası­nın içerisine girip, Allah’ın emn-ü emâna koyduğu kulu oradan çalacak kim olabilir? Kimde salahiyet var? 
Bir iblis değil, kâinattaki zerrât miktarında, adedinde ebalise, ins ve cinnî ile beraber şeyâtîn mevcut olsa; o kal’adan içen giren kimseyi dışarı alamaz, bitti. İster şaka yoluyla söylensin, ister cid­di söylensin Lâ ilâhe illallah dendi, bitti. 
Bu, mühim meseledir. Zahire bakma, “oraya batmış, şuraya bat­mış” deme, Lâ ilâhe illallah dedi mi, bitti. Allah-u Zülcelâl, “Ben’im kal’amdır, bir defa ben onu aldım” diyor, itiraz edecek adam var mı? Dışarı çıkartmaya ne hak ve salâhiyetimiz var. Manası açık;

« ve men dehalehu kâne amina ve lillâhi alen nâsi…»

Bir kerre söyledi mi, isterse şaka yoluyla söylesin, bitti. Şakayla te­tik atan adamın attığı kurşun vurmaz mı? Öldürmez mi?

“Yahu ben şakayla tetiğe dokunmuş idim!”

Şa­ka diye vurmadan, tesirini göstermeden kurşun kalır mı? Sen ne zannettin lâ ilâhe illallah demeyi? 
Peygamber-i zîşan’ın lâ ilâhe illallah dediği bir tevhidini, mizanın bir kefesine koysalar, bütün ümmeti Muhammedî’nin ve onunla beraber bütün geç­miş ümmetlerinin hepsinin günahını öbür kefeye koysalar; tüy gibi tartar, hiç ehemmiyeti kalmaz. Daha Peygamber-î zîşan o mizana nelerini koyacak. Peygamberi ne zannediyoruz?

Peygamberi bizim gibi zanne­diyoruz. Daha peygamberi tanıyamadık. İmam el Busayrî (Rahimehullah) Hazretleri[2], onunla bizim aramızdaki farkı fikrimize bir parça yaklaştırabilmek için bize en ednâ bir tabir yapmış,

Bismillâhirrahmanirrahîm, “Muhammedün beşerün veleyse kelbeşeri, bel-hüve yakutun ve’n-nasü kelhukerü.”

O da beşerdir. Yakutta taş­tır amma çakıl taşlarının arasında yakut taşının kıymeti neyse, öteki beşerin arasında da en edna ola­raktan, o peygamberi öyle bil.

─ Yakut ile kara taşın arasında ne fark var?

“O peygamberin beşer oluşu ile senin beşerliğini, yakut ile ne kadar kıymet farkı varsa, sende öyle bil” diyor.

DUA

Hiçbir şeye mâlik olmayan, kendi nefsi üzerinde hiçbir hükmü olmayan abd’ler sıfatı ile senin bâbına geldik ya Rabbi! Senin kapına talip olarak yöneldik ya Rabbi, he­pimiz Senin inâyetine, senin hidâyetine muhtâç olarak hem ellerimizi, hem kalplerimizi sana açarak geldik ya Rabbi! Senin bâbına gelip el açanları, gö­nül açanları geri çevirmeyen Mevlâ’mız Sensin. Habîbin hürmetine, habîbin ümmetlerine tahsis bu­yurduğun mânevî olan mâidelerden bize lutfeyle.

«Allahümme elhimnâ ruşdenâ ve iznâ min sururî enfüsinâ.»

Habibinin bu duası ile senin huzuruna geldik ya Rabbi! Bizi rüşde, hayrın kemâline, Senin kulluğunun şerefine ulaştıracak ilhamdan bizi mahrum eyleme ve bizi nefsimizin şerrinden sakla ya Rabbi! Aczimizi ikrar ederek senin kapına geldik; Sen, huzurunda aczini ikrar edenleri seversin. Sen kapına boş gelenleri seversin, sen kapına yoklukla gelenleri, varlıkla şenlendiren Hakk’sın. Ya Rabbi, bu­rada bulunan kullarını toplayan Sensin, toplatan Sen­sin, söyleten Sensin, dinleten Sensin, bizi dinleyi­cilerden kıl ya Rabbi! Dinleyip de en iyisine tabi olanlardan kıl ya Rabbi! Bizim lisanımızı sen doğ­rult ya Rabbi! Ya Seyyidî. Ya Resûlullah medet, me­det ya Sultanû’l Enbiya, medet ya Resûlullah, sizin şefkat ve şefaatiniz olmadan, o ezelî inayet kimseye ulaşamaz. Sizin huzurunuzda da sizden şefaat dile­nerek geldik ya Ekreme’l Halkallah. Ey bütün mahlûkatın içerisinde lütfü kerem denizi olan şanlı Nebi! Bize şefkat, şefaat nazarınızdan lütfen bir nazar kılınız. Esselatü ve’sselamu aleyke ya Seyyidî, ya Resulûlah.

Kaynak (Şeyh Nazım Kıbrısi Sohbetlerinden)

[1]Âli İmran Suresi: 97

[2] İmam el Busayri: (1212 Mısır, Busayr – 1295 İskenderiye) Hadis ilminde, hattatlıkta ve bilhassa şiirde çok ileri seviyelere ulaşmıştı. Resulullaha (a.s.) olan sevgisini, aşkını anlatan Kaside-i Bürde isimli şiiri ise en meşhur olanıdır.

Hanefi mezhebine göre, teravih, küsuf namazları cemaatle kılınabilir..



Hanefi mezhebine göre, teravih, küsuf namazları cemaatle kılınabilir.
İstiska namazında farklı görüşler vardır. İmam Azam’a göre, istiska namazı cemaatle kılınamaz. İmam Muhammed’e göre ise, münferit olarak kılındığı gibi, cemaatle de kılınabilir. 
Bayram namazlarının cemaatle kılınması zaten vaciptir. Bunların dışındaki -teheccüd namazları da dahil- nafile namazları cemaatle kılmak mekruhtur.(bk. el-Mevsuatu’l-Fıkhıye, 12/154-155)
Şafii ve Hanbelilere göre, -teheccüd de dahil- diğer bütün nafile namazlar hem münferit hem cemaatle kılınabilir. (a.g.y)
İbn Teymiye’ye göre, gece / teheccüd namazı, tahiyyetu’l-mescid, kuşluk namazı gibi cemaatin meşru olmadığı nafileleri cemaatle kılmayı âdet haline getirmek bid'attir, mekruhtur. Fakat bu nafile namazların ara sıra cemaatle kılmakta bir sakınca yoktur. (bk. Mecmuu’l-Fetava, 23/413-414)
Medreselerde de Şafii ve Hanbeli mezheplerinin görüşüne göre cemaatle gece namazları kılınabilir.

Popüler Yayınlar