Hayatu’s-Sahabe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayatu’s-Sahabe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2021 Çarşamba

Allah’a ve Resûlüne İtaat Edenler, Neler Kazanacak? Ayet-i Kerimelerde ve hadisi şeriflerde



“De ki: Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin. Eğer sırtınızı dönerseniz bilin ki Peygamber kendi görevinden, siz de kendi yükümlülüğünüzden sorumlu olursunuz. Ama O’na itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Yoksa peygamberin görevi, açıkça tebliğ etmekten başka bir şey değildir. Allah, içinizden iman edip makbul ve güzel işler işleyenlere kesin olarak vaad buyurur ki: Daha önce müminleri dünyada hâkim kıldığı gibi kendilerini de hâkim kılacak, kendileri için beğenip seçtiği İslâm dinini tatbik etme gücü verecek ve yaşadıkları korkulu dönemin arkasından, kendilerini tam bir güvene erdirecektir. Çünkü onlar, yalnız Bana ibadet edip hiçbir şeyi Bana şerik yapmazlar. Artık bundan sonra kim küfrâna saparsa, işte onlar yoldan çıkıp Allah’a karşı gelmiş olurlar. Öyleyse ey müminler, siz namazı hakkıyla ifa etmeye devam edin, zekâtı verin, Peygambere itaat edin ki merhamete mazhar olasınız.” (Nur, 24/54-56)


 “Allah’a ve Resûlüne itaat edin ki merhamete nail olasınız.” (Âl-i İmrân, 3/132) 


 “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve hep doğru söz söyleyin ki Allah da işlerinizi ve hâllerinizi düzeltsin, günahlarınızı affetsin. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, pek büyük bir mutluluk ve başarıya nail olur.” (Ahzâb, 33/70–71) 


 “Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse işte onlar, Allah’ın nimetlerine mazhar ettiği nebîler, sıddîkler, şehitler, salih kişilerle beraber olacaklardır. Bunlar ne güzel arkadaşlar! Bu, Allah’tan bir lütuftur. Bu lütfa layık olanların kadrini Allah’ın bilmesi yeter de artar!” (Nisâ, 4/69-70)


 “İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse Allah onu, içinden ırmaklar akan cennetlere ebedî kalmak üzere yerleştirir. İşte en büyük başarı da budur.” (Nisâ, 4/13)


 “Ey Resûlüm, de ki: Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah gafûrdur, rahîmdir (çok affedicidir, engin merhamet ve ihsan sahibidir).” (Âl-i İmrân, 3/31) 


 “Hakikaten, Allah’ın Resûlünde sizler için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı bekleyenler ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel bir numune vardır.” (Ahzâb, 33/21) 


 “De ki: Ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah tarafından gönderilen Peygamberim. O ki, göklerin ve yerin hâkimiyeti O’na aittir. O’ndan başka ilâh yoktur. Hayatı veren de, ölümü yaratan da O’dur. Öyleyse siz de Allah’a ve O’nun bütün kelimelerine iman eden o ümmî Nebî’ye, o Resûle inanın. O’na tâbi olun ki doğru yolu bulasınız.” (A’râf, 7/158) 


Hz. Enes’ten rivayet edildiğine göre, Resûlullah (aleyhisselâm) buyurdular ki: 

“Kim, benden sonra öldürülmüş olan bir sünnetimi ihya ederse beni seviyor demektir. Beni seven de, benimle beraberdir.”2


 Diğer hadisi şeriflerde :

 “Sünnetime sımsıkı tutunan cennete girer.”3


“Kim ümmetimin bozulduğu dönemde, benim sünnetime tâbi olursa yüz şehit sevabı alır.”4


 “Kim sünnetimi ihya ederse, beni sevmiş olur, beni sevenle de cennette beraberiz.”5 


“Ümmetin ihtilafa düştüğü dönemde, Hz. Peygamberin sünnetine tâbi olmak, avucu içinde bir kor tutanın durumu gibidir.”6



kaynaklar

2 Taberânî, Mu’cemu’s-Sagîr 2/100 (856)

3 Tirmizî, Sünen 5/46 (2678) 

4 Münzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb 1/41 (65) 

5 Taberânî, Mu’cemu’s-Sagîr 2/100 (856)

6 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 1/328 (937)

26 Ocak 2013 Cumartesi

Hz. Ali’nin Hz. Ömer’e Nasihatta Bulunması



Hz. Ali’nin Hz. Ömer’e Nasihatta Bulunması
      

- Hz. Ömer bir gün Hz. Ali’ye

“Ey Eba’l-Hasan! Bana nasihatta bulun!” dedi. Bunun üzerine Hz. Ali şunları söyledi:

“Yakînini (kesin bilgi ve inançlarını) şüpheye dönüştürme ve zanlarını hakikat sanma. şunu da unutma ki senin için ancak dünyada vermiş olduğun sadakalar, yaptığın adalet ve giyip de eskittiğin ve çürüttüğün şeyler vardır”. Bu sözleri dinleyen Hz, Ömer de

“Doğru söyledin ey Eba’l-Hasan!” dedi.[1]

- Hz. Ali, Hz. Ömer’e şunları söyledi: “Ey Mü’minlerin Emîri! Eğer senden önceki iki arkadaşına (Hz. Peygamber’le Hz. Ebubekir’e) katılmak istiyorsan uzun emellerden vazgeç, doyasıya yeme, eteğini kısalt, elbiseni ve ayakkabılarını yamala! Bu şekilde onlara katılmış olursun.”[2]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Kenz VIII/221 (İbn Asâkir, İbn Abbas’tan).

[2] Kenz VIII/219 (Beyhaki, Hz. Ali’den).

Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 3/261.

18 Ocak 2013 Cuma

Hz.Hatice'nin Farkı



Hz. Muhammed (sav), Hz. Hatice'yi hem bir eş ve hem de bir sadık dâva arkadaşı olarak çok sevmiştir. Hz. Aişe'nin şu beyanı, bu gerçeğe bir örnektir:
-"Cenabı Resul evden her çıkışında mutlaka Hz. Hatice'yi anardı..." Hz. Aişe şunu da eklemekten çekinmiyor:
-"Resûlüllah, Hatice'yi o kadar çok anardı ki, Peygamber hanımlarının hiçbirini Hatîce kadar kıskanmazdım. Ve Allah Resulü, benimle evliliğini Hatice'nin ölümünden üç yıl sonra ancak gerçekleşitirdi..."
Aynı Aişe, bir yemek sofrasında Hz. Peygamber'in,
-"Hatîce bana bunu şöyle yapmamı tavsiye etmişti." demesi üzerine, hiddetle sofradan kalktı ve sinirli bir sesle Allah Rasûlü'ne şöyle cevap verdi:
- "Varsa-yoksa Hatîce. Yeryüzünde bu kadından başka kimse yok mu?.." Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav), şöyle cevap vermiştir:

-"Hayır, Allah'a yemin ederim ki bana Hatîce'den daha hayırlı bir hanım verilmiş değildir. Ey Aişe, senin kabilen beni yalanladığı zaman o beni tasdik etti, senin kabilen beni horladığı zaman o bana dostluk kucağım açıp destek oldu. Ve Allah ondan bana, hiçbir hanımdan nasip olmayan evlat nimeti ihsan etti." Bu sözler üzerine, Hz. Âişe, şöyle demek zorunda kaldı:

"Bundan sonra hislerimi artık içimde tutacağım. Artık Hatice'yi çirkin bir sözle anmayacağım."[1]

Allah'ın rızasını, yuvasının mutluluğunu, dünya ve âhiretin huzur ve saadetini düşünen bütün anneler için en güzel örneği teşkil eden Hz. Hatice (R.a.), nübüvvetin onuncu yılında, Ramazan ayında vefat etti ve Mekke'deki Hacun kabristanına defnedildi. [2]


kaynaklar
[1] İbn İshak, 331-332; Buharı, fedaailül Hatice
[2] M. Asım Köksal, a.g.e. s. 302


10 Ocak 2013 Perşembe

Rasûlullahın ahlâkı


Hz. Peygamber’in Ahlakı ile İlgili Hz. Âişe’nin Söyledikleri


- Hz. Âişe’ye

-“Bana Rasûlullahın ahlâkından haber ver!” dedim. Hz. Âişe

“Sen Kur’an okumuyor musun?” dedi.

-“Evet, okuyorum” dedim. Hz. Âişe

“İşte onun ahlâkı Kur’an’dır” dedi.[1]

- Hz. Âişe’den Rasûlullahın ahlâkını sordum. “Onun ahlakı Kur’an’dı. O, Kur’an’ın razı olduğuna razı olur, Kur’an’ın kızdığına da kızardı” dedi.[2]


Başka bir rivayette:
- Biz Hz. Âişe’ye

“Ey mü’minlerin annesi! Rasûlullahın ahlâkı nasıldı?” diye sorduk. O da daha önce geçen cevabı verdi. Bu nakilden sonra Hz. Âişe

-“Sen el-Mü’minün suresini okumuyor musun? Onun birinci ayetinden onuncu ayete kadarını oku. İşte Rasûlullahın ahlâkı böyle idi” dedi.[3]

- Hz. Âişe

“Hiç kimse ahlak bakımından Rasûlullahtan daha güzel değildir. Onun ashâbından veya aile efradından kim onu çağırmış ise, o ona karşı “Buyurun, lebbeyk!” demiştir ve bunun için de Allah “Kesinlikle sen büyük bir ahlâk üzerindesin” (Kalem: 68/4) buyurmuştur” diyor.[4]


Başka bir rivayette
- Hz. Âişe’ye

“Bana Rasûlullahın ahlakını haber ver?” dedim. Hz. Âişe

“Sen Kur’an’ı okumadın mı? Kesinlikle sen büyük bir ahlak üzerindesin” ayetini okumadın mı?” dedi. Sonra şöyle anlattı:

-“Rasûlullah ashabıyla beraberdi. Ben ona bir yemek yaptım. Aynı zamanda kumam olan Hz. Hafsa da Rasûlullaha bir yemek hazırlamıştı. Hafsa benden önce yemeği yetiştirdi. Cariyeme

“Git, Hafsa’nın çanağını dök!” dedim. Hafsa, çanağı Hz. Peygamber’in önüne koymak istediğinde cariye onu alt-üst etti, döktü. Yemek yere yayıldı. Hz. Peygamber yerdeki yemeği toplattı, yediler. Sonra ben çanağımı gönderdim. Hz. Peygamber onu Hafsa’ya vererek

“Bu kabı senin kabının yerine al ve içindekilerini de yeyiniz!” dedi.[5]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Bidaye, VI/35 (Müslim, Sa’d b. Hişam’dan). İmam Ahmed de benzer şekilde rivayet etmiştir. İbn Sa’d’ın rivayetinde “Kur’an insanlara en üstün ahlak kurallarını getirmiştir” ibaresi de vardır.

[2] Yakup b. Süfyan, Ebu’d-Derda’dan rivayet etmiştir.

[3] Bidaye, VI/35 (Beyhaki’den).

[4] Delail, s. 57 (Urve’den).

[5] Kenz, IV/44 (İbn Ebi Şeybe, Kays b. Vehb kanalıyla, Seratoğullarından bir adamdan).

Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 3/91-92.

7 Ocak 2013 Pazartesi

Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın Bedir’de Babasını Öldürmesi ve Açıklama


Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın Bedir’de Babasını Öldürmesi
      

- Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın babası durmadan (Bedir gününde) oğluna hücum ederdi. Ebu Ubeyde de babasından kaçardı. Fakat babası Ebu Ubeyde’yi kurtulamaz bir halde çokça hücumlara maruz bıraktığı bir anda Ebu Ubeyde babasını öldürdü. Allah o zaman Ebu Ubeyde hakkında Mücadele 58/22. ayetini indirdi.
kaynaklar
Ebu Nuaym, Hilye, I/101 (İbn Şevzeb’den).
Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 2/345.



Peygamberimin İzinden  ilave açıklama


“Allah’a ve âhiret gününe iman eden hiçbir milletin, Allah’ın ve Resulünün karşısına çıkan kimseleri, isterse o kimseler babaları, evlatları, kardeşleri ve sülaleleri olsun, sevip dost edindiklerini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı nakşetmiş ve Kendi tarafından bir ruhla onları desteklemiştir.”(Mücadele, 58/22).

Bu ayette geçen “Ruh” hakkında Cebrail ve insanların kalbine ilka edilen iman nuru ve değişik ilhamlar olarak değerlendirilmiştir.(bk. Alusî, ilgili ayetin tefsiri).

5 Ocak 2013 Cumartesi

Hz. Peygamber’in “Allah’ın En Üstün Kulları Allah’ı En Çok Ananlardır” Buyurmaları


Hz. Peygamber’in “Allah’ın En Üstün Kulları Allah’ı En Çok Ananlardır” Buyurmaları


- Ebu Said el-Hudrî şöyle anlatıyor: Bir gün Hz. Peygamber’e

“Kıyamet gününde, Allah katında derece bakımından insanların en üstünü kimdir?” diye soruldu.

“Allah’ı çok ananlardır” cevabını verdiler. Bunun üzerine ben

“Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar Allah yolunda savaşanlardan da mı üstündürler?” diye sordum.

“Allah yolunda savaşan kişi elindeki kılıcı parçalanıncaya ve kendisi de kana boyanıncaya kadar kafirlere ve müşriklere kılıç sallasa, yine de Allah’ı çok ananlar derece bakımından daha üstündürler” buyurdular.[1]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Terğib III/56 (Tirmizi’den. Beyhakî’nin de muhtasar olarak rivâyet ettiği kaydedilir.)

Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 3/8.

21 Aralık 2012 Cuma

Ashâb-ı Kirâm Hakkındak Âyetler


Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’in Ashâbı Hakkındaki Âyetleri:
      

Tevbe: 9/117-118, Fetih: 48/18-19, Tevbe: 9/100, Haşr: 59/8-9, Zumer: 39/23, Secde: 32/15, 17, Şura: 42/26, 29, Ahzab: 33/23-24, Zumer: 39/9.

(Ey müslümanlar) Muhammed erkeklerinizden hiçbirinizin babası değildir. (Dolayısıyla peygamberliğinden önce evlâd edindiği Zeyd’in de öz babası değildir ki, onun boşadığı kadın peygambere haram olsun). O, Allah’ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir. (Ahzâb: 33/40)

Ey peygamber! Şüphesiz ki Biz seni şahid, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. (Ahzâb: 33/46)

(Ey Rasûlüm!) Şüphesiz ki Biz seni (Kıyamette ümmetin üzerine bir) şahid, (inananları cennetle) müjdeleyici ve (inanmayanları da cehennemle) korkutucu olarak gönderdik. (Fetih: 48/8)

Ki (siz mü’minler) Allah’a ve O’nun peygamberine inanasınız. O’n(un dâvâsın)a yardım edesiniz. O’nu yüceltesiniz. Sabah ve akşam O’nu tesbih edesiniz! (Fetih: 48/9)

(Ey Muhammed!) Doğrusu, Biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcıolarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu tutulmazsın! (Bakara: 2/119)

(Ey Rasûlüm!) Biz seni (rahmet ile) müjdeleyici ve (azab ile) uyarıcı olarak hak (Kur’ân) ile gönderdik. Hiç bir ümmet yoktur ki içinden bir uyarıcı (peygamber) geçmiş olmasın. (Fâtır: 48/24)

(Ey Rasûlüm!) Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve (azabımızdan da) uyarıcı (bir peygamber) olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler. (Sebe’: 34/28)

(Ey Rasûlüm!) Biz seni ancak müjdeleyici olarak ve korkutucu olarak gönderdik. ((Furkan: 25/5)

(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. (Enbiya: 21/10)

O (Allah), Rasûlünü hidayet ve hak dinle gönderendir ki müşrikler istemese dahi onu(n dinini) bütün dinlerin üstüne çıkarsın. (Sâf: 61/9)

(Zikret) o günü ki her ümmetin içinde kendilerinin üzerine kendilerinden bir şahit göndereceğiz. Seni de (ey Muhammed) onların üzerine şahit getiririz. Biz Kitab’ı sana her şey için bir açıklama, bir hidayet, rahmet kaynağı ve müslümanlar için de bir müjdeci olarak indirdik. (Nahl: 16/89)

İnsanlardan birtakım beyinsizler; “Acaba onları üzerinde bulundukları kıblelerinden döndüren nedir?” diyecekler. (Ey Muhammed!) de ki: “Doğu ve Batı Allah’ındır. Allah dilediğini doğru yola iletir.” (Bakara: 2/142)

Allah onlara şiddetli bir azab hazırlamıştır. O halde ey iman eden akıl sahipleri! Allah’tan korkun. İşte Allah size bir zikir (Kur’an) gönderdi. (Talâk: 65/10)

(Ve) Allah’ın (emir ve yasaklarını) açıklayan âyetlerini sizlere okuyan bir (de) elçi (gönderdi) ki iman edip salih ameller işleyenleri (küfrün) karanlıklar(ın)dan çıkarsın (diye). Kim Allah’a iman edip salih amel işlerse Allah onu (ahirette) içlerinde ebedî kalmak üzere cennetlere koyacaktır. Allah ona gerçekten güzel bir rızık vermiştir! (Talâk: 65/11)

Andolsun ki Allah mü’minlere, kendilerine (Allah’ın) âyetlerini okuyan, onları (tebliğatıyla küfürden) arıtan, Kitab ve Hikmet’i öğreten, kendi içlerinden bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. Oysa onlar daha önceleri apaçık bir sapıklığın içindeydiler. (Âl-i İmran: 3/164)

Nitekim (nimetim olarak) aranızdan size bir peygamber olarak (Hz. Muhammed’i) gönderdik ki size âyetlerimizi (Kur’an’ı) okusun, sizi (şirkten) temizlesin ve size Kitab ve Hikmet’i öğretsin. Sizlere bilmediklerinizi de öğretsin. (Bakara: 2/151)

(İbadet ederek) Beni anın ki ben de sizi (sevap vererek) anayım! Bana şükredin, nankörlük etmeyin! (Bakara: 2/152)

Andolsun gerçekten size kendinizden olan bir peygamber geldi. Sıkıntıya düşmeniz O’na ağır gelir. Size pek düşkün, mü’minlere pek merhametli, şefkatlidir. (Tevbe: 9/128)

Allah’tan (gelen) bir rahmetten ötürü (Ey Muhammed!) sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, kesinlikle etrafından dağılırlardı. Onları affet, onlar için mağfiret dile, iş hususunda onlarla istişare et! (İstişareden sonra) Karar verdiğinde de Allah’a güven! Muhakkak ki Allah, kendisine güvenenleri sever. (Âl-i İmran: 159)

Siz ona yardım etmeseniz de Allah ona (Muhammed’e) muhakkak yardım eder. Hani sadece ikiden biri olarak kâfirler onu çıkardığında, ikisi (Sevr dağındaki) mağarada iken (“Müşrikler ayaklarının dibine baksalar bizi görecekler” diye endişelenen) arkadaşına şöyle diyordu: “Sakın hüzne kapılma! Elbette Allah bizimle beraberdir.” Böylece Allah da ona sakînesini indirmiş, onu sizin görmediğiniz (melekten) ordularla desteklemişti. Küfre sapanların da kelimesini (şirk dâvâlarını) alçaltmıştı. Allah’ın kelimesi (şehadet kelimesi) ise en yüce olandır. Allah üstündür, hikmet sahibidir. (Tevbe: 9/40)

Muhammed Allah’ın Rasûlü’dür. Onunla beraber bulunanlar da kâfirlere karşı şiddetli (çetin) ve kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükû ve secde edenler olarak görürsün. Onlar Allah’tan bir lütuf ve rıza isterler. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. İşte onların Tevrat’taki vasıflan (budur). İncil’deki vasıflarına gelince; (onlar) bir ekin gibidirler ki filizini çıkardı. Derken onu güçlendirdi, kalınlaştı ve gövdesinin üstüne dikildi. (Ekinin böyle gelişmesi) ekicilerin hoşuna gider. (Allah) Onlarla (müslümanları çoğaltıp gürleştirmekle) kâfirleri de öfkelendirir. Allah onlardan iman edip, salih ameller işleyenlere (Ahiret’te) mağfiret ve büyük mükâfat va’detmiştir. (Fetih: 48/29)

Onlar yanlarında bulunan Tevrat ve İncil’de yazılmış buldukları o Rasûle, Ümmi Peygamber’e (Muhammed’e) tâbi olurlar. O (Peygamber) onlara marufu (iyiliği) emreder, onları münkerden (kötülükten) nehyeder. Onlara tayyibâtı (temiz şeyleri) helâl, habâisi (kan, dumuz eti, rüşvet ve faiz gibi pis şeyleri) de haram kılar. Üzerlerindeki ağırlıkları (olan bazı sorumlulukları) ve sırtlarında bulunan zincirleri (geçmişteki şeriatların ağır hükümlerini) kaldırır. Ona iman eden, saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla beraber inen o nura (Kur’an’a) tâbi olanlar var ya! İşte onlar felaha erenlerdir. (A’raf: 7/157)

Andolsun ki Allah (savaşa katılmamak için izin isteyenlere müsaade ettiğinden dolayı) Peygamber’e ve içlerinden neredeyse kalbi kaymak üzere iken güçlük saatinde Peygamber’e tâbi olan Muhacirler ve Ensar’a da tevbe nasib etti. Ve sonra onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı çok esirgeyici, çok merhametlidir. (Tevbe: 9/117)

Ve (savaştan) geri bırakılan o üç kişi(nin de tevbelerini kabul etti). Yeryüzü tüm genişliğine rağmen onlara dar gelmişti. Nefisleri de kendilerine dar gelmişti. Allah’tan yine Allah’a sığınmaktan başka çıkar yol olmadığını anlamışlardı. Allah, tevbelerini kabul için onları tevbe etmeye muvaffak kıldı. Muhakkak ki Allah tevbeleri çokça kabul eden ve çokça esirgeyendir. (Tevbe: 9/118)

(Ey Rasûlüm!) Andolsun ki Allah o ağacın altında (Hudeybiye’de ölünceye kadar Kureyşlilerle savaşacakları hususunda) sana biat ettikleri zaman mü’minlerden razı olmuştur. Allah onların kalplerindeki (sadakatleri)ni bildi ve onlara sekine (huzur) indirdi. Ve onları yakın bir fetihle (Hayber’in fethiyle) mükâfatlandırdı. (Fetih: 48/18).

Yine onlara alacakları birçok ganimetler bağışladı. Allah üstündür, hikmet sahibidir. (Fetih: 48/19)

Muhacirlerden ve Ensar’dan daha önce geçenlerle, (Bedir’de şehid olan ya da vefat edenlerle), onlara güzelce uyanlardan Allah razı oldu. Onlar da Allah’tan razı oldular. Allah onlara altından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte büyük zafer budur. (Tevbe: 9/100)

Ve (bu ganimet malları) fakir muhacirlere aittir. O muhacirler ki Allah’tan bir fazl ve bir hoşnudluk aramaktadırlar; Allah ve peygamberine (mal ve canlanyla) yardım etmekte iken yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır. İşte onlar sadıkların tâ kendileridir. (Haşr: 59/8)

Muhacirlerden önce (Medine’yi) yurt edinenler ve imana sarılan kimseler (ensar) kendilerine hicret edenleri severler. Onlara verilen şeylerden ötürü gönüllerinde bir istek duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, onları kendilerinden üstün tutarlar. Kim nefsinin hırsından ve cimriliğinden korunursa, işte kurtulanlar onlardır: (Haşr: 59/9)

Allah kelâmının en güzelini (âyetlerinin biri diğerine) benzer ve tekrarlanmış bir kitap halinde indirdi. Rablerinden korkanların ondan (bu Kitap’tan azap âyetleri okunduğu zaman) derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine (yönelerek) yumuşar. İşte bu Allah’ın hidayetidir. Onunla dilediğini hidayete eriştirir. Allah kimi saptırırsa artık ona hidayet edecek yoktur. (Zümer: 39/23)

Bizim âyetlerimize ancak, âyetlerimiz hatırlatıldığı zaman büyüklük taslamadan secde etmek üzere yere kapananlar ve hamd ile Rablerini tesbih edenler iman ederler. (Secde: 32/15)

Hiçbir kimse, işlediklerinin karşılığı olarak kendileri için gözler aydınlığı olacak (nimetlerden) nelerin saklandığını bilmez. (Secde: 32/17)

O (Allah) iman edip, salih amel işleyenler(in duasını) kabul eder. Lütfundan da onlara daha fazlâsını verir. Kâfirlere gelince; onlar için şiddetli bir azap vardır. (Şûrâ: 42/26)

Göklerin, yerin ve bunların içinde (yaratıp) yaydığı canlıların yaratılışı da O’nun (kudretinin) âyetlerindendir. O dilediği zaman onları (tekrar) toplamaya kadirdir. (Şûrâ: 42/29)

(O) mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözünde sadakat gösteren nice erkekler vardır. İşte onlardan bazıları (Allah yolunda şehid olarak) adadığını yerine getirdi. Bazıları da (şehid olmayı) bekliyor. Onlar (sözlerini) hiç mi hiç değiştirmediler. (Ahzâb: 33/23)

Ki Allah doğruluk gösterenleri sadakatlarından ötürü mükâfatlandırsın. Münafıklara gelince; (Allah dilerse) onlara azab eder, dilerse tevbelerini kabul eder. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir. (Ahzâb: 33/23)

Yoksa o (inkâr eden kimse), Ahiret’ten çekinip, Rabbinin rahmetini umarak gece saatlerinde secdeye kapanan, kıyamda iken (gecenin saatlerini) ibadetle geçiren kimse (gibi) midir? (Ey Rasûlüm!) De ki: “(Allah’ı veya ilâhî gerçekleri) Bilenlerle bilmeyenler hiç bir olur mu?” Ancak akıl sahipleri öğüt ve ibret alırlar. (Zümer: 39/9) [1]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 1/19-24.

14 Aralık 2012 Cuma

ZULÜM VE GASB BÖLÜMÜ

ZULÜM VE GASB BÖLÜMÜ


Bâb: Oda, Balkonlu Veya Balkonsuz Üst Kat


254- İbni Selâm bize anlatarak dedi ki: el-Füzârî bize Ahmed e:-Tavîl'den, o Enes'ten (ra) şunu nakletti:

Allah Resulü (sav) hanımlarına bir ay yaklaşmayacağına dair yemin etti. Ayağı incinmişti. Kendisine mahsus bir çardakta oturdu. Ömer (ra) yanına varıp sordu: Hanımlarını boşadın mı ey Allah Resulü?

"Hayır, yalnız onlara bir yaklaşmamak üzere yemin ettim" buyur­du. Orada yirmi dokuz gün kaldıktan sonra indi ve hanımlarının yanına girdi.[1]



Şerh



"Allah Resulü (sav. hanımlarına bir ay yaklaşmayacağına dair yemin etti" ifadesiyle birlikte Allah Resûlü'nün (sav) onlardan ayrılarak yüksekçe bir odayı meşke: edindiği geçmektedir.  İmam Buhârî, gerek Hz.  Ömer'in (ra) "Ey Allah tedir. İmam Buhârî, gerek Hz. Ömer'in (ra) "Ey Ailah Resulü! Onları boşa­dın mı?" sorusu, gerekse yüksek bir odaya çekilerek onlardan uzaklaşması sebebiyle hadise bu bapta yer vermiştir. Burada Allah Resûlü'ne (sav) yöne­lik bir haksızlığın varlığı sorgulanmış olmaktadır.



Hüküm



Müslüman yöneticiler, halk tarafindan kendilerine ulaştırılan şikâyetleri dinleyip değerlendirmek zorundadırlar. Onlar kendileri, hatta aile fertleri aleyhinde bile olsa haksızlığı ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Onlara bu bağlamda yöneltilen soju ve şikayetlere genel olarak Mezâlim adı verilmiş ve bu görev, İslam adalet sisteminin en yüksek görevi olarak kabul edilmiş­tir.

Mezâlim alanına giren konulardan bazıları şunlardır:

1. Halka şiddet uygulayan, hak ve adaletten sapan yöneticilerle ilgili şikâyetler.

2.Vergi memurlarının ve diğer memurların halka karşı karşı baskı ve zulüm uygulamaları, haklarını gaspetmeleriyle ilgili şikâyetler.

3. Yönetimde bulunanların ve güçlü kimselerin gasp ettikleri mal ve haklarla ilgili şikâyetler.



Ders



Dünya tarihinde yönetenlerin yargılanmasını amaçlayan böyle bir ku­rumsal yapıya rastlamak mümkün değildir. Bu açıdan bakıldığında Mezâlim mahkemeleri, İslamiyetin insanlığa büyük bir katkısıdır. Avrupa ülkeleri yüzlerce yıl kilisenin sorgulanamaz uygulamaları altında ezildikten sonra ağır bedeller ödeyerek 'Kralın hakkını krala, Sezar'ın hakkını Sezar'a' ver­me esasına dayalı seküler bir devlet yönetimine ulaştıklarında dahi, Mezâlim mahkemeleri gibi bir kurumu uzuri süre tanımamışlardır.

Mezâlim mahkemeleri, bir anlamda günümüz anayasa mahkemeleri hükmünde olan ve bizzat yönetenlerin davranışlarını sorgulayan ve yargıla­yan kurumlar olmuştur. Doğuda ve batıda Tanrının gölgesi olarak görülen imparator ve kralların kurumsal olarak yargılanmaları bağlamında fazla ör­neğe rastlanmazken Müslümanlar daha ilk yıllardan itibaren böyle bir yargı gücünün varlığını tanımış ve zaman içerisinde onu kurumsallaştırmışlardır. Bu hadis-i şeriften çıkarılacak en büyük ders de, dedelerimizin Batılıların iddia ettikleri gibi hukuk tanımaz barbarlar ve tiranlar olmadıkları, hukukun üstünlüğü noktasında kimi çağdaş toplumlarının bugün dahi ulaşamadıkları düzeyde bir hukuk bilincine sahip olduklarıdır.


Bâb: İçinde Şarap Bulunan Küpler Kırılır Mı?


255- İbrahim b. el-Münzir bize anlatarak dedi ki: Enes b. yâz bize Ubeydullah b. Ömer'den, o Abdurrahman b. el-Kâsım'dan, o babası vasıtasıyla Âişe'den (r.anhâ) şunu nakletti:

Âişe (r.anhâ) bir sedir edinmişti. Üstünde resim bulunan bir örtü vardı. Ailah Resulü (sav) o örtüyü yırttı. Bunun üzerine Âişe (r.anhâ) kumaştan iki minder yaptı. Allah Resulü (sav) evde duran bu iki mindere de otu­rurdu.[2]



Şerh



Üstünde resim bulunan bir örtü vardı. Allah Resulü (sav) o örtüyü yırttı" ifadesinden çıkan durum, Allah Resûlü'nün (sav) suret bulunan eve meleklerin girmeyecekleri veya başka bir sebeple bu kumaşı yırtmasıdır. Eşyada mübahlık esastır kuralı gereği, burada kumaşın her hangi bir günahlık boyutu bulunmamaktadır. Günah sayılan onun üzeri­ne işlenen veya basılan hayvan suretleridir. İmam Buhârî de muhtemelen bundan hareketle hadis-i şerife burada yer vererek aslen mubah olan küple­rin, içinde şarap sakjanmış olması sebebiyle kırılmaları gerektiğini söylemek istemiştir. Şarap saklanmış küplerin kullanılması da bu mânâda mekruhtur.





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Buhârî, salât/365, ezân/648, 690-691, 763, cum'a/1047, savm/1778, mezâlim/229. nikâh/4802, , talâk/4880, eymân/ 6190; Müslim, salât/622; Tirmizî, salât/329; Nesai. imâmet/786, 823, tatbîk/1051; Ebû Dâvud, salât/509; İbn Mâce, ikâmetu's-salât/866. 1228; İbn Hanbel, bakî musnedi'I-müksirin/11623, 12815, 12598; Mâlik, nidâ/280. Dârimî, salât/1228, 1276.

[2] Buhârî, vudû/240, gusl/242, 253-255, 264, hayz286-287, 290-291, itikâf/1888-1890, 1905, mezâlim/2299, libâs/5470; Müslim, hayz/474-475, 479-480, 482-485; Tirmizî, taharet/122, libâs/1677, sıfatu'l-kıyamet/2392; Nesâî, tahâret/231-235, 243-244, 247-248, 274-276, hayz/370-372, 383, gusl/408-410, ziynet/5257-5260, Ebû Dâvud, ta­haret/70, 210-211, 234, savm/2111; İbn Mâce, tahâret/370, 625, 628, sıyâm/1768, libâs/3643; İbn Hanbel, bakî musnedi'l-Ensâr/22887, 22952, 23031, 23085, 23123, 23132, 23213, 23275, 23370, 23458, 23507, 23559, 23576, 23697, 2372], 23678, 23805, 23821, 23842, 23872, 23939, 24076, 24114, 24185, 24200, 24210, 24220, 24236, 24309, 24366, 24376, 24406, 24430, 24450, 24501, 24553, 24562, 24568, 25201; Mâlik, tahâret/89, 116, l2o, itikâf/605; Dârimî, tahâret/741, 1015, 1019, 1040

İbn Abbas ve Hz. Muaviye


- Abdullah b. Abbas Muaviye’nin huzuruna girmek için izin istedi. O anda Kureyş’in bütün kabilelerinden Muaviye’nin yanında oturanlar vardı. Said b. As onun sağ tarafında oturuyordu. Muaviye, Abdullah b. Abbas’ın geldiğini görünce

-‘Ey Said! Allah’a yemin ederim, bugün İbn Abbas’a öyle sualler soracağım ki cevap vermek onu yoracaktır’ dedi. Said

-‘İbn Abbas gibi bir insan senin suallerinin cevabından yorulmaz’ diye karşılık verdi. Abdullah b. Abbas oturduktan sonra Muaviye ona

-‘Ebubekir hakkında ne dersin?’ diye sordu. İbn Abbas da şöyle cevap verdi:

-‘Allah Ebubekir’den razı olsun. Allah’a yemin ederim ki Ebubekir Kur’an’ı çok okur, dünyaya meyletmekten uzak kalır, kötü konuşmazdı. Münkeri nehyeder, dinini iyi bilirdi. Allah’tan korkar, geceleyin ibadet eder, gündüzleri oruç tutardı. Dünyasında sağlamdı.İnsanlara adaleti uygulamakta azimliydi. Marufu emrederdi ve kendisi de yapardı. Bütün hallerinde Allah’a şükrederdi. Sabah-akşam Allah’ı zikrederdi. Nasihatlarla nefsini tezkiye ederdi. Takva, iffet, zühd, temizlik hususlarında arkadaşlarından üstündü. Binaenaleyh onun aleyhinde konuşan, onu ayıplayan kimseye Allah kıyamet gününe kadar lanet yağdıracaktır’.Muaviye

-‘Peki Ömer b. Hattab hakkında ne diyorsun?’ dedi. İbn Abbas şöyle konuştu:

-‘Allah Ebu Hafs’dan razı olsun. Allah’a yemin ederim ki o İslâm’ın dostuydu, yetimlerin sığınağıydı. İmanın merkezi idi. Zayıfların, korkanların kalesiydi. Halk için bir sığınaktı. Halka yardımcıydı. Allah için çalıştı, sabır gösterdi, yaptıklarının karşılığını Allah’tan istedi. Allah da dini galib getirdi, memleketler fethedildi. Allah yeryüzünün çeşitli yerlerinde zikredildi. Sahralarda, tepelerde, etraflarda, bölgelerde hep Allah zikredildi. Ömer fahiş sözleri söylemek anında vakurdu. Korkunç devirlerde de, genişlikte de Allah’ı çokça zikrederdi. Her zaman Allah’ı zikrederdi. Kim ona buğzederse, Allah kıyamet gününe kadar ona lanet edecektir’ dedi. Muaviye

-‘Peki Osman b. Affan hakkında ne düşünüyorsun?’ diye sordu. İbn Abbas şöyle dedi:

‘Allah Ebu Amr’dan razı olsun. Allah’a yemin ederim, o insanların en cömerdi, halkın en merhametlisi, en sabırlısıydı. Seferler zamanında ibadet eder, Allah’ı zikir anında çokça gözyaşı dökerdi. Gece gündüz daima düşünür, iyilik ve faziletlere koşardı. Her kurtarıcı noktaya tehlikeden kaçan bir kimsenin kaçışı gibi kaçardı. Asker ve kuyu sahibi idi. (İbn Abbas bu sözüyle Hz. Osman’ın Tebûk gazvesinde sıkıntılı orduyu büyük bir mal ile teçhiz ettiğine ve bir yahudiden Rume kuyusunu satın alıp Medineli müslümanlara vakfettiğine işaret etmektedir). Hz. Peygamber’in iki kızına koca olmak suretiyle onun damadıydı. Kim ona söverse Cenabı Hak kıyamete kadar ona nedamet (pişmanlık) verecektir’. Muaviye

-‘Peki Ali b. Ebî Talib hakkında ne düşünüyorsun?’ dedi. İbn Abbas şöyle dedi:

-‘Allah Ebu’l-Hasan’dan razı olsun. Allah’a yemin ederim ki, o hidayetin nişanı, takvanın verasıydı. Aklın yuvası, güzellik ve zerafetin dağı, gece karanlığında yürüyüşün nuruydu. En büyük delile insanları çağırır, daha önceki sahifelerin içindekileri bilirdi. Kur’an’ın teviline vakıftı. Daima hidayet sebeplerine sarılır, haksızlık ve zulmü terkederdi. Tehlike yollarından hakka meyletmiş, gönül vermişti. İman eden ve Allah’tan korkanların hayırlısıydı. Gömlek giyenin, aba takanın efendisiydi. Hac ve umre yapanın efdaliydi. Adalet yapanların en müsamahakârıydı. Peygamberler ve hasseten Rasûlü Ekrem müstesna dünya ehlinin en hatibiydi. İki kıbleye de yönelip namaz kılmıştı. Acaba ehli tevhidden ona denk olan var mıdır? Kadınların en hayırlısının kocası idi. Rasûlullah’ın iki torununun babasıydı. Gözüm onun gibisini görmedi ve kıyamete kadar da görmeyecektir. Kim ona lânet okursa, Allah’ın ve bütün kulların lâneti kıyamete kadar onun üzerine olsun!’ Muaviye

-‘Peki Talha ve Zübeyr hakkında ne diyorsun?’ diye sorunca İbn Abbas şöyle dedi: ‘Allah onların ikisine de rahmet eylesin! And ederim onlar afif (doğru) kişilerdi. Müslüman idiler, tahirdiler. Şehid idiler, âlimdiler. Her ne kadar bir kez ayakları sürçtüyse de İslâm’a daha önceki yardımlarından, peygamberine daha önceki sohbetlerinden ve güzel fiillerinden ötürü Cenab-ı Hak onların bu sürçmelerini affedecektir!’ Muaviye bu sefer

-‘Peki Abbas hakkında ne diyorsun?’ diye sordu. İbn Abbas şöyle dedi:

-‘Allah Ebu’l Fadl’dan razı olsun. Allah’a yeminim olsun ki, o Rasûlullah’ın babasının özbeöz kardeşi idi. Rasûlullah’ın gözaydınlığıydı. Kavimlerin sığınak yeri ve efendisi idi. O Amcaların efendisiydi. Emirleri bilmek, neticeleri çözmek bakımından uzak görüş sahibi idi. İlim onu süslemişti. Onun fazileti zikredildiğinde soylar ve soplar yıkılırdı. Onun aşiretinin şanı zikredildiğinde sebebler uzaklaşırdı. Nasıl böyle olmasın ki? Onu yeryüzünde yürüyenlerin en hayırlısı, Kureyş’ten yürüyenlerin iftiharı Abdulmuttalib yetiştirmişti’

Kaynak

Tabarani, (Ribi b. Hıraş’tan); Heysemi, 9/160 (rivayeti Tabarani’den nakleden Heysemi senedte tanımadığı kimselerin bulunduğunu kaydetmiştir)
Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 1/30-35.

6 Aralık 2012 Perşembe

Muaz bin Cebel'in halka hitabı


- Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a.) veba hastalığına tutulduğu zaman (ki bu hadise Ramle ile Beyt’ul Makdis arasında bulunan Nevas köyünde hicretin 18’inci senesinde olmuştur.
Burada İslâm ordusunun karargâhı bulunuyordu ve başkumandan da Ebu Ubeyde idi) Muaz b. Cebel’e halka namaz kıldırmasını emreder ve Muaz halka imam olur. Sonra Ebu Ubeyde b. Cerrah vefat edince Muaz, halka şöyle hitabeder:

-‘Ey nas! Günahlardan kesin bir tevbe ile Allah’a dönün. Çünkü Allah’ın kulu günahından tevbe ederek Allah’a yöneldiğinde onu affetmek Allah’ın adaletine düşer’.
Sonra da şöyle der:
- ‘Ey insanlar! Siz öyle bir kişinin ölümüyle musibetdâr oldunuz ki, Allah’a yemin ederim Allah’ın kullarından hiçbirisini görmedim ki yaş bakımından ondan daha genç, daha temiz kalpli, daha doğru, insanları felakete sürmek bakımından ondan daha uzak, akıbeti sevmek bakımından ondan daha şiddetli, halka nasihat etmek bakımından ondan daha nasihatçı olsun. Ona rahmet okuyun ve sonra namazını kılmak için sahraya çıkın. Allah’a yemin ederim ki artık hiçbir zaman onun gibisi size kumandan olmayacaktır!’

Halk sahrada toplandı. Ebu Ubeyde’nin cenazesi getirildi. Muaz imam olarak namazı kıldırdı. O kabre getirildiğinde, Muaz b. Cebel, Amr b. el-As, Dahhak b. Kays kabrine indiler.
Onu lahde koyup çıktıktan sonra toprakla örttüler ve
Muaz b. Cebel
-‘Ey Ebu Ubeyde! Yeminim olsun, seni öveceğim ve bâtıl, asılsız şeyler de söylemeyeceğim. Bâtılın Allah’ın gazabını getirip bana yüklemesinden korkuyorum. Bildiğim kadarıyla sen Allah’ı çokça zikredenlerdendin. Yeryüzünde sakin yürüyenlerdendin. Cahillerin hitabına maruz kaldıklarında, onlara selamla karşılık veren kimselerdendin.
İnfak ettiklerinde israfa kaçmayan, cimrilik yapmayan, bu iki haslet arasında olanlardandın. Sen Allah’a yeminim olsun ki Allah’tan korkan ve tevazu gösterenlerdendin. Mütevazi olan, yetime ve miskine merhamet eden, kibirli ve hain kimselere buğzeden kimselerdendin!’

kaynak
Hakim, Müstedrek, (Ebu Said el-Makburi’den), 3/164

16 Eylül 2012 Pazar

Kabisa’nın İlim Öğrenmek İçin Hz. Peygamber’e Gelmesi ve Hz. Peygamber’in Ona Söyledikleri

     

- Peygamber’e geldim. Bana

“Seni buraya getirten nedir?” dedi. “Benim yaşım ilerledi, kemiklerim inceldi. Sana, Allah’ın bana yararlı kılacağı bir ilmi öğrenmek için geldim” dedim. Hz. Peygamber

“Sen hangi taşın, hangi ağacın veya toprağın yanından geçmişsen onlar sana af talebinde bulunmuşlardır. Ey Kabisa! Sabah namazını kıldıktan sonra üç defa: Sübhânallâhi’l-azîm ve bihamdihî dersen, körlükten, cüzzamdan, felçten korunursun. Ey Kabisa! “Ey Allah’ım ben senden, senin katındakini istiyorum. Faziletinden benim üzerime akıt. Rahmetinden benim üzerime serp, bereketinden benim üzerime indir” diye dua et” buyurdu.[1]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Cem’ul-Fevaid, I/20 (İmam Ahmed, Kabisa b. el-Muhârik’dan).

Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 3/431.

Sevgili Peygamber Efendimiz (sav) Medine'ye gönderdiği ilk öğretmen ve Hocaydı ?


Sevgili Peygamber Efendimiz (sav) Medine'ye gönderdiği ilk öğretmen ve Hocaydı. Ona ilk emirlerinden biri de cemaata klıdırdığı namazlardan sonra sesli tevhid çektirmekti.. Bu sahabe kimdir?

Cevap : Hz. Mus'ab Bin Umeyr (ra)

Uhut savaşında Rasûlüllah (sav)'in miğferinin demir halkalarını çıkartan, bunu yaparken iki dişi kırılan sahabe kimdir?


Uhut savaşında Rasûlüllah (sav)'in miğferinin demir halkalarının mübarek yüzüne batması üzerine, dişleriyle halkaları çıkartan, bunu yaparken iki dişi kırılan sahabe kimdir?
Cevap: Hz. Ubeydullah Bin Cerrah (ra)

Hz. Hüseyin (R.Anh)


Hz. Hüseyin; Hz. Peygamber (sav) in Hz. Fatima (R.anha)'dan torunu, Hz. Ali ve Hz. Fatıma'nın ikinci oğlu. Hicretin dördüncü yılı Şaban ayının beşinde dünyaya geldi.

Hz. Hüseyin'in ismini Peygamber Efendimiz koydu. Hz. Hüseyin doğ­duğu zaman, Cebrail (a.s) gelip "Ya Muhammed! Rabbin sana selâm söylüyor. Oğluna, şu Harun'un oğlunun ismini koy diyor" dedi.

Peygamber Efendimiz "Ey Cebrail: Harun'un oğlunun ismi nedir?" diye sordu.

Cebrail (a.s) "Şebir" dedi.

Peygamberimiz "Benim dilim, Arapça:" buyurdu.

Cebrail (a.s) "Öyle ise, bunun Arapça karşılığı olan Hüseyin ismini koy" dedi. [190]

Hz. Hüseyin, Hz. Peygamber (sav)'e çok benziyordu. Hz. Ali (R.a) 'Hasan, Rasûlüllah 'a göğsünden başına kadar olan kısmında, Hüseyin de bundan aşağı olan kısmında çok benzerdi. [191] demişlerdir.

Hz. Peygamber (sav) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (R.a)'a son derece düşkün olup onları çok severdi. Onların hakkında,

"Allah'ım: Ben, bunları seviyorum. Sen de sev bunları.[192]

Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kolladığım iki reyhanimdir.[193]

Hasan ve Hüseyin'i seven, beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuştur."[194]

Peygamber Efendimiz (sav) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in gönüllerince oynayıp eğlenmeleri için onlara eşlik eder, bir çocuk gibi onlarla oynardı. Hz. Hüseyin, Rasûlüllah (sav)'dan deve olmalarını istediklerinde hemen yere eğilir ve onları mübarek sırtına alırdı. Arkasından da "Bundan güzel deve olabilir mi?" buyururlardı.

Peygamber Efendimiz, bir gün, cenazelerin konulduğu yerde oturu­yordu. Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin, güreşmeye başladılar. Peygamber Efendimiz gülerek "Ha gayret Hasan; Göreyim seni, yakala Hüseyin'i!" diyerek Hz. Hasan'ı kayırınca, Hz. Ali: "Yâ Rasûlüllah: Sen Hüseyin'i kayırmak değil miydin? Hasan daha büyüktür" dedi. Peygamberimiz "Baksana Cebrail'de, Hüseyin'e: (Ha gayret Hüseyin göreyim seni) diyor." buyurdu. [195]

Hz. Peygamber (sav) torunlarından olan Hz. Hüseyin'in çocukluk yıl­ları Peygamberimizin otağında geçmiştir. Rasûlüllah'ın eğitiminden yetişip imanı yudumlaya yudumlaya büyüyen Hz. Hüseyin'in sonu da şehadet ikliminde gerçekleşmiştir. İnsanın hayatında Allah ve Rasûlü'nün hükmünden başka hiç bir hükmün geçerli olamayacağını derinden kavramış olan Hz. Hüseyin, bu gerçeğe gölge düşürenlere zerre kadar meyletmemiş; bilakis destansı bir tavırla onların önlerine dikilmiştir.

Hz. Muâviye, hicretin altmışıncı yılında Recep ayının ortalarında Şam'da vefat etti. Muâviye'nin vefatından sonra Şamlılar Muâviye b. Ebi Sûfyan'm oğlu Yezid'e bey'at ettiler.

Yezid'in iktidara geçmesi saltanat şeklinde gerçekleşti. Yezid, ken­disinin bu şekilde idareyi ele alışma başta Hz. Hüseyin olmak Üzere pek çok Sahabe'nin rıza göstermeyeceğini, hatta şiddetli tepkilerle karşilayacağını biliyordu. İktidarı elden kaçırmamak için çok süratli davranıyordu. Hemen Medine valisi Velid b. Utbe b. Ebi Sufyan'a bir mektup gönderdi.

Mektubunda şöyle yazıyordu:

Mektubum sana geldiği zaman, Hüseyin b. Ali ile Abdullah b. Zübeyr'i buldur, onların bana bey'atlarını al! Eğer, bey'attan kaçınırlarsa, boyunlarım vur, başlarını bana gönder: Halkın da bey'atlannı al, Bey'attan kaçınanlar hakkında, Hüseyin b. Ali ve Abdullah b. Zübeyr hakkında olduğu üzere, hükmü yerine getir, Vesselam."

Yezidin; Medine valisine yazmış olduğu mektubunda Hz. Hüseyin'den ve ileri gelen sahabelerden bey'atlarını almasını, bu konuda gevşek dav­ranmamasını istediği de kaynaklarda kaydedilir .

Yezid'in iktidarı ele almasından sonra Kûfeliler Hz. Hüseyin (R.a)'e mektuplar göndererek, onu davet edip, yanlarına geldiği takdirde kendisi­ni Emirü'l-mü'minin ilan edeceklerini üst üste yazdıkları mektuplarda belirtmişlerdi. Ayrıca şu anda emirleri olmadığından cuma namazına çık­madıklarını bildirmişlerdi.

Hz. Hüseyin, Medine'den Mekke'ye gidip buradan Küfelilerle haber­leşmeye başlamıştı. Kûfelilerin durumunu kesin olarak anlamak için de amcasının oğlu Müslim b. Akil'i Kûfe'ye göndermişti. Müslim Kûfe'de durumun iyi olduğunu, insanların bey'at için hazır bulunduklarım bildiren bir mektup gönderdi. Hz. Hüseyin bu haberden sonra kesin karar verip Kûfe'ye gitme hazırlıklarına başladı.

Hz. Hüseyin Küfe yolculuğuna hazırlanırken, Abdullah İbn Abbâs, bu yolculuktan vazgeçmesini ısrarla istemişti. Aynı şekilde Abdullah İbn Ömer ve tabiunun ileri gelen âlimlerinden İmam Şa'bî de Hz. Hüseyin'in Kûfe'ye gitmemesini istemişler, özellikle Iraklılara güveni İnleyeceğini vurgulamışlardı. Ama Hz. Hüseyin Kûfe'ye gitme konusunda kesin karar­lıydı .

Yezid, Hz. Hüseyin'in Kûfe'ye doğru yol aldığını haber alınca, Küfe valisini değiştirmiş, Basra valisi olan Ubeydullah İbn Ziyad'a ek bir görev olarak, Küfe valiliğini de vermişti.

Ubeydullah b. Ziyad, Küfe valiliğini de üstlenince ilk iş olarak Müslim b. Akil'i çok feci bir şekilde şehid etti.

Yezid, Küfe valisi Ubeydullah b. Ziyad'a Hz. Hüseyin hakkında şu emri veriyordu:

Şimdi sen, benim istediğim gibi olmakta devam ediyorsun. Yaptığını akıllı ve beceriklilere yaraşır bir biçimde yaptın. Sebatlı, azimli bir kahra­man saldırısıyla saldırdın. Başkalarına ihtiyaç bırakmayıp bu işin üstün­den geldin. Bana erişen habere göre: Hüseyin b. Ali, Mekke'den ayrılmış, senin tarafına doğru gelmekte imiş. O'na hemen casusları kavuştur. Yollara gözcüler dik. Olanca duruşla bunun üzerinde dur. Seninle çarpışmadıkça sakın kimse ile çarpışma. Her gün, olan bitenlerin haberini bana yaz."

Hz. Hüseyin'in Küfe yolculuğu sürerken, gelen haberler hiç de iyi değildi. Müslim b. Akil'in şehid edildiği haberi bile kendisine ulaştığında artık geri dönmek mümkün değildi, Yol esnasında pek çok kişi Kûfe'ye gitmemesini, mutlaka geri dönmesi gerektiğini söylemişlerdi.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Hz. Hüseyin büyük bir kararlılıkla Kûfe'ye doğru yol almaya devam ediyordu. Bu arada kendisi için tuzak­lar kuruldu. Gelişen olumsuz olaylar nedeniyle, Hz. Hüseyin beraberindekilere "Dileyen dönebilir, ben sizi yanımda zorla götürmek istemem" demişti. Ama hiç bîr kimse ondan ayrılmadı. [196]

Hz. Hüseyin, Hurr b. Yezid et-Temimî'nin kumandası altındaki bin kişilik Küfe süvârî birliği ile karşılaştı. Hurr b. Yezid, Ubeydullah b. Ziyâd'ın emrine uygun oiarak hareket ediyordu. Hurr, Ubeydullah'ın emri gereğince Hz. Hüseyin'i Kerbelâ'ya doğru sürükledi.

Ubeydullah b. Ziyad olayın ciddiyetini fevkalade kavramıştı. O sırada Merv valiliğine tayin edilmiş bulunan Ömer b. Sa'd Küfe'de hazırlıklarını yapıyordu. Ancak Ubeydullah; Ömer b. Sa'd'ı Hz. Hüseyin'e karşı kul­lanmak istedi ve hemen ona emir vererek ordusuyla beraber Kerbelâ'ya gelmesini istedi. Ömer b. Sa'd, Hz. Hüseyin'in karşısına çıkmak istemi­yordu. Bu durumu anlayan İbn Ziyad: "eğer, onunla çarpışmaya gitmeye­cek olursan, seni Merv valiliğinden azleder, evini yikar, boynunu vuru­rum[197] diyordu.

Durum giderek vahimleşiyordu. Hz. Hüseyin bu durumun önüne geçmek ve kanların akıtılmasına meydan vermemek amacıyla Ömer b. 'Sa'd'a şu teklifleri yapmıştı: "Ey Ömer! Şu üç teklifimden birini kabul ediniz;

Bırakınız da ben, cihad etmek üzere, hudut boylarına gideyim. Yahut Yezid'in yanına varıp kendisiyle görüşeyim. Yahut dönüp Medine'ye gideyim.[198] Ama İbn Ziyâd bu teklifleri asla kabul etmiyor ve Hz. Hüseyin'i artık bırakmak istemiyordu.

Ömer b. Sa'd ise Hz. Hüseyin'e karşı her hangi bir saldırıda bulun­muyor ve günler böyle geçip gidiyordu. Ubeydullah b. Ziyâd, son emrini verdi. Ömer b. Sa'd'a yazdığı son emrinde şöyle diyordu:

"Ben seni, Hüseyin'le günler geçiresin, onun selâmet ve bekâsını dileyesin ve benim katımda onun şefaatçisi, kayırıcısı olasın diye gönder­medim. Ona ve adamlarına hemen teklif et; hükmüme boyun eğsinler. Eğer, sana teslim olurlarsa, onu ve etrafındakiler! bana gönder. Şayet kab­ule yanaşmazlarsa üzerlerine yürü. Çünkü, o asi ve şakidir.

Bu emirden sonra Hz. Hüseyin'e saldırılar başladı. Hz. Hüseyin'in yanındaki bir avuç mücahid ve Ehl-i beytten hanım ve çocuklar binlerce askerden oluşan orduya karşı büyük bir direnç gösteriyor ve bir bir şehadet şerbetini içiyorlardı. En son Hz. Hüseyin kahramanca savaştı ve almış olduğu otuzüç mızrak ve otuzdört kılıç yarasıyla bedeni toprağa yığılırken, ruhu şehidlerin ruhlarına karışıyordu.

Kerbelâ'da Hz. Hüseyin'in akrabalarından yetmişiki kişi şehid düştü. Adeta Ehl-i beyt, tümden imha edilmek istenmişti. Kufelilerden de seksensekiz kişi ölmüştü.

Hz. Hüseyin, Hicri altmışbirinci yılın on Muharreminde şehid olmuş­tu. Şehid düştüğünde elliyedi yaşında idi. Irak valisi Ubeydullah bin Ziyad, Ömer bin Sâd kumandasında bir ordu gönderdi. Ömer, geri dön­mesini bildirdi ise de, İmam kabul etmeyip harp etti. 681 yılında Muharremin onuncu günü Kerbelâ'da şehit oldu. Yezîd bunu duyunca, çok üzüldü. "Allah İbni Mercane'ye [199] lanet eylesin! Hüseyin'in isteklerini kabul etmeyip de onu şehit ettirdi. Böylece beni kötü tanıttı" dedi. Hz. Hüseyin'in mübarek oğlu Zeynelabidin küçük olduğu için öldürülmedi. Kadınlar ve İmamın mübarek başı ile Şam'a gönderildi. Mübarek başı, Mısır'da Karafe kabristanında medfundur.

Hz. Hüseyin'in şehadeti Ömer b. Sa'd'ı ve Yezid'i derin bir şekilde etkilemiş ve üzülmelerine yol açmıştı. Ancak bu üzülmelerin ne anlamı olabilirdi. Hz. Hüseyin'in şehadetine yol açan, öncelikle Yezid olmuştu.

Peygamber Efendimiz (sav)'in torununu ve büyük İslâm kahramanını canevinden vuranlara müslümanların iyi nazarla bakması ise asla mümkün değildir. Said Nursî (Rh.a.) bu hususta şu değerlendirmeyi yapıyor: "Hazret-i İmam-ı Ali'nin Vak'a-i SıffmMe, Hazret-i Muaviye'nin taraftarlarıyla muharebesi ise, hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yani: Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve hakaik-i İslâ­miyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarmı onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise; hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler.

Amma Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in Emevîlere karşı mücadeleleri ise, din ile milliyet muharebesi idi. Yani: Emevîler, Devlet-i İslâmiyeyi, Arab milliyeti üzerine istinad ettirip rabıta-i İslâmiyeti, rabıta-i milliyet­ten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler:

Birisi: Milel-i saireyi rencide ederek tevhiş ettiler.

Diğeri: Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takib etmediğin­den zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünki unsuriyet-perver bir hâkim, milletdaşını tercih eder, adalet edemez.

Rabıta-i diniye yerine rabıta-i milliye ikame edilmez; edilse adalet edilmez, hakkaniyet gider. İşte Hazret-i Hüseyin rabıta-i diniyeyi esas tutup, muhik olarak onlara karşı mücadele etmiş, tâ makam-ı şehadeti ihraz etmiş.

Eğer denilse: Bu kadar haklı ve hakikatli olduğu halde, neden muvaf­fak olmadı? Hem neden kader-i İlahî ve rahmeî-i İlahiye onların feci bir akıbete uğramasına müsaade etmiş?

Elcevab: Hazret-i Hüseyin'in yakın taraftarları değil, fakat cemaatine iltihak eden sair milletlerde, yaralanmış gurur-u milîiyeleri cih'etiyle, Arab milletine karşı bir fıkr-i intikam bulunması Hazret-i Hüseyin ve taraftar­larının safi ve parlak mesleklerine halel verip, mağlubiyetlerine sebeb olmuş. Amma kader nokta-i nazarında feci akibetin hikmeti ise: Hasan ve Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, manevî bir saltanata namzed idiler. Dünya saltanatı ile manevî saltanatın cem'i gayet müşkildir. Onun için onları dünyadan küstürdü, dünyanın çirkin yüzünü gösterdi. Tâ, kalben dünyaya karşı alâkaları kalmasın. Onların elleri muvakkat ve surî bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimî bir saltanat-ı maneviyeye tayin edildiler; âdi valiler yerine, evliya aktablarına merci' oldular. [200]

Merhum Mevdûdî (Rh.a.) de Kerbelâ olayını ele aldığı "Hz. Hüseyin'in Şehadeti Üzerine" adlı yazısında İslâmî yönetimin temel ilkeleri açısından Hz. Hüseyin'in karşı çıktığı, reddettiği yönetimin duru­munu şöyle belirler:

"Yezid'in, babası Muâviye'ye halef tayin edilmesi, kişilerden Allah'ın hakimiyetine dille inanmalarının istendiği monarşi türünün başlangıcının işaretidir. Uygulamada bütün önceki monarklar gibi müslüman yönetici­ler de hâkimiyetin tek kaynağı imişcesine davranmışlardır, yani hakimiyet monarkın ve kanunî haleflerinindir. Monarkın hayat, mülkiyet, şeref ve tebaanın her şeyinin tartışmasız sahibi olduğu sanılmıştır. İslâm devle­tinin en önemli amacı Allah'ın sevmediği kötülükleri önlemek ve yok etmek olduğu gibi, razı olduğu iyilik ve faziletleri de yerleştirmek ve emretmek iken; otokratik yönetimlerin amacı arazi gasbetmek, mal-mülk sahibi olmak, haraç-vergi toplamak ve hayvanı arzuları doyurmaktan öte geçmiyordu.

Bu dönemde müslüman yöneticiler ve hükümet Sezar'ın ihtişam ve debdebesini adaletin yerine ise zulmü ve otoriteyi benimsediler. Lüks ve israf aldı yürüdü. Yöneticiler meşru olanla gayri meşru olanı birbirinden ayırmadılar. Politika artık ahlâktan yoksun hale gelmişti. Memurlar halkın içinde Allah korkusunu yerleştirmek yerine, onları kontrol altında tuttular, bilinçlerini artırma yerine, tahrik ve rüşvetle onları kazanmaya çalıştılar.

Yezid'in halef olarak atanmasıyla İslâmî yönetim sistemi temel­lerinden sarsılmış ve yerini babadan oğulla geçen bir monarşizme bırak­mıştı. O andan itibaren halifenin seçimini belirleyen ilke askıya alınıp zeki ve zengin olanlar ümmetin serbest oylarıyla seçilme yerine, yöneti­mi birer birer ele geçirmişlerdir.

Krallığın egemen olmasıyla birlikte şûra sistemi de köklü bir değişime uğradı. Monarşik yönetim kişisel ve despotik yöntemlere dayanıyordu. Artık şûra heyetinin üyeleri, prensler, dalkavuklar, saraylılar, eyalet valileri ve askeri komutanlar olmuştu. Kralların egemen olmasıyla birlikte vicdanların sesi boğuldu ve söz hürriyeti tümden inkâr edildi. Bu dönemde ağzını açan ancak hükümdarın ve hükümetin lehine konuşa­biliyordu. Aksi durumda ise susması gerekiyordu.

Vicdanların üzerindeki baskı öylesine ağırdı ki, gerçeği söylemekten kendisini alamayan olursa, ya hürriyetini yitirip zindana tıkılıyor, ya da hayatından oluyordu. İmparatorluk rejimi sorumlu yönetim kavramından tümüyle yoksundu. Onun için Allah önünde sorumluluk sözde kalan bir şeydi ve pek az olarak uygulamada kendini gösterebiliyordu. Halk önünde sorumluluk duygusuna gelince; kimsenin imparatorlardan bir açıklamada bulunmalarım istemek cesareti yoktu...

Hilâfet otokratik yönetime dönüşünce kamu hazinesi ilâhî veya kamu malı olacağı yerde tümüyle kıralın özel mülkü haline geldi. Hem meşru, hem meşru olmayan yollarla para alındı ve meşru olsun olmasın rastgele harcandı. Kimsede en ufak bir hesap sorma cesareti kalmamıştı. Devletin gelirlerinin tümü, sıradan bir postacıdan devlet yöneticisine kadar herkesin harcayabildiği ölçüde bir zevk ve eğlence aracı haline geldi. Yöneticilik yetkisinin kamu matını rastgele harcamak için bir belge olmadığı gerçeği kimsenin umurunda bile değildi. Kamu hazinesini diledikleri biçimde tüketebüeceklerine ve kimsenin kendilerinden hesap sormaya cesaret edemeyeceğine iyiden iyiye inanmışlardı.

Yalnızca krallar, prensler, soylular, memurlar ve kumandanlar değil, sarayla uzaktan yakından ilgisi olan erkek ve kadın hizmetçiler bile hukukun üstünde sayılıyorlardı. Halk gerek bedenen, gerekse ahlaken devlet görevlilerinin merhametine kalmıştı. Halkın kaderini çizen iki zıt ölçü vardı: Biri güçlüler, diğeri ise zayıflar için. Mahkemede yargıçlara baskı yapılıyor, kararlarında adaletli olmaya çalışanlar, karşılığında ağır fiyat ödemek zorunda kalıyorlardı. Allah'tan korkan kadılar ilahi cezaya çarpılmamak için işkence ve zindanları zulmün ve şımarıklığın elinde oyuncak olmaya tercih ediyorlardı.[201]

Emevilerle birlikte bunu hızla diğer alandaki çözülme ve sapmalar izlemiştir. Hz. Hüseyin'in bey'at ederek bu çözülüş ve zulmü onaylaması elbette ki düşünülebilecek bir şey değildir. Hz. Hüseyin'in bu arzu edil­mez gelişmeye kayıtsız kalmamasının nedeni işte budur. O, en kötü sonuçları bile karşılamayı göze alarak yerleşmiş bir yönetime karşı ayaklanmakla yükselen şer güçler dalgasının önüne set çekmeye karar verdi.

Bu yiğitçe karşı duruşun sonuçlarını herkes bilmiyordu. Hüseyin'in kendisini ağır bir tehlikeye atıp sonuçlarına da kahramanca katlanarak vurgulamak istediği gerçek, İslâm devletinin temel ilkelerinin vazgeçilmez değerde birer servet olduğudur. Bir mü'minin bu serveti korumak için hayatını feda etmesi ve aile üyelerinin de katledilmelerine neden olması hiç bir zaman kötü bir pazarlık değildir.

Böylesine önemli zamanlarda hesap peşinde koşanlar ancak uzlaşmacı ve kolaya kaçıcı kimseler olabilir. Kendini takva ve hakka adamış kişi hiç bir zaman sonuçlan önemsemez. Mücadelenin sonucu her zaman adaletin ve hakkın yanında olan gücün elindedir. Zulüm, sayı ve kaynak bakımın­dan, aşırı üstünlüğüne rağmen, neticede yok olur gider. Böyle durumlar­da şartları göz önünde bulundurup tedbir hesapları yapmak, sonucun çok miktarda kan verilmesine değip değmeyeceği tartışmalarında bulunmak Hakk'ın koruyucularının zihinlerinde kuşkular doğuran lanetli şeytanın işidir

Hz. Hüseyin, hiç bir hesap peşinde koşmadan kendisini Hakk'a adayan gerçek ve örnek müslüman tipini simgeler. Bir konuşmasında; "Olup bitenleri görüyorsunuz. Dünyanın rengi değişti; tümüyle faziletten yok­sun hale geldi. Yalnızca her iyiliğin tortusu kaldı. Dikkat! Görmüyor musunuz? Hak ve doğru, yerin altına gönderildi. Bilerek batıl işler peşin­deler. Kötü gidişi önleyecek kimse kalmadı. Zaman, her mü'minin Allah uğrunda hakkı savunma zamanıdır. Şehid olmak istiyorum. Zalimlerle bir arada yaşamak zulmün ta kendisidir." diyen Hüseyin'in eyleminden, şehadetinden alınması gereken dersi Mevlâna Ebu'l Kelâm şöyle dile getirir:

"Hüseyin Allah'ın iradesini kendi kişisel seçimine; Hakk'a bağlılığı, hayat ve hayatın lükslerine duyulan sevgiye tercih etti. Yalnız, Hakk'ın aşığı olmakta yarar görerek hayatını ortaya koyduğu vakur olaydan çıkarılabilecek en değerli ders, Cihad ve Hak yo­lundan sabırlı, kararlı ve metin olmak gerektiğidir.

Yeryüzünde Müslümanlar açısında iman korunmadığı ve İslâm yaşan­madığı zaman matem başlar, Müslümanlar yaslı hale gelir. Bir tahlil ve tesbiî olarak Müslümanlar tarihinde gerek imanın korunması ve gerekse İslâm'ın yaşanması hususundaki tavizler,  hilafetten saltanata geçişe başlamıştır.

Evvela şunu bilmekte fayda vardır: İslâm'la tanışmak büyük bir şereftir. İslâm'a teslim olmak bulunmaz bir mutluluktur. İslâm, insanlığa mutluluk getirmiş olan bir hayat düzenidir. Bir yaşam tarzı, bir hayat düzeni olarak İslâm'ı kaybedenler, kaybolurlar.

Hayatta "İmanın korunması" ile "İslâm'ın yaşanması" Müslüman insanın varlık ve sağlık sebebidir. İmanın muhafaza ve müdafaa edilmesi, Rasûlüllah (sav)’ın örnek ve önderliğinde yaşanan İslâm'ın aynen devam ettirilmesi, bütün Müslüman nesiller için azad kabul etmez görevlerin başında gelir. Bir yerde imanın korunması ve İslâm'ın yaşanması tehlik­eye girdiği zaman Rasûlüllah (sav)'in izini takib eden mü'minler için şehadet tercihi gündeme gelmiş demektir. Nitekim Rasûlüllah (sav)'in torunu Hz. Hüseyin (Rh.a.) şöyle diyor: "Hayat; iman ve cihaddir."

İman'ı hayata dönüştürürken karşılaşılan tehlikeleri bertaraf etmek için cihad elzemdir, çaredir. İşte Hz. Hüseyin (R.a.), imanın korunmasını ve islâm 'in yaşanmasını tehlikeye düşüren saltanat rejimine, modeline karşı "el- Hilafetler Raşide" adına devrin zalimi Yezid'e karşı kıyam etmiştir.

Yezid, Müslümanların idaresini keyfi ve cebrî olarak ele geçirmiş ve uygulmalarında cebrî davranmıştır. Müslümanların o güne kadar alışık olmadıkları bir yönetim biçimi olan saltanat modelini dayatmıştır.

Saltanat, nebevi minhadprogram üzere Müslümanları idare etmek anlamına gelen ve emaneti ehline vermek, adaleti icra etmek, şeriatı ikame etmek ve Müslüman halkın rızasını (bey 'atını) esas almak manası­na gelen hilafet rejiminin yerine geçirilmek istenen keyfi ve cebrî bir rejimdir. Saltanat rejimini dayatan Yezid, Hz. Hüseyin (R.a.)'dan inat etmeyip derhal bey'at etmesini istemiştir.

Müslümanların inanç lügatlarında; zulme ve zalimlere boyun eğmek, zulmü yaşam biçimi, zalimleri de yönetici seçmek, ibadetten değil, cinayetten sayıldığı için Hz. Hüseyin (R.a.) Yezid'e bey'ati reddetmiştir. Hz. Hüseyin (R.a.)'a babasından miras kalan zalimlere boyun eğmek değil, zalimlerden hesap sormaktır. Nitekim Hz. Ali (R.a.) bir sözünde der ki:   "Haksızlığa boyun eğenler, yalnız hakların değil onurlarını da yitirirler"

Siyasi bir bid'at olan ve Müslümanların her dönem ve devrede meşru yönetim biçimlen Hilafet sistemine ihanet anlamına gelen saltanat mode­lini kabul etmediği için keyfiliğe boyun eğmeyen Hz. Hüseyin (R.a.),v Yezid'e bey'at etmeyi reddedip Küfe halkının yardım çağrısına icabet etti. Zulüm altında inleyen Küfe halkının kendisine bey'at edeceğini bildirme­si üzerine de, Küfe'ye hareket etti. Bu yürüyüş tarihe Kerbelâ olarak geçecek olan ve siyasi bid'at saltanata tutunan zalimlerle, nebevi sünnet olan hilafeti savunanların savaşının tarihsel bir simgesine dönüşecek olan olayın da başlangıcı oldu.

Hz. Hüseyin (R.a.), Küfe halkının o lanetli ihanetini ve Yezid'e bey'at ettiklerini yolda öğrendiğinde, beraberindekilere "isteyenlerin dönebile­ceğini" söyledi. Hz. Hüseyin (R.a.) ile birlikte yola çıkanlar, ittekullah nakışlı şehadet giysileriyle bezenmiş olduklarından ölümün üstüne yürü­düler.

Neticede Irak topraklarında, Fırat Nehri kıyısındaki Kerbelâ denilen yerde kuşatıldılar. Bir avuçtular, karşılarında Yezid'in binlerce askeri vardı. Hz. Hüseyin (R.a.)'ı hunharca şehid ettiler. Böylece Kerbelâ bir matemin sembolü oldu.

İbn-i Teymiyye (Rh.a.) der ki; "Kerbelâ 'da Hz. Hüseyin (R.a.) mazlum bir şekilde şehid edilmiştir. Hz. Hüseyin (R.a.)'ı şehid edenler, O'nıın şehadetine rıza gösterenler ve O'nu şehid edenlere yardım edenler, Al­lah 'in azabını hak edenlerdir. Ve onlar Allah'ın azabına uğrayacaklardır. Hz. Hüseyin (R.a.)'in şehid edilmesi, büyük bir günahtır. Ancak Hz. Hü­seyin (R.a.) şehadet günü münasebetiyle sırtlara zincirler vurmak, elbiseleri yırtmak, bağırıp çağırmak bid'attir. [202]

Kerbelâ'daki matemi birtakım bid'atlerle anmak, bilerek veya bilme­yerek İslâm'ın ve Müslümanların imajıyla oynayanların işlerini kolay­laştırmaktır. Oysaki, Yezid'in dayattığı saltanat bid'at, Hz. Hüseyin (R.a.)'in  savunduğu  ve  uğrunda  şehadet  şerbetini  içtiği  hilafet  ise Peygamber, (sav)'in sünnetidir.

Hilafet, uğrunda şehid olunacak nebevi bir yönetim biçimdir. Hilafetin zıddı olan Saltanat Peygamber (sav)'in ve Raşid halifelerinin yönetim biçimi değildir. Bu nedenle Müslümanlar hangi çağ ve mekânda yaşar­larsa yaşasınlar, sahip çıkacakları, savunup uğrunda mücadele edecekleri meşru yönetim biçimi hilafettir. Çünkü "El- Hilafetü'r Raşide" ye sahip çıkmayı İslâm ümmetine emreden bizzat Rasûlullah (sav)'in kendisidir:

"Takvaya yapışınız ve başmızdaki Halife siyah bir köle dahi olsa onu dinleyip itaat etmeye sanlınız. Siz benden sonra şiddetli ihtilafı göreceksiniz. Onun için benim sünnetime ve hiyadete mazhar kılın­mış Hulefa-i Raşidin'in sünnetine yapışınız. Bu sünnetleri dişleri­nizle sıkıca tutunuz. (Karşılaştığınız eziyetlere tahammül için diş­lerinizi sıkınız) ihdas edilen şeylerden (bidatlerden) sakının. Çünkü her bid'at dalalettir. [203]

Hz. Hüseyin (R.a.) Kerbelâ'da siyasi bir bid'at olan saltanata karşı Rasûlullah (sav) in hem kavli ve hem de fiili mütevatir sünneti olan hilafeti savunmuş ve bu uğurda acıkiı bir şekilde zalimler tarafından şehid edilmiştir. Kendilerini Hz. Muhammed (sav)'in ümmetinden sayan bütün Müslümanlar, Hz. Hüseyin (R.a.)'in Kerbelâ'daki mücadelesine sahip çıkmalıdırlar. Kerbelâ, belli bir kavmin, kabilenin, mezhebin ve meşre­bin matemi değildir. Aksine bütün Müslümanların matemidir. Kerbelâ'da Hz. Muhammed (sav)'ın torunu Hz. Hüseyin (R.a.) şehid edilmiştir, ehl-i beyt'i şehid edilmiştir. Hz. Muhammed (sav) bütün Müslümanların Pey­gamberidir.

Kerbelâ'da İslâm şehidlerinin naaşları çiğnenerek İslâm ümme­tinin kalbi olan hilafet ortadan kaldırılmıştır. Bu nedenle Kerbelâ; bütün Müslümanlar için halifesiz kalma mateminin sembolü olmuş­tur.

Kerbelâ, Müslümanların hâkimi ve iktidar anlayışlarının ihanete uğradığı günü bize hatırlatan bir matemdir.

Biz Müslümanların inanç lügatında hâkimiyet Allahû Teâla'ya mahsustur, iktidar ise, yeryüzünün halifesi olan insana, imtihan için tevdi edilen bir emanettir. Bu noktada bakıldığında görülecektir ki; kerbelâ, sünnisiyle, şiisiyte Müslümanların müşterek matemidir.

Gerek ehl-i sünnetin ve gerekse şianın siyasi iktidarın meşruiyetiyle ilgili  kıstaslarına göre; halkın  hâkimiyetini Allah'ın hâkimiyetinin fevkine çıkararak O'nun yerine geçiren Cumhuriyetin, Demokrasinin ve din ile devlet işlerinin ayrılması şeklinde tarif edilen lâikliğin önplana çıkarılması mümkün değildir. Kerbelâ misyonuna sadakat bunu imkânsız kılar.

Kerbelâ, keyfî ve cebri güçler için bir korku, mazlum ve mahrumlar için ise dirilişi direnişe dönüştürme ruhudur. Kerbelâ, afakî değer­lendirmelerde dile getirildiği üzere, basit bir iktidar savaşının sonucu değildir. İslâm ümmetini temsilen "el-Hilafetü'r Raşide" adına saltanat modeline karşı isyandır. Şunu bilelim ki; Hilafet sisteminde temel ilke, Allah'ın mutlak hâkimiyetinin kabulüdür. Bu ilke uygulama alanında kendini şeriatın her şeyin üstünde yer alması biçiminde gösterir. Saltanat yönetimi ise hükümdarın mutlak egemenliğine dayanır. Bu yönetim biçi­minde şeriat bir hukuk sistemi olarak uygulanıyor görünse de, saltanatın çıkarları şeriatın üstünlüğü ilkesinin yerini almıştır. İşte Kerbelâ misyonu, şeriatın yani hukukun üstünlüğü adına keyfî ve cebrî yöneticilere karşı başkaldırıdır.

Kerbelâ, zalimlerle uzlaşmayı kökten reddeden duru duruşun sem­bolüdür. Kerbelâ, keyfi ve cebri olanlara karşı hukuk adına hukuk zemi­ninde kalarak ittekullah nakışlı şehadet giysileriyle Ölümle kucaklaşma misyonunun adıdır.

Tarih boyunca Kerbelâ misyonuna sadık kalanlarla ona ihanet eden­lerin arasındaki savaşın biçimi, yeri, savaşanların kimliği değişmiş ama özü hep aynı olmuştur. Bugün Kerbelâ'nın da içinde bulunduğu Irak topraklarında Yezid ve avanelerinin misyonunu fazlasıyla şeytan Amerika ve avaneleri simgelerken, İslâm topraklarında tekraren hilafet sisteminin tesisi için şeytan Amerika ve avanelerine karşı direnen muvahhidler, Kerbelâ misyonuna sadık kalanlardır.

Hz. Hüseyin (R.a.)'ın Kerbelâ'da verdiği mücadele ruhu bugün de gereklidir. Çünkü bugün Şeytan Amerika ve avaneleri; "İslâm toprak­larının her beldesini Kerbelâ'ya çevirirken", Müslüman halklar da direnişleriyle yeni Kerbelâlar yaşamaya devam ediyorlar. Bugün; Müslüman halklar arasında zalimlere, zorbalara, müstekbirlere karşı kıyam ruhu ve düşüncesi yokedİlmek isteniyor, müstevli Amerika ve .avanelerine karşı direnen cihad ehli mü'minler "akılsızlıkla, siyaset bilmemekle, zamansız hareket etmekle" suçlanıyor, mazlumdan yana olmak adına zalimle uzlaşmanın ve bir arada yaşamanın çareleri aranıyor ve bulunan çareler çağdaş Bel'amların fetvalarıyla destekleniyor.

Kerbelâ matemi, Müslümanlara unutturuluyor veya belli marjinal bir takım mezheblere ve meşreblere münhasır kılınmak isteniyor. Oysaki ker­belâ; zalimlere boyun eğmeme, hilafet sistemine ve halifeli topluma ulaş­mak için şehadetine direnme ve bu direnişi kesintisiz devam ettirme ruhudur.

Netice  olarak   Kerbelâ,  Müslümanların  müşterek  yas  ve  üzüntü günüdür. Çünkü bugün Müslümanlar meşru yönetim biçimleri olan "El-Hilafetü'r Raşide" yi kaybetmişlerdir. Adeta müslümanlar halifesiz kalmakla esir duruma düşmüşlerdir. Altını çizerek diyoruz ki; Müslümanları Allah'ın indirdiği hükümlerle idare etmeyenlerin her birisi bir belâdır. Halifesiz Müslümanlar için her gün Kerbelâdır!..

kaynaklar
[190] Diyar bekri, el-Hamîs, 1,471

[191] Ahmed b. Hanbel Müsned, 1,108

[192] Tirmîzî Sünen 661

[193] Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 288

[194] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 11, 288

[195] Zehebî, Siyer Alâmü'n-Nübelâ, 111, s. 190-191

[196] Zehebî- A'lâmü'n-Nübelâ, 111,201-202

[197] Zehebî aynı yer

[198] Zehebî, A'lâmü'n-Nübela, 111, 208-209

[199] İbni Ziyad'a

[200] Mektııbat/Said Nursî, Sh:51-52, İst/1976

[201] Hz. Hüseyin-Bir Uyar /Bir Sembol, İst. 1985

[202] Minhacti's Sünne/C:2, Sh:248-248, Beyrut/ty

[203] Sünen-i İbn-i Mace/Mukaddime: 42, Mısır/ 1952

Hz. Hasan Bin Ali Bin Ebî Talib (R.Anh)


Hz. Hasan b. Ali b. Ebî Talib el-Hâşımî el-Kuraşî, Hz. Peygamber'in en çok sevdiği torunlarından ve O'nun "Reyhanesi", Hz. Ali'nin, Hz. Fatıma'dan doğan büyük oğlu. Hulefâ-i Raşidîn'in beşincisi kabul edilir. İmamiyye'ye göre ise 12 imamın ikincisidir.

Üçüncü hicrî yılı, Ramazan ayının ortalarında Medine'de doğdu. Şaban ayından; 4. veya 5. hicri senesinde doğduğuna dair rivayetler varsa da, en doğru görüş, 3. hicrî senede doğduğuna dair rivayettir.[133] Hz. Hasan doğduğunda, Hz. Peygamber bir torununun olduğunu duyunca hemen Hz. Ali'nin evine giderek "oğlumu bana getirin' Adını ne koydu­nuz?' diye sordu. "Harb" ismini koyduklarını duyunca, bu ismi beğen­medi. Çocuğa isim olarak, câhiliye döneminde bilinmeyen "Hasan" ismi­ni koydu. Künye olarak da, "Ebû Muhammed" adını verdi. Arkasından da kulağına ezan okudu.[134] Rasûlüllah Hz. Hasan yedi günlük olunca akîka kurbanı kesilmesini ve saçlarının kesilerek, ağırlığınca gü­müş tasadduk edilmesini emretti. [135]

Hz. Hasan (R.a.), Hz. Peygamber'in terbiyesinde yetişti. Sahih hadis kitapları dahil bir çok İslâmî literatürde, Hz. Peygamber'in torunu ile ne kadar ilgilendiğini ve onu ne kadar çok sevdiğini ifade eden rivayetler bu gerçeği göstermektedir. Onunla her an ilgilendiğini, hemen hemen yanın­dan hiç ayırmadığını; bilhassa namazlarda bile torununun gelip üzerine çıktığından dolayı, Hz. Peygamber'in sırf onu incitmemek için secdesini uzattığını ifade eden hadisler, ilahî vahye mazhar dede ile, onun "reyhanesi" arasındaki sevgiyi anlatmaktadırlar.[136] Hatta Hz. Peygamber rukû'da iken torunu gelir, ayaklarını açar bir yönden girer, öbür taraftan çıkar [137] ve Hz. Peygamber ses çıkar­mazdı. Bazen secde ederken üzerine bindiğinde, onu yavaşça sırtından indirirdi. Hatta bir defasında Hz. Peygamber hutbe okurken Hz. Hasan ile kardeşi Hz. Hüseyin üzerlerindeki uzun ve kırmızı elbiseleri ile düşe kal­ka yürüdüklerini görünce, hutbesine ara verip, minberden inerek, torun­larını kucağına aldığı ve önüne oturttuğu, daha sonra da "Allahû Teâla: "Mallarınız ve evlatlarınız sizin için birer imtihan vesilesidir"[138] derken doğru söylemiştir. "Şu ikisini bu şekilde görünce sabredemedim" diyerek hutbesine devam ettiği kaynak hadis kitaplarında anlatılmaktadır. [139]

Hz. Peygamber(sav)'in zaman zaman her iki torununu da sırtına alıp namaza geldiğine[140] Hz. Hasan'ı omzuna alarak dışarda gezdirdiğine dair[141] bir çok hadis şunu gösteri­yor ki, Hz. Peygamber her iki torunuyla devamlı ilgilenmişler, her türlü ihtiyaçlarını gidermeye çalışmışlardır. Kızı Hz. Fatıma'yı ziyarete gittik­lerinde, torunu Hasan uyku arasında su istediği zaman bizzat kendileri kalkıp su getirerek, hem ona, hem de kardeşine içirmeleri[142] vb. hareketleri dede şefkati ve merhametinin fiili işaretleridir. Yine Hz. Peygamber'in bu iki torununu çok sevdiği ve "Allah'ım ben bu ikisini seviyorum, sen de sev" diye dua etmeleri [143] bu sevgi ve ilginin dil ile ifadesini göstermiştir. [144]

Öbür taraftan Hz. Peygamber torunlarını öper [145] ve her iki torununun cennet ehli gençlerinin efendi­leri olduğunu da söylerdi [146] hatta onları sevenleri Allah'ın sevmesini dilediği duaları da rivayetler arasında yer almıştır. [147]

Hz. Hasan fizik olarak dedesi Hz. Peygamber'e çok benzerdi.[148] Öyle ki, bir defasında Hz. Ebu Bekr ikindi namazından çık­tıktan sonra, Hz. Ali ile beraber yürürken, çocuklarla oynayan Hz. Hasan'ı görürler. Hz, Ebu Bekr onu omuzuna alır ve "Nebiye benzeyen, Ali'ye benzemeyen, sana babam feda olsun!" diye bir mısra söyler.[149] Hz. Ali bu hâdise ve sözler karşısında gülümser.

Hz. Hasan, Hz. Peygamber'in âhirete göçtüğü sıralarda sekiz yaşların­da idi. Henüz çok küçük olduğu için, Hz. Peygamber'den doğrudan doğruya rivayet ettiği hadislerin sayısı oldukça azdır. Bunlardan' biri Ebu'l Havrâ'nın rivayet ettiği şu hadistir:

"Hz. Hasan'a, Hz. Peygamber'den duyduğun hangi bir hadisi hatırlıy­orsun? diye sordum. O da şunu anlattı: "Şu hadiseyi hatırlıyorum: "Zekât hurmalarından bir hurma alıp, ağzıma atmıştım. Hz. Peygamber o hur­mayı ağzımdan salya ile çıkardı. Oradakiler

"Ya Rasûlallah, bu çocuğun ağzına attığı tek bir hurmayı, niçin geri çıkardın?" dediler. O da

"Biz Al-i Muhammed'e sadaka (zekât) helâl değildir" buyurdu. Hatırladığını diğer bir hadis de

"Seni ilgilendirmeyen şeyleri bırak, ilgilendiren şeylere bak..." hadisidir. Yine Dedem Hz. Peygamber bana şu duayı da öğret­mişti:

"Ey Allah'ım! beni hidayete erdirdiğin kimselerden eyle, afiyet verdiğin kişilerden eyle, dost edindiğin kullarının arasına kat! Verdiğin şeyleri benim hakkımda mübarek kıl ve hüküm verdiğin (takdir ettiğin) şeylerin şerrinden de koru. Senin dost edindiğin bir kişi asla zelil olmaz."[150]

Buna mukabil Hz. Hasan'ın bu hadislerin dışında başta babası Hz. Ali olmak üzere bir çok sahabeden rivayet ettiği hadisleri vardır. Kendisinden de mü'minlerin Annesi Hz. Aişe, kardeşinin oğlu Ali b. Hüseyin, onun iki oğlu Abdullah ve el-Bakır ile İkrime, İbn Şirin, Cübeyr b. Nefir, Ebû'l Havra, Rebia b. Şeybân, Ebû Miclez, Hübeyre b. Berim, Şeybân b. el-Leyl, Şa'bî, Şakîk b. Seleme, el-Müsebbib b. Nuhbe, İshak b. Beşşâr ve diğer raviler (radiyallahü anhüm) hadis rivayet ettiler. [151]

Gerek tabakat kitapları, gerekse hadis kitapları, Hz. Hasan'ın çocuk­luğuna dair yukarıdaki rivayetlere bolca yer verdikleri halde, Hz. Ali'nin şehid edilmesiyle onun halife seçilmesine kadar olan hayatı hakkında pek fazla bilgi vermemektedirler. Bilinen bir kaç husustan birisi, Hz. Ömer divan teşkilatını kurduğu sırada, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyn'i babalarının "farizasına" katarak, her birine beş bin dirhem hisse ayırdığına dair ha­berdir. [152] Bir diğer hadise de Hz. Osman'a baş kaldıran­lara karşı, halifeyi savunmak için Hz. Osman'ın yanında ona yardım etmek için kalan şahısların arasında Hz. Hasan'ın isminin de yer aldığına dair haberlerdir. [153]

Hz. Hasan'ın tarihi bir şahsiyet olarak ortaya çıkması, babası Hz. Ali'nin şehid edilmesini müteakiben, Kufelilerin kendisine beyat ederek halife seçmeleriyle başlar.[154] Hz. Hasan halife seçilirken ilk beyat edenin Kays b. Sa'd olduğu söylenir. Bu kişiyi Hz. Ali Azerbay­can'a gönderilen ve Iraklılardan toplanarak hazırlanan ordunun komutanı olarak atamıştı. Bu zat, sırf Araplardan oluşturulan kırk bin kişilik diğer bir ordunun da komutanıydı. Bu ordu Hz. Ali'yi ölünceye kadar müdafaa etmek üzere and içmişti. İşte babasının da en çok güvendiği komutanlar­dan olan Kays, beyat esnasında, Hz. Hasan'dan elini uzatmasını isteyerek, Allah (c.c)'nun Kitab'ı, Rasülü'nün sünneti ve asilerle savaşmak üzere beyat edeceğini söyledi. Hz. Hasan bu söze karşı çıktı. Sadece Allah'ın Kitabı ve Rasülü'nün sünneti üzere beyat edilebileceğini, bunun içine saydığı ve saymadığı diğer şartların girdiğini söyledi. Kays bunun üzer­ine bir şey söylemeden bey'at etti. Arkasından da diğer Iraklılar bey'at ettiler.[155]

Hz. Hasan be'yattan sonra "el-Mescidü'l-Camiye" çıkıp, uzunca bir hutbe okudu. Sonra babasının katili Abdurrahman b. Mülcem'i getirtti, ifadesini aldıktan sonra ölümle cezalandırdı. [156]

Iraklılar derhal, babasının öldürülmesini, seçtikleri halifeye hatırlatarak, Şam'da hüküm süren Muaviye b. Ebî Süfyan ile savaşması için, onu Şam üzerine yürümeye teşvik ettiler. Hz. Hasan da onların sözlerine kanarak bir ordu hazırladı ve savaşmak üzere yola çıktı.[157] Hz. Hasan bu sıralarda 37 yaşlarında idi. O topladığı on iki bin kişi­lik ordusuyla Medâin'e kadar geldi. Ordu komutanı olarak kendisine ilk bey'at eden Kays b. Sa'd'ı atadı. Diğer bir rivayete göre Ubeydullah b. Abbas'ı komutan yapıp, Kays'ı da ona yardımcı atayarak, Kays'a komutanın her türlü emrine itaat etmesini emretti. [158]

Arapların dört "dâhîsi"nden biri olan Hz. Muaviye, Hz. Hasan'ın ken­disi ile savaşmak üzere yola çıktığının haberini alınca, o da derhal Şam'dan hareket ederek el-Enbar'm kazalarından biri olan Mesiken'e gelerek konakladı.[159] Hz. Ali'nin şehid edilmesi üzerinden henüz çn sekiz gün geçmişti, iki tarafın ordusu sırf siyasî kaygılarla karşı karşıya geldiler.[160]

Hz. Hasan içinde bulunduğu durumu gözden geçirdi. Güvenemeyeceği bir ordu ve güçlü bir düşmanla karşı karşıya olduğunu anladı. Ayrıca mizaç olarak fitne ve kan dökmekten de nefret eden birisi olduğu için, gerek kendi şahsı, gerekse İslâm ümmetinin selameti için hilafeti Hz. Muaviye'ye bırakarak, bu işten feragat etmekten başka bir çare bulamadı. Anlaşma yollarını araştırmaya ve her iki tarafın da razı olacağı çözümler aramaya başladı. Amr b. Seleme el-Erhâbî'yi çağırarak, anlaşma teklifini içeren bir mektupla Muaviye'ye gönderdi.[161] Hz. Muaviye (R.a.) aldığı ve beklediği bu teklifi derhal kabul etti. Hz. Hasan'a elçi olarak Abdullah b. Âmir el-Küreyz ve Abdurrahman b. Semure'yi gönderdi. Bu iki elçi Medâin'e geldiler ve Hz. Hasan'a, ne isterse hepsinin kendisine verileceğini bildirmekle kalmayıp, kendilerini kefil göstererek, bu anlaşmayı taahhüt edeceklerini de ona söylediler. [162]

Bu sırada Hz. Hüseyin durumdan haberdar oldu ve anlaşma teklifine karşı çıktı. Muaviye'nin haklılığını tasdik, Hz. Ali'nin davasını yalanla­mış olacağı gerekçesi ile ağabei Hz. Hasan'a, bu anlaşmayı yapmamasını söyledi. Hz. Hasan onu susturarak, yönetim işini kendisinin ondan daha iyi bildiğini iddia ederek, anlaşma yapmakta ısrar etti. [163]

Bu sırada Hz. Hasan'ın hilâfeti Hz. Muaviye'ye bırakacağını anlayan ordu komutanlarından Ubeydullah b. Abbas, Hz. Muaviye'ye bir mektup göndererek kendisi için eman istedi. Karşılık olarak elindeki mallarına dokunulmamasmı ve can güvenliğini şart koştu. Hz. Muaviye bu teklifi kabul etti. Ubeydullah bunun üzerine ordusunu bırakarak karşı tarafa geçti. Hz. Hasan'ın ordusu bu durum karşısında, Kays b. Sa'd'a, Hz. Ali ve taraftarlarının kanlarını ve mallarını korumak ve sonuna kadar Hz. Muaviye ile savaşmak üzere beyat yaptılar. Bir görüşe göre, zaten komu­tan olduğu için, bu beyat'ı yenilemek olarak anlamak da mümkündür. [164]

Nihayet Hz. Muaviye'nin elçileri Hz. Hasan ile anlaştılar. Anlaşmaya göre, şayet, Hz. Muaviye, Hz. Hasan'dan Önce ölürse, Hz. Hasan halife olmak şartı ile, hilafeti Muaviye'ye bırakıyordu. Ayrıca Küfe hazinesindeki beş milyon dirhem Hz. Hasan'ın olacaktı. Hz. Muaviye, Hz. Ali ve taraftarlarına hutbede sövme adetine son verecekti. [165]

Karşı taraf bu teklifleri kabul etti. Anlaşmayı yapan Hz. Muaviye'nin elçileri Hz. Hasan'ın yanından çıktıklarında "Rasûlüllah'ın oğlu sayesinde kan dökülmesi önlendi, fitne sona erdi, sulh yapıldı" diyor­lardı.[166] O sırada yaralan da ağırlaşan Hz. Hasan kalkıp, Iraklılara uzunca bir hutbe irat etti. Onlara dedesi Hz. Peygamber vası­tasıyla Yüce Allah'ın insanları hidayete erdirdiğini hatırlattı. Kendisi vasıtasıyla da kan dökülmesini önlediğini söyleyerek, Hz.Muaviye ile anlaşma yaptığını haber verdi. Hz. Muaviye'ye beyat etmelerini de istedi.[167] Kendilerini babasını öldürmeleri, kendisine saldırıp mal­larını yağmalamaları sebebiyle terkettiğini de ilan etti. [168]

Yapılan anlaşma üzerine Hz. Muaviye Medâin'e geldi. Hz. Hasan'ı yanma alarak Kufe'ye girdi. Hz. Hasan kendi eli ile hicrî 41 yılının Rabîu'l-Evvel ayı sonlarında Kufe'yi Muaviye'ye teslim etti. Böylece Hz. Peygamber'in şu hadisi tecellî etmiş oldu:

"Hiç şüphe yok ki, bu oğlum bir şehittir. Umulur ki, Allah onun sayesinde iki büyük mü'min grubunu barıştıracak."[169]

Hz. Hasan, Muaviye'nin huzuruna çıktığın­da, Muaviye ona "Seni senden önce hiç kimseyi mükafatlandırmadığını ve senden sonra da kimseyi mükafatlandırmayacağını bir mükafatla "mükafatlandıracağım" dedi ve ona 400.000 (dirhem) verdi. [170] Ayrıca her sene bir milyon dirhem maaş bağladı. Ama bunların çoğunu sonradan kısıtladı ve ona çok az bir şey verdi.

Hz. Hasan ile Hz. Muaviye arasındaki bu anlaşmaya şahit olan İmam Şa'bi hadiseyi şöyle anlatır: "Hz.Muaviye dedi ki, Kalk da, hilafeti bana bıraktığını ve teslim ettiğini insanlara haber ver". Hasan kalktı ve Allah'a hamd ve senadan sonra şöyle dedi:

"Akıllıların en akıllısı, muttaki olandır; ahmakların en ahmağı da fâeir olandır. Hz. Muaviye ile benim aramda anlaşmazlık konusu olan bu iş, ya benden daha layık birisinin hakkı idi; ya da benim hakkımdı. Ben ümmetin sulh içinde olması, birliğinin bozulmaması ve kan dökülmesine mani olunması için hilafeti ona bıraktım". Arkasından "Bilmem belki de o, sizi denemek ve bir süreye kadar yaşatmak (meta) içindir."[171] âyetini okuyarak hutbesini bitirdi.[172]

Hz. Hasan'ın hilâfette ne kadar kaldığı kaynaklarda farklı farklı olmakla birlikte, 6 ay 5 gün olduğu konusundaki görüş en kuvveti isidir.[173]

Hz. Hasan hilâfeti Hz. Muaviye'ye bıraktıktan sonra, geri kalan on yıllık ömrünü Medine'de geçirmek üzere yola çıktı. Kufeliler onun şehir­den ayrılışı sırasında ağlaşıyorlardı. Fakat o kendilerine hiç güvenile­meyeceğini söylemekten çekinmedi. Babası Hz. Ali'ye de yaptıklarını kendilerine hatırlatarak, akıbetlerinin hiç iç açıcı olmadığım belirterek hallerine acıdığını söyledi.

Yolda birisi kendisine "Ente a'ru'l müslimin Ey müslümanların yüz karası!" diye hakarette bulundu. Hz. Hasan, Hz. Peygamber'den naklet­tiği bir hadisle Ümeyye oğullarının bu makama gelmesinin mukadder olduğunu hatırlatmaya çalıştı.[174] Bir başkası "Ey mü'minlerin emirinin utancı" diye bağırınca, ona da "Ar, ateşten daha hayırlıdır" dedi. [175]

Müslümanlara karşı zalim olmaktansa mazlum olmayı tercih ederiz. Müslüman kardeşimiz mazlum da olsa zalim de olsa yardım ederiz. Mazlum ile bir olur zalime karşı mücadele ederiz. Zalim kardeşimizin de elinden tutar zulümden vazgeçiririz.

Medine'de on yıl yaşayan Hz. Hasan[176] vefatı yaklaşınca Hz. Aişe'ye haber göndererek, Hz. Peygamber'in yanına defn­edilmek istediğini söyledi. Hz. Aişe de bu isteği kabul etti. Bunun üzerine kardeşine şöyle vasiyet etti. "Ben ölünce Hz. Aişe'den, Hz. Peygamber 'in yanına gömülmem için izin iste. Ben ondan bu izni almıştım. Bana karşı çıkmadı. Belki de benden utandı. Şayet izin verirse, beni onun evine defnet. Ben yine de Ümeyyoğullarının seni bundan mahrum edeceklerini zannediyorum. Bunu yaparlarsa, onlarla uğraşma beni Bakî mezarlığına defnet"

Hz. Hasan kırk gün hasta yattı. 5 Rabîu'l-Evvel 50 (2 Nisan, 670) günü vefat etti.[177] yılı olduğunu söylemişlerdir.[178] Ölüm sebebi olarak zehirlendiği söylenir. Zehirleyenin de kendi hanımı Ca'de binti el-Eş'as b. Kays olduğu rivayet edilir. Hasta yatarken kardeşi kendisine kimin zehirlediğini sorduysa da, o buna cevap vermekten kaçındı. Hatta bu zehirlenmeden önce üç defa daha aynı girişimde bulunulduğunu, fakat onları atlatmayı başardığını söyler. Bu son içtiği zehirin başka olduğunu ve herhalde öleceğini ona açıklar. [179]

Vefat edince Hz. Hüseyin, Hz. Aişe'ye müracaat ederek, durumu anlat­tı. Hz. Aişe de Hz. Hasan'ın vasiyetine "Memnuniyetle kabul ederim, baş üstüne" dedi. Ya'kubiye göre Hz. Aişe bu isteğe şiddetle karşı çıkmıştır.[180] Fakat bu iddiayı Ya'kubî'den başkası öne sürmemektedir. Bu durumdan Mervan ve Ümeyyeoğularının haberi olunca "vallahi, asla ve ebedî olarak Hz. Peygamber'in yanma gömülemez" dediler. Bu key­fiyet Hz. Hüseyin'e ulaştı. Hemen kendisi ve beraberindekiler silah­landılar. Hz. Ebu Hüreyre durumun vehâmetini anlayarak, önce, Hz. Hasan'ı buraya defnetmeyi engellemenin mutlak surette zulüm olacağını söyledi. Daha sonra da hiç olmazsa Hz. Hüseyin'e laf anlatırım düşünce­siyle ona geldi. Onu bu ısrarından vaz geçirmeye çalıştı. Kardeşinin vasiyetini hatırlatarak onun "şayet herhangi bir fitneden çekinirsen beni müslümanların mezarlığına defnet" dediğini hatırlattı. Hz. Hüseyin de fitneden çekinerek, kardeşini bir çok sahabenin defnedildiği el-Bakî' mezarlığına defnetti.

Hz. Hasan'ın cenazesine Ümeyyeoğullarından, Medine valisi olan Saîd b. el-Ass'dan başka hiç kimse katılmadı. Hz. Hüseyin, cenaze namazını kıldırmayı valiye teklif etti. Vali de teklifi kabul etti ve cenaze namazını kıldırdı. Cenazesine çok sayıda kişi katıldı, hatta "iğne atsan yere düşmeyecek" kadar kalabalık vardı.[181] Hz. Hasan vefat ettiğinde 47 yaşında idi. [182]

Hz. Hasan cömert ve kerimdi. Fizik ve ahlâk olarak Hz. Peygamher'e çok benzerdi. Çok takva sahibi idi. Medine'den Mekke'ye yürüyerek 15 defa hac yaptığı meşhurdur. Hayır yapmayı çok severdi. Öyle ki, mal­larının tamamını iki defa fakirlere dağıttı; üç defa da Allah (c.c) ile "kasame" yaptı. Yani iki ayakkabısı varsa, birini tasadduk edip, birini kendisine bırakarak; herhangi bir yiyeceğinin bir avucunu dağıtıp, bir avucunu kendine ayıracak kadar adil davranarak, mallarını fakirlere dağıttığı kaynaklarda geçmektedir. Onun güzel ahlâka ve başkalarına ikram etmenin faziletine dair bir çok vecizesi vardır.

Meselâ ona "Mekârim-i ahlâklın ne olduğu sorulunca, o bunu şöyle özetler: Doğru söz, isteyene vermek, güzel ahlâk, sılaı rahim, komşu hakkında utanmak, arkadaş hakkına riayet, misafire ikram, ve nihayet bunların da başında hayâ'dir. [183]

Hz. Hasan çok evlenip, boşanmasıyla da üne sahiptir. Hatta bir ara babası Hz. Ali, bu yüzden, onun evlendiği kadınların kabilelerinin kendi ailesine karşı düşman olacaklarından korkarak, Kulelilere açıkça oğluna kız vermemelerini söylemiş, oradan kalkan bir adam da. yemin ederek, onu evlendirmeye devam edeceklerini bildirmiş ve arkasından şöyle demiştir: "Biz evlendiririz, o istediğini tutar, istediğini boşar."[184] Onun sekiz veya on iki oğlu vardı:

1- Hasan b Hasan [185]

2- Zeyd [186]

3- Ömer,

4- Kasım,

5- Ebu Bekir,

6- Abdurrahman [187]

7- Talha,

8- Ubeydullah. [188] Bir tane de kızı olduğuna dair rivayetler vardır.[189]

Hz. Peygamber'in soyu torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in çocuk­ları vasıtasıyla devam etmiştir. Hz. Hüseyin'in soyundan gelenlere halk arasında "seyyid" Hz. Hasan'ın soyundan gelenlere de "şerif veya "emir" adı verilir. Hz. Hasan (R.a.) hayatıyla mekârim-i ahlâkı günleştirmiştir. O, mekârim-i ahlâk inkılabının öncülerindendi. İslâm ümmetinin kanının daha fazla akmaması için an nara tercih etti. Yani müslümaniara karşı zalim olmaktansa mazlum olmayı tercih etti.

Müslümanların idaresine kanı bulaştırmamanın mücadelesini verdi. İslâm ümmetinin maslahatını, sulhu selametini tercih etti. İslâm ümme­tinin maslahatını gözetmek, müslüman idarecilerin vazgeçilmez görevlerindendir. Müslüman idareci, müslümanların mallarına, canlarına, kan­larına, namuslarına ve dinlerine bekçilik eder. Müslümanların mal, can, namus, akıl ve din emniyetlerini önemsemeyenler, müslümanlara idareci olamazlar.

Müslümanların emniyete ermeleri, idarecilerinden emin olmalarına bağlıdır. Emin idareciler ancak müslümanları emniyete erdirebilirler. Müslümanların sulhu selameti meşru hududîar dahilinde nasıl gerçek­leştirilmesi gerekiyorsa, öylece gerçekleştirmek mü'min idarecilerin va­zifesidir. Müslümanların sulhuna, selametine katkıda bulunmak, sahabe fıkhını idrak etmektendir.



kaynaklar
[133] İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-Gâbe, II, 10; İbn Hacer el-Askalânî, Tehzîbü't-Tehzîb, Haydarabad 1325, II, 296

[134] İbnü'l-Cevzî, Ebu'l-Ferec, Sıfatıt's-Saffe, Haleb (ty), 1, 759; Üsdü'l-Ğâbe, il, lü; Tehzîbü't-Tehzîb, II, 296

[135] ez-Zehebî, Siyer A'lami'n-Nübelâ, Beyrut 1406/1986,111,246

[136] Ahmed b. Hanbel, III, 493, 494; Nesâî, Talbîk, 82

[137] el-Haysemî, Mecmau'z-Zevâid, Beyrut 1967, IX, 175; Tehzîbü't-Tenzîb, II, 296

[138] et-Teğâbün, 64/15

[139] Ahmet b. Hanbel, V, 254; Ebu Davud, Salât, 233; Tirmizî, Menâkıb, 31; İbn Mace, Libas, 20; Neseî, Salatu'l-İdeyn, 27; Zehebî, a.g.e, III, 256

[140] Ahmet b. Hanbel, III, 493

[141] Tirmizî, Menâkıb, 31

[142] Ahmed b. Hanbel, 1, 101; Tayalisî, 11,129-130

[143] Tirmizî, Menâkıb, 31

[144] Buhârî, Edeb, 18; Müslim, Fedailit's-Sahabe, 56-60

[145] Ahmed b. Hanbel, IV, 93 ; Tabaranî, hadis nü: 2658

[146] Tirmizî, Menâkiti, 31; Ahmed b. Hanbel, III, 3; el-Halîb el-Bağdadî, Tarihu Bağdad, Beyrut (ty), 1,140

[147] Ahmet b. Hanbel, II, 249, 331; Tehzîbü't-Tehzîb, 11, 297 vd

[148] Tirmizî, Menâkıb, 31

[149] Buhârî, Fadâilü'l-Ashâb, 22

[150] Ahmed b. Hanbel, I, 200; Ebu Dâvûd, Salat, 340; Tirmizî, Ebvâbu's-Salât, 341 Neseî, Kıyamü'l leyl, 50; Üsdü'l-Ğâbe, II, II

[151] İbn Hacer el-Askalânî, el-İsâbe fi Temyîzi's-Sahâbe, Mısır 1358/ 1939,1, 327-330; İbnü'l-Esir Üsdü'l-Ğâbe, II, 10; Tehzîbü't-Tehzîb, II, 295-296

[152] Zehebî, a.g.e., m, 259

[153] Zehebî, a.g.e., III, 260

[154] h. 40/660

[155] Taberî, Târihu'r-Rusül ve'l-Mulûk, Dâru'n-Meârif 1963, IV, 158

[156] Ya'kubî, Ahmed b. Ebî Ya'kub, Tarihu Ya'kubî, Beyrut, ty. II, 214

[157] Ziriklî, a.g.e., II, 214  Ayrı bir görüş için bkz. İbn Hıbbân, es-Siretü'n-Nebeviyye, Beyrut 1407/ 1987, s. 554

[158] Ya'kubî, II, 214

[159] Taberî, V,159

[160] Ya'kubî, II, 214

[161] el-İsâbe, I, 327-330

[162] İbn Hacer, Fethu'1-Bâri fi Şerhi Sahîhı'l-Buhârî, Mısır,1959, VI. 235, Buharî rivayeti

[163] Taberî, V. 160

[164] İbnü'l-Esîr, el-Kâmil fi't-Tarîh, Beyrut 1385/1965, III, 408

[165] Tâberî, V, 158-159

[166] Ya'kubî, II, 214-215

[167] Ya'kubî, II, 215

[168] Taberî, V. 158

[169] Buhârî, Fiten, 20, Sulh, 9; Ebu Davud, Sünne, 12

[170] el-İsâbe, 1,327-328

[171] el-Enbiya: 21/11.

[172] Hilye, 11,37

[173] Ziriklî, II, 214-215

[174] İbnü'l-Esîr, el-Kâmil, III, 407

[175] el-İsâbe, I, 327-330

[176] Zehebî, a.g.e, III, 264

[177] Sıfattt's-SarVe, ı, 762)Bazıları bu tarihin hicri 49, 50, 51, hatta, 54

[178] el-İsâbe, 1, 330

[179] İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-Ğâbe, II, 15

[180] Ya'kubî, 11. 225

[181] İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-Ğâbe, II. 15

[182] Tehzîbü't- Tehzîb, II, 301

[183] Hılye, II, 37-38; Üsdü'1-Gâbe, II. 13; Ya'kubî, II. 225 vd

[184] Zehebî, a.g.e., in, 267

[185] annesi Havli binti Manzûr el-Fezâriyye

[186] annesi Ümmü Beşîr binti Ebî Mes'ud el-Ensari el-Hazrecî

[187] bunların da anneleri ümmü veled olup, hepsinin anneleri ayrıdır

[188] Ya'kubî, II, 228

[189] Zirikli, 215


Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı