SAHABE-İ GÜZİN EFENDİLERİMİZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SAHABE-İ GÜZİN EFENDİLERİMİZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2021 Pazartesi

Hz. Ebû Bekir İslâm’a Girişi

 


Hz. Ebû Bekir risaletten önce Hz. Muhammed (sav.) ile dost idi. Câhiliye devrinin kötü işlerinden uzak dururdu. Nesep ilmine vakıftı. İyi bir hatip olarak bilinirdi. Rüya tabirinde de mahareti vardı. (2) 

Doğru ve iyi huylu bir tacirdi. Bilgisi, tecrübesi, güzel komşuluğu ve arkadaşlığındaki vefakârlığı ile tanınmıştı. (3) 

İslâm’dan önceki dönemde Mekke Site devletinde önemli meselelerin görüşüldüğü müşavere heyeti arasında olup Eşnak (diyetler) görevi ondaydı. Mahiyeti itibarıyla bu önemli bir görevdi.(4)

Dolayısıyla hatırlı ve itibarlı biriydi. Klâsik kaynaklarda nakledildiğine göre Cenâb-ı Hak, Hz.Muhammed’e nübüvvet vazifesini verdiği günlerde Hz. Ebû Bekir ticarî maksatla Yemen taraflarına gitmişti. Ukbe b. Ebî Muayt, Şeybe, Ebû Cehil, Ebu’l-Bahterî gibi Kureyş ileri gelenleri onun dönüşünü kolladılar; şehre döndüğü sırada ise Hz. Ebû Bekir’in etrafını çevirerek ve bir çeşit baskı kurarak Hz. Muhammed’in peygamberliği konusunda onu uyardılar, söylenenlere inanmaktan, atalarının dinini bırakmaktan sakındırdılar. 

Hz. Ebû Bekir onları tatlı sözlerle başından savdıktan sonra doğruca Hz. Peygamber’in yanına gitti. Onunla görüşüp konuştu, işittiklerini tahkik etti. Hz. Peygamber ona durumu anlattı ve kendisinin peygamber olduğunu bildirerek onu Allah’a imana ve kendisine vahiy ile haber verilenleri tasdike davet etti. Kaynakların ittifakla belirttiğine göre Hz. Ebû Bekir tereddüt etmeksizin müslüman oldu.(5) 

Nitekim, Hz. Peygamber bir hadisinde, “Ben, Ebû Bekir dışında müslüman olmasını teklif ettiğim herkesten bir zorluk gördüm. Ebû Bekir’e gelince; o, teklifimi tereddüt etmeden kabul etti...” buyurarak buna açıklık getirmiştir.(6) 

Buharî’de yer alan bir rivayette de Ammâr b. Yâsir (ra.) şöyle diyor: 

 “Ben, Resûlullâh (sav.)’i ilk gördüğümde onun beraberinde ilk müslüman olarak beş köle, iki kadın ve bir de Ebû Bekir vardı.”(7)

Muhammed b. Ömer’in nakline göre Hz. Peygamber’e peygamberlik vazifesi verildikten sonra İslâm’a ilk giren kişi ve Affan b. Müslim’in haberine göre de Hz. Peygamber’le hür ve yaşça büyük erkeklerden ilk namaz kılan kişi Hz. Ebû Bekir’dir.(8) 

Hz. Ebû Bekir’in kızı

 Esmâ da: “Babam ilk müslüman olan kişidir.”(9) diyerek bu gerçeğe işaret etmiştir. Peki, acaba Ukbe b. Ebî Muayt, Ebû Cehil ve yandaşları Ebû Bekir’in ticaret yolculuğundan dönüşünü niçin gözlemişlerdi? Henüz şehre girmeden onun yolunu niçin kesmişlerdi? Yoksa onun İslâm’a gireceğinden endişe mi duyuyorlardı? O da kendileri gibi atalarının dinine bağlı değil miydi? Bu hususta tereddüt mü ediyorlardı? Bu sorulara belki tatminkâr cevaplar bulunamayabilir. Ancak, Hz. Ebû Bekir’in İslâm’dan önceki devirde de birtakım cahilî hayat tarzının dışında kalması ve Hz. Muhammed (sav.) ile öteden beri sürüp gelen şahsi dostluğu belki de onları kuşkulandırmıştı, uyarılmadan Hz. Peygamberin yanına ulaştığı takdirde ona inanıp bağlanacağından korkmuşlardı. Gerçekten de korktukları başlarına geldi. Üstelik uyarıları ters tepki yaptı. Çünkü Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber’i onlardan iyi tanıyor, doğruluğundan endişe etmiyordu. Dolayısıyla onların menfi propagandası Ebû Bekir’i hemen Hz. Peygamber’in meclisine sevketti ve orada İslâm’la şereflendi.


 Kaynaklar

2 Hersekli Mehmed Kâmil, Metâliu’n-Nücûm, I, 20; Süyûtî, Tarîhu’l-Hulefâ, s.31. 

3 İbn Hâcer, el-İsâbe, II, 342. 

4 İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, III, 310; Süyûtî, Tarîhu’l-Hulefâ, s.31.  

5 el-Buhârî, el-Câmiu’s-Sahîh, İstanbul 1315, Fedâilü Ashâbi’n-Nebî, 5; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, III, 310-313. 

6 Buhârî , Fedâilü Ashâbi’n-Nebî,5. 

7 Buharî, Menâkıbu’l-Ensar, 29. Haberde geçen beş köle: Bilâl-i Habeşî, Zeyd b. Hârise, Âmir b. Füheyre, Ubeyd b. Zeyd, Ebû Fükeyhe. 

8 Bk. İbn Sa‘d, Tabakât, III, 171-172; Zeyd b. Erkam kanalıyla gelen sahih bir habere göre de Hz. Peygamber’le (kendi grubu içinde) ilk namaz kılan Hz. Ebû Bekir’dir. Bkz. Süyûtî, Tarîhu’lHulefâ, s.33. 

27 Mart 2019 Çarşamba

Ey Ebû'l-Münzir! Sahîp olduğun ilimden dola­yı, seni tebrik ederim... Hz. Muhammed (s.a.v.)


Resûlüllah (s.a.v.) birgün ona :
«— Ebû'l-Münzir!
Allah'ın kitabındaki en büyük âyet hangisidir?» diye sordu,
O da:
«— Allah ve elçisi daha iyi bilir» diye cevap verdi...]
Peygamber (s.a.v.) sorusunu tekrar etti:
«— Ebû'l-Münzîr! Allah'ın kitabındaki en büyük âyet hangisidir?..»
Übeyy şöyle cevap verdi:
«— Allah ki, ondan başka ilâh yoktur. O Hâyy ve Kayyûm'dur...» [Ayete'l-Kürsî'nin başı.]

Resûlüllah (s.a.v.) eliyle onun göğsüne vurdu ve yüzünde görülen memnuniyet  ifadesiyle:

«— Ey Ebû'l-Münzir! Sahip olduğun ilimden dolayı seni tebrik ederim».

Resûlüllah'ın (s.a.v.), Allah'ın kendisine verdiği ilim ve anlayış sebebiyle tebrik ettiği Ebû'l-Münzir yüce sahabi Ubeyy İbn Ka'b'dı.

O, Akabe'de, Bedir'de ve diğer olaylarda bulunan Hazrec'ten bir Ensardı...
O, ilk müslümanlar arasında   üstün bir dereceye  sahipti.   Hatta mü'minlerin emiri Ömer (r.a.) onun  hakkında şöyle demişti:

«— Übeyy müslümanların efendisidir».

26 Mart 2019 Salı

Osman ibn-i Maz'ûn (ra)Medine'de vefat eden Bakî mezarlığına defnedilen ilk muhacirdir.


Osman ibn-i Maz'ûn (ra)Medine'de vefat eden Bakî mezarlığına defnedilen ilk muhacirdir.

Bir gün o, Rasûlüllah (s.a.v.) ashâbıyla otururken mescide girdi. Üzerinde tamamen yırtılmış bir elbise vardı. O yırtığı bir post par­çasıyla yamamışti. Rasûlüllah (s.a.v.) ona acıdı, Ashabı da ağladı. Peygamber onlara şöyle dedi:
«— Sizden birinizin giderken bir elbise; gelirken bir başka elbi­se giydiği, önüne bir tabak konulduğu, sonra başka bir tabak kaldı­rıldığı, Kabe'nin örtüldüğü gibi evlerinizi örttüğünüz gün siz nasıl olur­sunuz acaba?!»
Ashab:
«— Ya Rasûlellah! Biz bolluğa ve rahat yaşamaya kavuştuğumuz İçin böyle olmasını istiyoruz...» dediler.
Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle cevap verdi:
«— Bu mutlaka olacak... Ve siz bugün o günkü halinizden daha iyisiniz...»
Şurası kesindir ki; İbn-i Maz'ûn bu sözleri dinledikten sonra da­ha çok güç olana koşmuş, nimetten daha çok kaçmıştı!...
Hatta Rasûlüllah'ın (s.a.v.) haberi olmasaydı o hanımıyla- da iliş­kisini kesmişti. Ama Rasûlüllah (s.a.v.) onu çağırıp:
«— Ailenin de sende hakkı vardır» demiştir!...
.Rasûlüllah (s.a.v.) onu çok sevmiştir.

23 Mart 2019 Cumartesi

Söylediğiniz sözlerle insanlara yalan söyleme fırsatı vermeyin, yoksa yalan söylerler!




İbn Ömer’den rivayetle!!!

“Söylediğiniz sözlerle insanlara yalan söyleme fırsatı vermeyin, yoksa yalan söylerler!”

Çünkü Yakub’un evlatları, kurdun insan yiyebileceğini bilmiyorlardı. O “Ben onu kurt yer diye korkuyorum.” diyerek onlara fırsat verince onlar da “Onu kurt yedi dediler.”

11 Aralık 2018 Salı

Şakacı Sahabe


Latife yapan ve hoş latifeleri de müsamaha ile karşılayan ALLAH Rasûlü’nün çevresinde de nükteyi seven insanlar vardı. Bunların en meşhuru Nuayman idi.

Bu zât, oldukça fakir olmasına rağmen, Peygamberimize karşı aşırı bir muhabbeti vardı. Medine çarşısında gezer, yeni bir meyve gelir gelmez, satıcısından ücretini ödemeden, o malı satın alır, Peygamberimize getirip:

“-Yâ Rasûlallâh, Bunu sana hediye ediyorum!” dedi.

Satıcı parasını almak için geldiğinde de, onu Rasûlullâh’a götürür ve:

“-Yâ RasûlALLAH! Bu adama malının parasını ver!” dedi. Rasûlullah’ın:

“-Onu bana hediye etmemiş miydin?” Diye sorması üzerine, Nuayman:

“-Yanımda para yoktu. Onu yemeni arzuladım, sana getirdim.” dedi.

ALLAH Rasûlü tebessüm eder ve satıcıya parasını öderdi.

(Latifeler Kitabı, İbnu’l-Cevzî)

-----

Bedevînin biri, Peygamber Aleyhisselâm’ı ziyarete gelmiş, mescid avlusunda devesini çöktürdükten sonra içeriye girmişti. Ashabdan birileri de, çok şakacı bir kişi olan Nuayman İbn-i Amr (R.A.)’a latife olsun diye şöyle bir teklifte bulundu:

– Sen şu deveyi kesiversen de onu yesek! Çünkü gerçekten et yemeyi çok özledik. Nasılsa Rasulullah Aleyhisselâm onun bedelini öder.

Nuayman da kalkıp deveyi kesiverdi! Adamcağız dışarı çıkınca, devesinin kesildiğini gördü ve feryadı bastı:

– Eyvah, devem kesilmiş!

Nebi Aleyhisselâm da dışarı çıktı ve sordu:

– Kim yaptı bu işi?

– Nuayman yaptı, dediler.

Peygamber Aleyhisselâm, Nuayman’ın peşine düşerek onu aramaya başladı. Nihayet bir evde saklandığını öğrendi.

Nuayman bir hendeğin içinde gizlenmiş, üstüne hurma dalları ve yaprakları örtmüştü.

Adamın biri, onun saklandığı yere doğru işaret ederek, yüksek sesle şöyle bağırıyordu:

– Ben onu görmedim, ya RasulALLAH!

Rasulullah (A.S.) onu buldu, tutup hendekten çıkardı. Bulaşan toz ve topraktan yüzünün rengi değişmişti. Sordu ona:

– Bu yaptığını sana yaptıran nedir?

Nuayman boynunu büktü:

– Benim yerimi sana gösterenler var ya, ey ALLAH’ın Rasulü! İşte onlar bu işi bana yaptırdılar.

ALLAH Rasulü Aleyhisselâm, bir yandan şakacı Nuayman’ın yüzündeki tozları siliyor, bir yandan da gülüyordu. Sonra deve sahibini çağırarak devesinin bedelini ödedi

-----

Mahreme b. Nevfel b. Vehb el-Zührî, Medine’de bulunuyordu. iki gözü kör, yaşlı bir ihtiyardı. Tam 115 yaşındaydı. Bir gün mescidde kalktı, küçük abdestini yapmak istedi. Nuayman b. Amr b. Rifâa b. Haris, yerinden kalkıp onun yanına geldi. Onu mescidin bir kenarına çektikten sonra
"İşte buraya işe” dedi. O da orada oturdu ve çişini yaptı. Halk ona bağırdı. O da çişini bitirdikten sonra
“Beni bu yere kim getirdi, azab olunasıca?” dedi.

Ona “Nuayman b. Amr seni getirdi” dediler. İhtiyar
“Benim başıma getirdiğini ALLAH da onun başına getirsin” diye bedduada bulunduktan sonra “Dikkat ediniz! Bu benim ALLAH için üzerime farz olsun, nezr olsun. Eğer ben onu elime geçirirsem, şu bastonumla ona öyle bir darbe vuracağım ki, ölünceye kadar unutamayacak” dedi. Böylece bir zaman geçti, Mahreme de olanları unuttu. Sonra bir gün Hz. Osman mescidin bir tarafında namaz kılarken Nuayman, Mahreme’nin yanına giderek “Nuaymandan intikam almak istiyor musun?” dedi.

Mahreme “Evet, nerdeyse onu bana göster” dedi. Nuayman, Mahreme’nin kolundan tutarak onu Hz. Osman’ın arkasına götürdü ve
“İşte Nuayman budur” dedi.
Hz. Osman namaz kılarken hiç bir şeyden haberi olmazdı. Mahreme iki eliyle asasını tuttu ve bütün gücüyle Hz. Osman’ın kafasına indirdi. Hz. Osman’ın kafası yarıldı. Halk
“Sen ne yaptın. Mü’minlerin Emîri’ne vurdun” dediler.
Bu olanları işiten Zühre oğulları Nuayman’dan intikam almak istediler, fakat Hz. Osman, onlara “Bırakın onun belasını ALLAH versin. O Bedir ashabındandır” dedi

------

Hazret-i Ebû Bekir, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in vefatından bir yıl önce, ticaret için Basra’ya gitti. Beraberinde Nuayman ile Süveybit b. Harmele de bulunuyordu. Bu ikisi de Bedir savaşına katılmış kimselerdi. İkisi de şakacılığı ile tanınmıştı.

Nuayman kervanın azık işleri ile vazifelendirilmişti. Bir gün Süveybit, Nuayman’a geldi ve:

“-Bana biraz yiyecek ver!” dedi. Nuayman, itiraz ederek:

“-Ebû Bekir gelmedikçe vermem.” dedi.

Süveybit kızdı ve:

“-Gör bak, başına ne işler açacağım.” diyerek ortalıktan kayboldu. Bir müddet sonra birkaç kişiyle birlikte geri döndü.

Süveybit’in getirdiği adamlardan birisi, eliyle kervandaki Nuayman’ı işaret ederek:

“-Bu mu?” Diye sordu. Süveybit de:

“-Evet, bu! Aman söylediklerimi unutma. Ne derse yalan söylüyor. Kendisini hür zannediyor!” diye tenbih etti. Adam:

“-Tamam, merak etme!” diyerek, beraberinde getirdiği adamlara:

“-Şu köleyi tutup getirin!” diye emretti.

Nuayman’ın ellerini, ayaklarını bağlamaya başladılar. Nuayman, olanlara şaşırmış bir yandan da feryat ediyordu:

“-Bırakın beni, ben hür birisiyim. Bu adam size şaka yapmış, bırakın beni!” Adam:

“-Efendin, seni bize anlattı! Hadi yürü!” diye bağırdı.

Adamlar önde, Nuayman arkada uzaklaşıp gittiler. Bir müddet sonra Hazret-i Ebû Bekir geldi. Süveybit’e Nuayman’ı sordu. O da olanları anlattı. Nuayman’ı on tane genç deveye, esir tâcirlerine sattığını söyledi. Hazret-i Ebû Bekir develeri götürüp, Nuayman’ı onlardan aldı. Medine’ye vardıklarında, ALLAH Rasûlü’ne bu olayı anlattılar. ALLAH Rasûlü ve ashabı zaman zaman bu olayı hatırlayıp tebessüm ederlerdi.

Emine Kaya

8 Mayıs 2016 Pazar

Resullullha'tan Gaza, Cihad ve Şehidlik



Ebûl Ferec el Cevherî, Hasen Basrîden rivâyet eder. O da îmâm-ı Hasen bin Alîden “radıyallahü anhümâ” rivâyet eder.


Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” bir gün hutbe okuyup, halkı gazâ ve cihâda teşvîk etdi. Bir şahıs ayak üzere kalkıp, dedi ki,


"yâ imâm! Bana fî sebîlillah cihâdın ve gazâların sevâbından haber ver."


Hazret-i Alî buyurdular ki,


"Bir gün Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile gazâya gidiyorduk. Senin benden süâl etdiğin gibi, ben de hazret-i Resûl-i ekremden süâl etdim; dedim ki, yâ Resûlallah! Bize gazâ ve cihâdın sevâbından haber ver.

Hazret-i Server-i kâinât buyurdular ki:


"Bir kavm gazâya niyyet eylese, Hak Sübhânehü ve teâlâ onlar için Cehennemden kurtuluşuna berat yazar. Kaç kişi sefer için hâzırlansa, Allahü teâlâ onlar ile meleklere övünüp, buyurur ki, görün, benim kullarımı, benim yolumda gazâya hâzırlanırlar. Ehline ve evlâdına vedâ’ eylerken, evi ve davârları onlar için aglar. 
Ve günâhlarından temizlenip, anadan doğmuş gibi olurlar. Yılanın, derisinden çıkdığı gibi olurlar. Hak Sübhânehü ve teâlâ her adımına kırk bin melek verir. Dört tarafından hıfz ederler. İşleledikleri her hasene ve her sevâb iki kat yazarlar. Ona bin âbid ibâdeti sevâbı yazılır. Öyle âbid ki, bin yıl ibâdet etmiş olur. Harbe gitmek üzere yola girdiği zemân, Hak Sübhânehü ve teâlâ o kadar sevâb verir ki, dünyâdaki bütün insanlar kâtib olsalar, onun hesâbında yapmktan âciz olurlar. Düşmâna karşı olup da, harbe başlasalar, melekler onları çevirip, üzerlerine durup, nusret ve zafer için, düâ ederler. 
Arşın altından bir melek, (El-cennetü tahte zelâl-issuyuf) ya’nî Cennet kılıçların gölgesi altındadır diye, nidâ edip, çığrışırlar. Kılınç dokunup, her şehîd olana, sıcak günde soğuk su içmiş gibi, lezzetli gelir. Her kılınç darbesi yiyip, atından yere düşmezden evvel, Hak teâlâ hûrî gönderir. Sağından ve solundan yetişip, müjde verirler. Hak Sübhânehü ve teâlânın onun için, Cennetde hâzır eylediği kerâmâti (ikrâmları) ve sevâbı haber verirler ve müjdelerler. Ondan sonra yere düşse, bir ses gelip, der ki,


“Merhâbâ ey temiz rûh! Temiz bedeninden çıkdın. Müjdeler olsun sana ki, Allahü teâlâ senin için Cennetinde o kadar sevâb ve ecrler ve mülk ve ni’metler hâzırlamışdır ki, ne gözler görmüşdür, ne kulaklar işitmitdir. Ne de kimsenin hâtırına gelmişdir.


Hazret-i Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki,


"Allahü teâlâ o şehîd hakkında buyurdu ki, onun ehline ve evlâdına halîfeyim. Her kim onu râzı eder, beni râzı eder. Her kim onu incitir, beni incitir. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri, Şehîdlerin rûhlarını yeşil kuşların kursağına koymuşdur. Cennete girip, yemişlerinden yerler. Şehîde Cennet-ül firdevsde yetmiş kasr verirler. Her iki kasrın arası San’a ile Tehâme arası mesâfe kadardır. O kasrların nûru şark ve garb [doğu-batı] arasını doldurur. Her kasrın yetmiş kapısı vardır. Altındandır. Her kapıda perde asılmışdır. Kapının üstünde bir köşk vardır. Her bir köşkün içinde yetmiş çadır vardır. Her çadırda yetmiş kanepe [sedîr] vardır. Her sedîrin ayakları inciden ve yâkutdan ve zeberceddendir. Her sedîr üzerinde kırk döşek vardır.
Her döşeğin yüksekligi kırk arşındır. Her döşekde bir hûrî ayn ve her hûrî aynın kırk câriyesi vardır. Başlarında inciden tâclar ve boyunlarında mendiller ve ellerinde murassa leğen ve ibrik tutarlar.





Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yemîn edip, buyurdu ki, 

"kıyâmet gününde, Şehîdler yerlerinden kalkıp, mahşer yerine gelirken, yollarında enbiyâ (peygamberler)  aleyhimüsselâm olur. Onlar geldikde, ayak üzerine kalkarlar. Şehîdler gelip, mücevherlerle süslü kürsîler üzerine otururlar. Her şehîd evlâdından ve ehlinden ve akrabâsından ve ahvâl ve ahbâbından yetmişbin kişiye şefâ’at edecekdir.


Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” der ki; hazret-i Server-i Enbiyâ bunu böyle buyurdular.


Nevfel “radıyallahü anh” derler bir yiğit, iki oğlunu ve hâtununu yanında getirip dedi ki,

"Yâ Resûlallah “sallallahü aleyhi ve sellem”! Ben düâ edeyim, Siz âmîn deyiniz. Böylece düâm kabûl olsun."
 Hazret-i Server-i âlem, buyurdular ki, 
"Sen söyle, ben âmîn diyeyim." Nevfel “radıyallahü anh” el kaldırıp, dedi ki:

"Yâ Rabbel âlemîn! Nevfel kuluna şehâdet müyesser eyle. Bu iki oğlunu yetîm eyle. Vâlidelerini dul eyle."
 Ondan sonra varıp, silâhını kuşanıp, atına binip, düşmâna karşı çıkdı. Birçok kimseyi öldürüp, sonunda atını düşürdüler. Sonra kendini şehîd etdiler.

Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü teâlâ anh” der ki, 

"ben gelip Fahr-i kâinât hazretlerine Nevfelin şehâdetini bildirdim. Dedim ki, Allahü teâlâ gazânı Nevfel ile mubârek etsin. Nevfel şehîd olup, kana bulanıp, yatar. Hazret-i Resûl-i ekrem ve Nebiyyi muhteremin mubârek gözleri yaş ile doldu. Sonra oradaki Eshâb-ı kirâm ile berâber geldiler.

Sa’d bin Ebî Vakkas ok atıp, müşrikleri Nevfelin yanından dağıtdı. Resûlullah hazretleri gelip, başını dizi üzerine alıp, buyurdu ki: 
"Allahü teâlâ sana rahmet etsin; yâ Nevfel! şübhe yokdur ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ yarın kıyâmet gününde, nidâ edip, buyurur. Sen Arşın altından çıkarsın. Başın sağ elinde olur. Damarlarından kan akar. Kokusu miskden güzel kokar. Süâlsiz, hesâbsız Cennete gidersin.

Sonra Abdürrahmân bin Avf hazretlerine buyurdular. Örtü getirdiler. Sarıp, defn etdiler. Sonra Resûlullah hazretleri, kalkıp parmaklarının üzerinde yürür idi. Sonra süâl etdiler.

O Resûl-i Hüdâ “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki;

"Beni Peygamber gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Nevfel üzerine o kadar melek nâzil oldu ki, meleklerin çokluğundan ayağımı basacak yer bulamazdım. Bir melek gelip, kanadını ayağım altına döşedi. Ona basdım."

Gazâ temâm olunca; hazret-i Resûl-i müctebâ “sallallahü aleyhi ve sellem”, hergün varıp, Nevfelin kabrini ziyâret ederdi.

Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder ki, sayısız ganîmetler ile; gazâdan döndük. Mensûr, muzaffer olarak, Medîne-i münevvereye yöneldik.

Medîneye yaklaşdıkda; Medîne halkı hazret-i Resûl-i Ekremi karşılamaya çıkıp, hâtunlar ve kızlar, def çalar, Şi’r okur, hazret-i Serveri medh ve senâ ederler idi. Tebessüm edip; Ensârın hâtunları ne iyidir, derler idi. Ansızın Nevfelin hâtunu iki oğlu ile gelip, Server-i kâinât hazretlerine selâm verip, üzengilerine yüz sürüp, gazânız mubârek olsun, dedikden sonra, dedi ki,

"yâ Resûlallah, Nevfelin hâli ne oldu."

 Hazret-i Fahr-i âlemin mubârek gözlerinden yaş revân olup, yanında olanlar da ağladılar.

Zübeyr bin Avvâm, Server-i kâinâtın “sallallahü aleyhi ve sellem” üzengisi yakınında yürürdü. Ona buyurdu ki,

"yâ Zübeyr! Yürü. Nevfelin haberini hâtununa söylemeye kim dayanabilir ki, ben söyliyeyim. Mubârek eli ile ardına işâret edip, geçdi, gitdi. Ondan sonra hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Ona da hâtun varıp dedi. Yâ Betûlün [hazret-i Fâtımânın] zevci. Nevfel ne oldu. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” ağlayıp, yanındakiler de ağladılar. Ammâr bin Yâser yanında yürür idi. Ona dedi ki; Nevfelin haberini hâtununa nasıl söyliyebilirim. Eli ile ardına işâret etdi; geçdi. Ondan sonra hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Hâtun Ona varıp, sordu. Hazret-i Osmân ağlayıp, yanında olanlar da ağladılar. O da eliyle işâret edip, geçdi, gitdi. Ondan sonra hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Hâtun ona da varıp sordu. Hazret-i Ömer de cevâb vermeyip, geriye işâret edip, geçdi, gitdi. Ondan sonra Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” geldi.


Mû’az bin Cebel “radıyallahü teâlâ anh” der ki: 
"Ben hazret-i Ebû Bekrin, rikâbında [üzengisi karşısında] yürürdüm. Bana bakıp, tebessüm ederdi. Zübeyrden gayri geride kimse de kalmamışdı. Çünki, hâtun onlara da sordu. O yâr-i gârı Mustafâ [ya’nî Resûlün mağara arkadaşı], yüksek sırların kaynağı olan Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” mubârek sakalını avucuna alıp, gönlü perîşân olarak, Hak sübhânehü ve teâlâ dergâhına teveccüh edip, dedi ki;

-yâ Rabbî! Bir gönül ki, yıkmakdan Habîbi ekremîn sakındı. Hazret-i Alî, hazret-i Osmân, hazret-i Ömer kaçındılar. Ben müşkil durumda kaldım. Eğer ifşâ edersem, ya’nî Nevfelin şehâdet haberini verirsem, Habîbine muhâlefet etmiş olurum. Eğer geri kaldı, geliyor desem, yalan söylerim. Doğru söylesem hâtırı [gönlü] yıkılır. Doğru söylemesem din yıkılır. Gönülden dedi ki, yâ Rabbî! Bana da bir söz ilhâm eyle; yâ müşkilimi sen çöz ki, miskînenin gönlü tesellî olsun deyip, Hakka bağlanıp, dergâha yüz tutup, (Yâ ALLAH) deyince, 

o ânda yaydan ok çıkar gibi, kılıncı elinde Nevfel sür’atle gelip, hazret-i Ebû Bekre selâm verdi. (Buyur) yâ Sıddîk, beni mi istersin, dedi. Mubârek elini açıp, Alîye “radıyallahü anh”, sonra Sahâbe-i güzîne yetişdi ve selâm verdi. Bunlar bu hâli görüp, dehşet içinde kaldılar.


Zübeyr bin Avvâm hazretleri der ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin âdet-i Şerîfleri idi ki, seferden geldikde, mescide varıp, iki rek’at nemâz kılardı. Sefere gitmiyenler gelip, selâm verip, tebrîk ederlerdi. Yine mescide vardı. Otururken kapıda kalabalık oldu.

Nevfel içeri girip, selâm verdi. Resûl-i ekrem hazretleri Nevfeli karşılayıp, selâmını alıp, yerine oturtdukdan sonra, kendileri de oturdu. Buyurdu ki,

"sübhânallah! Bu bir âyetdir ki, Hak teâlâ açıkladı. Acabâ kimin eliyle zâhir oldu;" derken, o ânda hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü teâlâ anh” der ki:

"Gözüm ile gördüm ve kulağım ile işitdim. Başında Cebrâîlin imâmesi (sarığı)vardı. Yâ Muhammed! şükr secdesi eyle ki, ümmetinde Allahü teâlâ, hazret-i Îsâ aleyhissalâtü vesselâm gibi, ölüyü dirilten kimse yaratdı. Allahü teâlâ sana selâm eder." 

Buyurur ki,

"benim Habîbim, eğer senin mağara arkadaşın Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü anh” sakalı avucunda iken, bir kerre dahâ (Yâ ALLAH) demiş olaydı, izetim-celâlim hakkı için, bütün şehîdleri, diriltirdim. Yâ Muhammed! Ebû Bekr kuluma söyle ki, ben ondan râzıyım. O da benden râzımdır. Onun sözünü doğru çıkarmak için, Nevfeli diriltdim. Zîrâ o câhiliyye döneminde yalan söylememişdir. "


Bunun üzerine, Server-i Âlem, Ebû Bekrin sakalını öpüp, Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâmın verdiği müjde haberini söyleyip, buyurdular ki: 

"Yâ Ebâ Bekr! Hakdır ve lâyıkdır ki, Allahü teâlâ sana ikrâm etmişdir. Şükrler olsun o Allahü teâlâ hazretlerine ki, ben dünyâdan ayrılmadan evvel, ümmetimde hazret-i Îsâ aleyhisselâm gibi, Allahü teâlânın izniyle ölüyü dirilten kimse yaratdı." 

Ondan sonra Ebû Bekr hazretleri imâmesini çıkarıp, başını açıp, dedi ki: 

"Yâ Resûlallah! Hazretinden utanırım. Yoksa imâmemi [sarığımı] Cehennem ateşinin üzerine koyardım. Cehennemin ateşini ümmetinin büyük günâh işleyenlerinden men’ ederdim."

 Ondan sonra Nevfel nice yıllar ömr sürdü. Evvelki oğullarından gayri iki oğlu dahâ oldu. Sonra Yemâme cenginde şehîd oldu.


Ba’zı rivâyetde hanımı söylenmeyip, fakîr bir annesi olduğu söylenmişdir. Nevfel, silâhını kuşanıp, atına binip, muhârebeye katılmak üzere geldi. Annesi, ağlıya ağlıya feryâd ederek, Fahr-i kâinâta gelip, dedi ki:

"Yâ Habîballah! Benim gözümün yaşına merhamet eyle. Hayâtımda, görür gözüm ve tutan elim budur. Bundan gayri sığınacağım yokdur. Gâyet garîb ve fakîrim. Benim oğlum gençdir. Harb ahvâlinden haberi yokdur. Naz ile büyümüşdür. Soğuğa ve sıcağa dayanamaz. Ben zelîl kalırım. Kimse benim hâlimi bilmez."

 Hazret-i Resûl-i ekrem o fakîrin göz yaşına acıdı. O civâna dedi ki, 

"oğlum ben sana kefîl olayım ki, gazâ sevâbını kazanasın. şehîdlik mertebesine erişesin. Dertli annenin rızâsını gözet. Bunun yaşlılığı vaktinde, göz yaşını akıtdırma. Bu garîb bize şefâ’ate gelmiş iken, ayrılık ateşiyle yakma."

 İbâdet meydânının pîri, ağlıyarak;

"Yâ Resûlallah! Beni men’ etme. İhtiyârım elde değildir. Hak yoluna gönlüm cân ve baş oynamak [koymak] diler. Nihâyet anneme bir düâ edin ki, düânız sâyesinde, önce ona Allahü teâlâ sabr ihsân etsin."

 Bunun üzerine Resûl-i ekrem Nevfelin vâlidesine dedi ki, 

"gel bu yiğidi hayrlı yolundan men’ etme." 

Çileli annesi, Sultân-ı kâinâtın emrine muhâlefet etmedi. Dedi ki,

"Yâ Resûlallah! Oğlum, yeni resîddir, Sefer ahvâlini bilmez ammâ, sana ısmarladım. Her hâlini gözetesin."

 "Fahr-i âlem hazretleri, Allahü teâlânın izni ile olur, "

buyurdu. 

Bir rivâyetde sâlim ve ganîmetlerle dönünce, annesi Resûl-i ekremin huzûruna varıp, o hidâyet şemsi nûr-i nübüvvet ile etrâfı aydınlatıp, sürûr ile geldiler. Fakîr kadın rikâb-ı hümâyûna yüz sürüp, iştiyakla, oğlunu sordu. O şefkat deryâsı, musîbet [kötü] haberi vermekle gönlü kırılır endîşesi ile çekinip, hüsn-i edeble cevâb verip, dedi ki,
" geride kaldı. Gelenlerden süâl edesin. "

O derd sâhibi [Nevfelin annesi] bekledi. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” se’âdetle geldikde, süâl etdi. 
Buyurdular ki,

"Habîbullahdan süâl etmedin mi?" 

Miskîne [fakîr kadın] dedi ki, 

"süâl etdim. Böyle cevâb buyurdular." 

Hazret-i Mürtedâ bildi ki, hazret-i Risâlet penâh, bunun gönlünü kırmamak için, musîbet haberini vermemişler. Sultân-ı kevneyne muhâlif söylemeyip, aynı şeklde cevâb verdiler. Sonra da hazret-i Osmân, hazret-i Ömer, böylece hazret-i Ebû Bekre erişdi “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.

Otuzuncu Menâkıb:DÖRT BÜYÜK HALİFE KİTABINDAN
yazan Emine Kaya

5 Nisan 2016 Salı

İslâm Güzel Ahlâktır




İslâm Güzel Ahlâktır
Güzel ahlâkın dinimizdeki öneminden söz edeceğiz. Ahlâk kelimesi Arapça bir kelime olmakla beraber, ifade ettiği mana bizim için açıktır ve insanın iyi veya kötü olarak vasıflandırılmasına sebep olan huy ve davranışlarının bütünüdür.

Ahlâkın dinde önemli bir yeri vardır. Peygamberimiz Kur'an-ı Kerim'de güzel ahlâkı ile övülmüştür.

''(Ey Muhammed) şüphesiz sen yüksek bir ahlâk üzeresin."(Kalem Suresi 68/4) buyurulmuştur. Peygamberimiz de; "Ben ancak yüksek ahlâkı tamamlamak için gönderildim." demiştir. (Muvatta, Hüsnü’l-Hulk, 8; Ahmed b. Hanbel, 2/381)

Ahlâkın dindeki bu önemli yeri sebebiyledir ki Peygamberimiz insanları, Allah'ı tanımaya ve yalnız O'na ibadet etmeye çağırırken ahlâkî esaslara uymayı da öğütlüyordu. Nitekim Peygamberimiz Kabe'yi ziyaret için gelen Yesrip (Medine)lileri Akabe denilen yerde karşılayıp onlara İslamiyeti telkin ettiği zaman şöyle demişti:

''Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarınızı öldürmemek, kendiliğinizden uyduracağınız hiçbir yalanla kimseye bühtan etmemek, iyi işi işlemekte karşı gelmemek üzere bana biat ediniz (yani bana söz veriniz). İçinizde sözünde duran olursa onun ecir ve mükafatı Allah'ın üzerinedir. Bu dediklerimden birini yapıp da ondan dolayı dünyada cezaya uğrarsa bu ceza ona keffarettir. Bunlardan birini yapıp da yaptığı işi Allah Teala örterse işi Allah'a kalır; isterse onu affeder, dilerse ona azap eder."(3)

Kur'an-ı Kerim'de kadınların biati ile ilgili olarak da şöyle buyuruluyor; ''Ey Peygamber, inanmış kadınlar sana gelip, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zina etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, elleriyle ayakIarı arasında bir iftira uydurup getirmemeleri, iyi bir işde sana karşı gelmemeleri hususunda sana biat ederlerse onların biatlarını al ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayan çok esirgeyendir."(el-Mümtehine Suresi60/12)

Görülüyor ki gerek Kur'an-ı Kerim ve gerekse Peygamberimiz, kendisine uymak isteyenlere uyacakları şartları bildirirken bu şartlar arasında ahlak ile ilgili hususlar ağırlığı teşkil etmektedir.

Habeşistan'a ilk hicret eden müslümanları Habeş kralı huzuruna çağırıp doğup büyüdükleri ülkeyi niçin terkedip hicret ettiklerini sorduğu zaman muhacirler adına Hz. Ali'nin kardeşi Hz. Cafer şöyle demişti:

"Ey hükümdar, biz cehalet içinde yaşayan bir millet idik; putlara tapıyor, laşe yiyorduk, fuhuş yapıyorduk. Akraba ile münasebeti kesiyor, komşuluk haklarına riayet etmiyorduk. Kuvvetli olanımız zayıfı eziyordu. Biz toplum olarak bu durumda iken Allah Teala bize acıdı lütfederek içimizden birini Peygamber gönderdi. Soyu, iffet ve şerefi hepimizce bilinen birisi. 0, bizi Allah'a ibadete çağırıyor, atalarımızın tapınageldikleri ağaç ve taş parçalarını terketmemizi söylüyordu. Bize, doğru söylemeyi, emanete ve akrabalık bağına riayet etmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, kan dökmekten sakınmayı; fuhuştan, yalandan, yetim malı yemekten, namuslu kadınlara iftira etmekten, dil uzatmaktan uzak durmayı bildiriyordu. Allah'a ibadet edip ona hiçbir şeyi ortak koşmamayı emrediyor; namaza, sadaka ve iyiliğe, oruca davet ediyordu. Biz de ona inandık, getirdiği dine uyduk. Allah tarafından getirdiklerini tasdik ettik. Onun haram dediğini haram bildik, helal dediğini helal tanıdık. Bundan dolayı içinde yaşadığımız toplum bize düşman kesildi. Bu sebeple hicret ederek ülkenize geldik."(6)

İşte İslâm, getirdiği ahlâk esasları ile ve ahlaka verdiği önemle o günkü toplumu böyle düzeltmişti.

Peygamberimiz ahlâkı güzel olan müslüman olmayanlara bile ilgi duyardı. Tay Kabilesi Hz. Ali tarafından esir alınmış ve esirler Medine'ye getirilmişti. Bu kabilenin cömertliği ile meşhur şairi Hatim et-Taî'nin kızı Seffâne de esirler arasında bulunuyordu. Bu kadın Peygamberimizin huzuruna çıkarak:

"Ey Muhammet, ben, kavminin efendisi olan Hatim et-Taî'nin kızıyım. Babam, iyi ahlak sahibi idi. Çoluk çocuğunu korur, köleleri ve esirleri azad eder, acı doyurur, çıplağı giydirir, konuğu ağırlar, yemek yedirir, karşılaştığı kimselere selam verir, hiçbir ihtiyaç sahibini geri çevirmezdi. İşte ben böyle bir adamın kızıyım. Babamın hatırı için beni serbest bırak" dedi. Peygamberimiz;

"Ne diyorsun, bu saydıkların mü'minlerin nitelikleridir, buyurduktan sonra. "Bu kadını serbest bırakın. Çünkü bunun babası güzel ahlâkı seviyordu, Allah Teala da güzel ahlâkı sever" buyurdu. Orada bulunan Ebû Burde b.Yenar ayağa kalkarak:

"Ey Allah'ın Resûlü, Allah Teala güzel ahlâkı seviyor mu? dedi. Peygamberimiz: Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, bir kimse Cennete ancak güzel ahlakı sebebiyle girer" buyurdu.(Tirmizî, Birr, 62)

Gerçekten Peygamberimiz güzel ahlâka büyük önem verirdi. O şöyle buyuruyor:

"Benim katımda en sevimliniz ve kıyamet gününde meclisime en yakınınız ahlâkı en güzel olanınızdır. Sizden en sevmediğim ve kıyamet gününde meclisimden en uzakta kalacak olanlar; kibirli kibirli ağız eğerek gösteriş için lugat parçalayan ve çok konuşan kimselerdir."(8)

Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor:

Peygamberimize, insanların, cennete girmelerine en çok vesile olan şeylerden, sorulunca Peygamberimiz: "Allah'tan korkmak ve güzel ahlaktır." buyurmuştur.

İnsanların cehenneme girmelerine en çok sebep olan şeyler nelerdir? Diye sorulunca, Peygamberimiz; "ağız ve üreme organıdır" buyurmuştur. (9)

Ahlâk İle İman Arasındaki Münasebet

İman ve ibadet esasları ile ahlakî buyrukları kesin çizgilerle birbirinden ayırmak mümkün değildir. Sahaları ayrı gibi görünürse de birbirleriyle kaynaşmış durumdadırlar.

İmanın olgunluğu ahlakın güzelliği ile ilgilidir. Hz. Aişe Validemiz anlatıyor: Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "İman yönünden müminlerin en olgunu ahlâkı en güzel olanlarıdır. En hayırlınız da kadınları için hayırlı olanınızdır.(10) Ahlâkın iman ile olan münasebetini şu hadisi şerifler çok güzel açıklıyor: Peygamberimiz buyuruyor: "Hiç biriniz, kendisi için arzu ettiğini kardeşi için de arzu etmedikçe iman etmiş olmaz."(11) Buradaki "İman" dan maksat olgun imandır. Yani bir kimsenin olgun manada iman etmiş olması için kendisine reva gördüğü iyilik ve üstünlükleri din kardeşi için de istemesi; kendisine yapılmasından hoşlanmadığı işleri din kardeşine yapmaması gerekir. Ebû Umame'nin anlattığına göre; yeni müslüman olmuş bir genç Peygamberimize gelerek:

"Ey Allah'ın Peygamberi, zina etmeme izin ver, onu yapmadan duramıyorum, gibi çirkin bir teklifde bulundu. Orada bulunanlar gence döndü ve: "Sus sus, dediler: Peygamberimiz gence dönerek: "Yaklaş", buyurdu. Genç Peygamberimizin yanına yaklaştı. Peygamberimiz. "Otur" buyurdu. Genç de oturdu. Peygamberimiz ile genç arasında şu konuşma geçti. Peygamberimiz:

"Birisi bu işi annenle yaparsa bundan hoşlanır mısın?" Buyurdu. Genç: Hayır, vallahi hoşlanmam, dedi. Peygamberimiz:

"İnsanlar da senin gibi anneleri ile birisinin bu işi yapmasından hoşlanmazlar. Kızınla birisi bu işi yaparsa razı olur musun?

Hayır, vallahi razı olmam.

"İnsanlar da senin gibi kızlarının bir başkası ile bu işi yapmalarına razı olmazlar. Kız kardeşin bir başkası ile bu işi yaparsa razı olur musun?

Hayır, vallahi razı olmam.

"İnsanlar da kız kardeşlerinin bu işi yapmalarına razı olmazlar.

"Halan bu işi yaparsa hoş karşılar mısın?

Hayır, vallahi hoş karşılamam.

"İnsanlar da bunu, halaları için hoş karşılamazlar.

"Teyzen bu işi yaparsa hoş karşılar mısın?

Hayır, vallahi hoş karşılamam, dedi.

Peygamberimiz: "(Kendin ve yakınların için razı olmadığın bir şeye başkaları için nasıl razı olacaksın, buyurdu ve) elini gencin omuzuna koydu ve ona şöyle dua etti: "Allah'ım, bunun günahını bağışla, kalbini bu gibi duygu ve düşüncelerden temizle ve iffetini koru" diye dua etti.

Olayı rivayet eden zat diyor ki, genç bundan sonra bu gibi hiçbir şeye iltifat etmedi.(l2)

Peygamberimiz, gencin bu çirkin teklifi karşısında onu azarlayıp kovmamış, onu yanına oturtarak yapmak için izin istediği şeyin çirkin olduğu hakkında onu ikna etmiş, sonra da ona dua ederek göndermiştir. Genç, ikna olduğu ve Peygamberimizin duasına mazhar olduğu için başkasının iffetine göz dikmemiş ve bu arzu gönlünden silinip gitmiştir.

Elbise ticaretiyle meşgul olan ve Hicrî 130 tarihinde vefat eden Muhammet b. Mükendir'in 5-10 dirhem değerinde iki çeşit elbisesi vardı" Kendisinin bulunmadığı bir sırada hizmetçisi 5 dirhemlik elbiseyi on dirheme sattı." Muhammet b. Mükendir bunu duyunca elbiseyi alan bedeviyi bütün gün arayarak buldu.

Bedeviye: "Yanlışlık oldu, hizmetçim bilmeyerek 5 dirhemlik kumaşı sana 10 dirheme verdi, dedi. Bedevi: "Ben razıyım, seni ne ilgilendirir, dedi. Muhammet b. Mükendir: "Sen razısın ama ben razı değilim. Bana yapılmasına razı olmadığım bir şeyin sana yapılmasına rıza gösteremem. Sen üç şıktan birini seçmekte serbestsin. İstersen kumaşı geri verir on dirhemini alırsın, istersen bunun yerine on dirhemlik kumaştan birini alırsın, istersen aldığın kumaş sende kalır, fazla verdiğin beş dirhemi geri alırsın, dedi. Bedevi alışkın olmadığı bu dürüstlük karşısında şaşırdı ve: "Kumaş bende kalsın, beş dirhemi geri ver, dedi. Muhammet b. Mükendir de beş dirhemi kendisine iade etti. Bedevi parayı alınca hoşuna gitti ve: "Bu zat kimdi? Diye sordu Bedevi'ye: "Bu zat Muhammet b. Mükendir, dediler. Bedevî bu ismi duyunca: "Lâilahe İllâllah, biz çölde bu adamın yüzü suyu hürmetine Allah'tan rahmet dileriz, dedi.(13) İşte müslüman kendisine yapılmasını uygun görmediği bir muameleyi din kardeşine yapmayacaktır.

Ebû Şurayh (r.a.) anlatıyor: "Peygamberimiz bir defa arka arkaya üç defa yemin ederek; ''Vallahi iman etmiş olmaz, vallahi iman etmiş olmaz, vallahi iman etmiş olmaz" buyurdu. Orada bulunanlar tarafından; "Ey Allah'ın Peygamberi, bu iman etmiş olmayan kimdir? diye soruldu. Peygamberimiz: "Kim olacak; şu komşusu haksızlığından, kötülüğünden güven içinde olmayan kimse," diye cevap verdi.(14) İman ile ahlâk arasındaki münasebet, bu hadisi şeriflerde gayet açık ve anlaşılır bir şekilde ifade edilmektedir. Güzel ahlâk, tam ve olgun imanın belirtisidir.

Ahlâk İle İbadet Arasındaki Münasebet

İbadetlerin gayesi, insanı ahlâki olgunluğa eriştirmektir. Nitekim namaz ibadetinden söz edilirken: "Namazı kıl, muhakkak ki, namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar."(15) buyurulmuştur. İslâmın beş temel ibadetinden biri olan zekat hakkında da: "Onların mallarından sadaka (zekat) al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin."(16) buyurulmuş, zekatın insanı günahlardan temizleyeceği ve gönüllerindeki hasisliği de gidereceği bildirilmiştir.

Peygamberimiz de oruç ibadeti ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: "Kim ki, yalan söylemeyi ve yalanla iş yapmayı bırakmazsa, Allah Teala o kimsenin yemesini içmesini bırakmasına (yani oruç tutmasına) değer vermez."(17) Bir başka hadisi şerif de şöyledir: "Mümin güzel ahlakı ile nafile oruç tutup nafile ibadet edenin derecesine erişir."(18) Ahiret günü kulun amelleri değerlendirilirken ahlakın başta yer alacağı Peygamberimiz tarafından ifade edilmiş ve: "Kıyamet günü mizanda, güzel ahlaktan daha ağır gelecek hiçbir (nafile) ibadet yoktur"(l9) buyurmuştur.

Enes (r.a.) anlatıyor: Peygamberimiz Ebû Zer ile karşılaştı ve: "Ebû Zer, diğerlerine göre yükte hafif fakat mizanda ağır gelen iki özelliği sana bildireyim mi? buyurdu. Ebû Zer'in: Evet, bildir ey Allah'ın Resûlü, demesi üzerine Peygamberimiz: "Güzel huylu olmaya çalış ve daima sükutu tercih et. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, yaratıklar, bunlar gibi değerli bir amel yapmamışlardır" buyurdu. (20)

Yine Peygamberimiz buyuruyor: "Dört şey sende olduktan sonra dünyadaki kaybından sana bir zarar gelmez. Emaneti korumak, doğru söylemek, güzel ahlak ve helal Iokma."(21) İslâm ahlâkının temelini, söz, iş ve davranışla başkalarına zarar vermemek, başkalarını incitmemek ve üzmemek teşkil eder. Çünkü Peygamberimiz müslümanı tarif ederken "Müslüman, dilinden, elinden Müslümanların selamette kaldığı (zarar görmediği) kimsedir" buyurmuştur.(22)

Ebû Hureyre (r.a.) diyor ki, bir adam Peygamberimize: "Ey Allah'ın Rasûlü, falan kadın çok (nafile) namaz kılar, oruç tutar ve çok sadaka verir. Yalnız dili ile komşularını incitir, dedi (ve Peygamberimizin bu kadınla ilgili değerlendirmesini sordu) Peygamberimiz: "0, Cehennemdedir," buyurdu. Adam: "Ey Allah'ın Resûlü, falan kadın da az (nafile) namaz ve orucu ile anılır ve kendi yaptığı keş'den bir miktar da sadaka verir. Ancak (iyi ahlâkı sebebiyle) komşularına eziyet etmez, dedi (ve bu kadın hakkındaki görüşünü sordu.) Peygamberimiz: "İşte o kadın Cennettedir" buyurdu.(23)

Değerli mü'minler, ahlâktan söz edilirken Peygamberimizin Kur'an-ı Kerim'de övülmüş yüksek ahlakından söz etmeden geçmek mümkün müdür? 0, ahlakını Kur'an'dan almış, bütün iyilik ve güzellikleri kendisinde toplamıştı. Hz. Aişe validemiz, Peygamberimizin ahlâkının nasıl olduğu sorulduğunda; "Onun ahlâkı Kur'an idi" demiştir.(24) Peygamberimizin ahlâkını bir konuşmada anlatmak mümkün değildir. Ancak Onun ahlâkı hakkında genel bir bilgi edinmek için onun iki eşi Hz. Hatice ile Hz. Aişe'nin ve onun tarafından yetiştirilen Hz. Ali'nin bu konudaki sözlerini nakletmek yararlı olacaktır.

Peygamberimiz, ilk eşi Hz. Hatice ile Peygamber olmadan çok önce yirmibeş yaşında iken evlenmişti. Peygamberimize ilk vahiy geldiği zaman çok korkmuştu. Hz. Hatice kendisini teselli ederek ona şöyle demişti. Allah Teala hiçbir vakit seni utandırmayacaktır. Çünkü sen akrabalarınla iyi münasebette bulunursun, borçluların borcunu ödersin, yoksullara yardım edersin, misafirleri ağırlarsın, doğruları desteklersin, muhtaçların yardımına koşar, yüklerini hafifletmeye çalışırsın. Böyle kulunu Allah utandırmaz."(25) Hz. Aişe ise Peygamberimizle ilgili şu sözleri söylemiştir. ''Peygamberimiz kimseyi azarlamazdı. Kendisine fenalık edenlere fenalıkla karşılık vermez, onları bağışlardı. İki işde serbest bırakıldığı zaman günah olmadıkça onların kolayını seçerdi. O şey günah olursa ondan insanların en uzak kalanı o idi. Şahsına yapılan fenalığın intikamını almazdı, ancak suç işleyene hakettiği cezayı verirdi." (26) Bir gün Hz. Hüseyin babası Hz. Ali'den Peygamberimizin ahlâkını anlatmasını istemişti. Hz. Ali oğluna Peygamberimizin ahlâkını şöyle anlattı: "Peygamberimiz güler yüzlü, güzel huylu, nazik kalbli idi. Hiçbir vakit sert veya dar kafalı değildi. Ağzından hiçbir müstehcen kelime çıkmazdı. Başkalarının tavır ve hareketlerini eleştirmez veya kötülemezdi. Sevmediği bir hareket karşısında bir şey söylemez ve onunla ilgilenmezdi. Şayet böyle bir harekette bulunan kimse kendi hareketinin uygun bulunmasını isteyecek olursa o kimseyi azarlamadan, kalbini kırmadan bundan vazgeçer, yahut susarak bundan hoşlanmadığını o kimseye üstü kapalı anlatmak isterdi." Peygamberimiz kendisi için üç şeyden sakınırdı:

1) Tartışma ve çekişme 2) Lüzumundan fazla söz söylemek. 3) Kendisini ilgilendirmeyen işlerle meşgul olmak.

Başkaları için de üç şeyden uzak dururdu. 1 Kimseyi eleştirmez. 2- Kimseye hakarette bulunmaz. 3- Başkalarının sırlarına, gizli hallerine muttali olmak istemezdi.

Peygamberimiz söylediği zaman bütün ashap susar, başlarını eğerek onu dinlerlerdi. Herkes bir şeye güldü mü o sadece gülümserdi. Şayet bir yabancı saygısızlık yaparak Peygamberimize kabaca bir söz söyleyecek olursa Peygamberimiz onu sabır ve sükünetle dinlerdi. Peygamberimiz kendisinin övülmesini dinlemeyi sevmezdi. Biri, gördüğü iyilikten dolayı ona teşekkür edecek olursa, onun teşekkürünü kabul ederdi. Peygamberimiz kimsenin sözünü kesmezdi.

Peygamberimiz, son derece cömert; özü, sözü doğru, temiz, nazik kalbli, hoş sohbet birisi idi. Onunla arkadaşlık edenler, Ona hayran olurlardı."(27)

İşte her konuda olduğu gibi ahlak konusunda da örnek alacağımız, Peygamberimizdir. Zaten Kur'an-ı Kerim Onu örnek almamızı emretmektedir.


Muaz b. Cebel'in şu sözü ile konuşmamızı tamamlıyorum. Muaz şöyle demiştir: "Yemen'e vali olarak giderken ayağımı özengiye koyduğum sırada Peygamberimizin bana son öğüdü: "Muaz b. Cebel! İnsanlara karşı ahlâkını güzelleştir." olmuştur.(28)

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı