KISSADAN HİSSELER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KISSADAN HİSSELER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2021 Salı

Bayezid-i Bestarnİ kuddise sırrahulali hazretlerine müridleri şeytandan şikayet etmişler, şeytanın hakikatı



Bayezid-i Bestarnİ kuddise sırrahulali hazretlerine müridleri şeytandan şikayet etmişler ve :
 
- Şeytan, bizim iymanımızı alıyor, demişler. 

Hazreti Şeyh, şeytanı çağırmış ve azarlamış: 

- Ey İblis .. Sen, insanların iymanlarını alıyormuşsun. buyurmuş. 

İblis, kendisini müdafaa etmiş : 

- Ya Şeyh, demiş .. Ben. kimseye zorla bir şey yaptıramam. Kimsenin zorla bir şeyini almak hususunda da Allah'tan korkarım. Ne var ki, insanoğlu çok basit sebeplerle iymanlarını atarlar, ben de onların attıkları iymanlarını alırım. 

Evet ; şeytan cehennem ehline hitaben sözlerine devam etmiş : 

- Benim vazifem sizi aldatmaktı. Zevk ve safaya düşürmek, haktan gaflete sürüklemek en önemli işlerimdendi. Hepinizin boyunlarınıza, birer boyunduruk taktım. Kiminizi iymanından, kiminizi namusundan ettim. Ben, ne dedimse, siz aynen yaptınız. Allahu teala'ya ve Peygamberlerine inanmadınız da bana inandınız. Şimdi de utanmadan bana levm ediyorsunuz ki tamamiyle haksızsınız. Bana levmetmeyiniz, kendi nefsinize levmediniz. Bana lanet etmeyiniz, kendi nefislerinize lanet ediniz. 

Şeytanın bu ağır itharmlarına ehl-i nar verecek cevap bulamayacak ve hepsi başlarını önlerine eğerek susacaklardır. Sonra, cehennemin kapıları ebediyyen kapatılacak, kafirler ve zalimler ebedi olarak orada kalacaklardır. 

Ey ehl-i iyman: Düşmanını tanı, şeytana ve şeytan uşaklarına bende olma.. Seni, İymandan mahrum eden, ibadetten alıkoyanlar apaçık düşmanlarındır. Onlar, seni Evliya'ullah'ın sözlerinden çaldıkları bazı hak sözlerle kandırırlar. 
Bu tıpkı balıkçıların zokalarına bir miktar balık eti veya yem takmalarına benzer. Onu kapacağım diye ağzını açtın mı, içindeki çengelli iğneye takılır ve bir daha kendini kurtaramazsın. 
Artık, onların oltalarına düşmüş, her şeyini kaybetmiş olursun. Artık sana ne isterlerse yaparlar. Yalnız canından değil, iymanından ve tertemiz itikadından da olursun, ki bunun da sonu ebedi felakettir. Seni Hakka götürecek, iki cihanda saadet ve selametini temin edecek kimseler, ancak aşağıda sayacağım sıfatlara malik olanlardır : 

Her kim, seni Allahu teala'ya ve O'nun Habib-i edibine çağırırsa, sana ibadet ve ta'atı tavsiye ve telkin ederse, kalbine Allah ve Muhammed aşkı aşılarsa, sana ashab-ı kirama hürmeti ve Ehl-i beyte muhabbeti talim ve teşvik ederse, ibadetlerinde sana şevk ve lezzet verdirirse, seni bütün günahlardan, kötülüklerden, fenalıklardan men'ederse, bil ki o senin dostun, dünya ve ahiret kurtancındır. Zaten, böyle bir zat-ı şerifi görünce kalbin sürura erer, mübarek vechine baktın zaman Allah ve Resûlünü hatırlarsın, kalbinde Allah korkusu ve Allah muhabbeti, Resûl aşkı belirir ve uyanır. Ona sarıl, ona bağlan ve hiç korkma, sana uzattığı can kurtaran simidine bağlı olan Allah'ın ve Resûlünün ipidir. Ona tutunan mutlaka necata erer. Bu sıfatları nefsinde toplayan bir zat-ı şerifi bulabilirsen, ona dört elle sarıl, bırakma, aynlma ki iki cihanda aziz olasın. Dünya ve ahiret saadet ve selametine eresin.. Bu fani alemden cennete giresin ve cemale eresin ..

İrşad 3.cild Muzaffer Ozak

9 Ekim 2019 Çarşamba

100 ihlası şerifle ihlas meleklerini ordularımıza yardım gönderelim


Hacı Abdullah Baba Hazretleri böyle sıkıntılı durumlarda {savaş, düşman istilası} 100 İhlâs-ı Şerif okumayı tavsiye etmiş ve Ruslara karşı İslam adına savaşan Şeyh Şamil ile Seydişehirli Abdullah Efendi arasında geçen ibretlik hadiseyi bizlere şöyle nakletmiştir:
Şeyh Şamil Hazretlerinin kâfirle cihat ettiğini bilen Konya'nın Seydişehir ilçesinde Hacı Abdullah Efendi adında bir Allah dostu vardı. Bu mübarek oraya gidip kâfirle cihat edemediği için çok üzülürdü. Bir gün dervişlerine;
"Evlatlarım..! Bizim oraya gidip silahlanmamız mümkün değil. Varmamız da mümkün değil. Ancak manevi yardımda bulunabiliriz onlara... Herkes 100 tane İhlâs-ı Şerif okusun ve sonra da "Ya Rabbi..! İhlâs melekleriyle Şeyh Şamil Hazretlerine yardım eyle, diye dua etsin"  buyurdu...
Uzun yıllar bu şekilde Abdullah Efendi Hazretleri dervişleriyle beraber, Şeyh Şamil Hazretlerine manevi yardım gönderdi. Şeyh Şamil, Allah dostlarının dualarıyla kuvvetlenip kâfire karşı güç kazanırken, Ruslar da boş durmuyordu.
Sürekli bir açık arıyorlar, türlü yollar deneyerek mücadele ediyorlardı. Ve ne yazık ki sonunda umduklarına nail oldular ve Müslümanları mağlup ederek Şeyh Şamil Hazretlerini esir ettiler. Otuz dokuz yıl boyunca kendilerine kök söktüren bu mübarek Allah dostunu yenmiş olmanın sevinciyle, sanki göklere uçuyorlardı. Ve Şeyh Şamil Hazretlerini Rus Çarı'nın yanına getirdiler. Allah'ın aziz ettiğini kimse zelil edemez.
Rus Çarı O'nu son derece hürmetle karşıladı;
SENİN KILICINI ALAMAM!
"Senin kılıcını alamam, Sana hürmet gerekir. Otuz dokuz sene koskoca çar imparatorluğunu dize getirdin. Biz otuz dokuz değil yüz otuz dokuz yılda geçse yine seni yıkamazdık. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Sen yıkılmadın, seni zakirlerin yıktı. Biz sizi mağlup edemeyince dininizi araştırmaya başladık. Sizin Peygamberinizin sözlerini incelerken, Peygamberinizin, "Benim ümmetimi para sevgisi, kadın sevgisi, makam sevgisi yıkar" diye bir sözünü bulduk. Bunun üzerine senin zakirlerine; "Bir ihtiyarın arkasına düştünüz, gidiyorsunuz. Ömrünüz geldi geçiyor. Para isterseniz alın! Kadın isterseniz alın! Servet isterseniz alın! Dağda taşta senelerdir sıkıntı içindesiniz, arkadaşlarınız da hep ölüyor...' dedik.
Onlar bunları işitince; "Hakikaten de doğru. Koskoca çarlığa karşı gel, karşı gel nereye kadar. Biz bu işte yokuz" dediler ve kimisini parayla, kimisini kadınla, kimisini de sana falan yerin valiliğini verelim, şuranın amiri yapalım diye makamla teslim aldık. Onları satın aldık."



Rus Çarı, Şeyh Şamil'e şöyle seslendi: "Sen çok büyük bir kumandansın. Senin gibi büyük bir kumandanı ben esir edemem, özgürsün. Kılıcını eline al. Nerde yaşamak istiyorsan ailenle beraber gidebilirsin, serbestsin."
Bunun üzerine Şeyh Şamil Hazretleri;  "Ben Medine'de yaşarım" diyerek Medine'ye gitti...
O sene Seydişehirli Abdullah Efendi'de hac münasebetiyle Hicaz'da idi. Beytullah'tan sonra Medine'ye Ravzay-ı Mutahhara'ya gelmişti. Ravza'ya varınca Şeyh Şamil Hazretlerinin buraya geldiğini ve Medine'de yaşadığını öğrendi. Bunu duyar duymaz, Abdullah Efendi;
"Otuz dokuz sene kâfirle cihat eden bu mücahit zatın yanına elini öpmeye gidelim." Diyerek dervişlerini topladı ve Şeyh Şamil Hazretlerinin yanına gitmek için yola koyuldu. Onlar yanına doğru gelirken Şeyh Şamil Hazretleri 'de manen Abdullah Efendi'nin kendisini ziyarete geldiğini haber aldı;
"Bize yirmi beş sene ihlâs melekleriyle yardım gönderen Seydişehirli Abdullah Efendi geliyor.
Ziyarete giden ziyaret edilenden daha fazla sevap alır. Bizde O'nu ziyarete gidelim" diyerek dervişleriyle beraber O mübareği karşılamaya gitti.
Nihayet yarı yolda karşılaştılar. Birbirlerini hiç görmedikleri halde tanıdılar ve ağlayarak birbirlerini kucakladılar...
YEŞİL SARIKLI MELEKLER
Şeyh Şamil Hazretleri;
Allah Senden razı olsun. Bize manevi kuvvet gönderdin. Ne zaman kâfir karşısında sıkışsak, zor duruma düşsek yeşil sarıklı meleklerin geldiğini görürdüm...
'Yarabbi bu manevi destek kimdendir' diye hayıflanırken bana ;
Alem-i manadan Seydişehirli Abdullah Efendi'nin dervişlerinin okuduğu ihlas-ı şeriflerden yaratılarak gönderilen Melaike -i Kiram hazeratıdır,  diye haber verildi.
'Sizin gönderdiğiniz İhlâs melekleri bize yetişti. Kâfiri perişan ettik. Huzurlarınızda Seydişehirli Abdullah Efendi'ye minnetlerimi sunuyorum. Allah Ondan  ve dervişlerinden razı olsun " diyerek Abdullah Efendiye dua ederken, O'da;
"Allah Senden razı olsun kâfirle din-i Mübin İslam için çarpıştın. Ne yazık ki kadın, para, makam sevdasıyla sizi mağlup ettiler." Diyerek karşılık verdi.
100 ihlâsı şerife okumak bizlere Cennet Mekân Abdullah Babamızın tavsiyesidir. Nasıl okunacağını sorduğumuzda;
100 ihlâsı şerife okunacak, bağışlama yapmadan;
Ya Rabbi okumuş olduğumuz ihlası şeriflerden yaratmış olduğun ihlâs meleklerinle ordumuza, polisimize, güvenlik kuvvetlerimize yardım eyle, diyerek dua edilecek... Buyurmuştur.
ORDUMUZA VE EMNİYET GÜÇLERİMİZE YARDIM İÇİN OKUMAMIZ BOYNUMUZUN BORCU.
DOSTLARIMIZA  BU YAZIYI GÖNDERELİM.

10 Ocak 2019 Perşembe

Helal Kazanıyor muyuz?



İbrahim Ethem Hazretleri, tâcı tahtı terk ediyor, Seneler sonra kendi yaptırdığı camide yatsı namazı kılıyor, dışarıda ise kar var ve hava çok soğuk,

"Şurada kıvrılayım da sabah olunca giderim” diye düşünüyor, caminin bekçisi geliyor... 
“Ne yapıyorsun burada” diyor... 

İ. Ethem hz: “Müsaade et şurada yatayım, sabah namazından sonra gideceğim” diyor, 

Bekçi “İBRAHİM ETHEM SENİN GİBİ ÇULSUZLAR İÇİN YAPTIRMADI BU CAMİYİ” diyor ve bacağından sürükleyerek, kafasını merdivenlere vura vura atıyor onu dışarıya... 

İbrahim Ethem “Bu camiyi ben yaptırdım” diyemiyor kibir olur diye.. 
Çaresiz şehre gidiyor, her taraf kapalı, sadece bir ekmek fırını açık.  
Kapıyı çalıyor ve sabaha kadar oturma müsaadesi istiyor, orada çalışan işçi “Geç otur” diyor, aradan bir-iki saat geçiyor, sabah ezanı okunmaya başlıyor, okunduktan sonra işçi dönüyor...

“Hoş geldiniz nereden gelip nereye gidiyorsunuz isminiz ne?" diyor.

İbrahim Ethem de “Ben iki saattir burada oturuyorum şimdi mi geldi aklına sormak” diyor... 

Fırıncı “Ben bu fırında işçiyim, iki çocuğum var, iki de yetime bakıyorum. Ben onlara şimdiye kadar HARAM LOKMA YEDİRMEDİM. Senin geldiğin vakit benim mesai saatim dahilindeydi, Ezan okundu mesaim bitti, Seninle istediğin kadar konuşabiliriz, şimdi kazancıma haram karışmaz.” diyor... 

İbrahim Ethem “Sen ne güzel adammışsın, ALLAH’tan bir şey isteyip de olmadığı vaki oldu mu..?” diye soruyor, 

“Ben ALLAH’tan ne istediysem verdi, Fakat ALLAH’tan bir şey istedim, onu bana vermedi, ALLAH’a yalvardım, bana İbrahim Ethem Hazretlerini göster diye, bana onu göstermedi” diyor...

“O ALLAH ÖYLE BİR ALLAH Kİ" diyor İbrahim Ethem Hazretleri 
“İBRAHİM ETHEM'İN BACAĞINDAN SÜRÜKLEYE SÜRÜKLEYE, KAFASINA VURA VURA GETİRİR SANA GÖSTERİR, SEN YETERKİ YÜREKTEN İSTE" 

Abdüllah bin Ömer buyurdu ki, “Kambur oluncaya kadar namaz kılsanız ve kıl gibi oluncaya kadar oruç tutsanız, haramdan kaçınmadıkça, hiç biri kabul edilmez, faydası olmaz”.


Sehl bin Abdüllah-i Tüsteri buyurdu ki; “Hakiki imana kavuşmak için, dört şey lazımdır: Bütün farzları edeple yapmak, helal yemek, görünen ve görünmeyen bütün haramlardan sakınmak ve bu üçüne, ölünceye kadar devam etmeğe sabretmek. Haram yiyenlerin yedi azası, istese de, istemese de günah işler. Helal yiyenlerin azası, ibadet eder. Hayır işlemesi kolay ve tatlı gelir”.

Kendimizi özeleştiriye tabi tutarsak tasavvuf ehli buna nefis muhasebesi diyor... Cep telefonları ellerdeyken ve işimizin dışında ilgilendiğimiz her meşguliyet bize haram kazanç ve zor imtihanlar olarak dönecektir. 

Her şeyden önce haramlardan sakınmak gerek bu azimeti Rabbim cümlemize versin inşallah! Amiiin.. 


22 Kasım 2018 Perşembe

KÜÇÜK ODUN TUTUŞMADAN BÜYÜK ODUN TUTUŞMAZ



Mâlik bin Dînâr hazretleri bir hâtırasını şöyle anlatır:

"Bir gün toprakla oynayıp bâzan gülen bâzan ağlayan bir çocuğa rastladım. Önce çocuğa selâm vermek istedim.
Fakat kibirden selâm vermedim.

Hemen nefsime; "Ey nefis! Peygamber efendimiz büyüklere de küçüklere de selâm verirdi." diyerek çocuğa selâm verdim.

Çocuk; "Ve aleyküm selâm, ey Mâlik bin Dînâr!" diye cevap verdi.
Hayret içinde kalarak çocuğa; "Sen beni hiç görmediğin halde nasıl tanıdın?" diye sordum.

Çocuk; "Ruhlar âleminde benim rûhumla senin rûhun karşılaştı.
Orada bizi Allahü teâlâ karşılaştırdı." dedi.

Çocuğa; "Akıl ile nefs arasında ne fark var?" diye sorunca,

Çocuk; "Nefsin seni selâmdan men etti. Aklın ise seni selâm vermeye teşvik etti." diye cevap verdi.

"Sen neden toprakla oynuyorsun?" diye sordum.

Çocuk; "Topraktan yaratıldık, yine toprağa karışacağız." dedi.

Ben yine; "Seni bâzan ağlarken, bâzan gülerken görüyorum.

Sebebi nedir?" diye sordum. "Rabbimin azâb edeceğini hatırladığım zaman ağlıyorum. Rahmetini hatırladığım zamansa tebessüm ediyorum." dedi.

"Ey oğul! Senin hangi günâhın var ki ağlıyorsun?" diye sorunca,

Çocuk; "Ey Mâlik! Böyle söyleme. Zîrâ ben, anam ateş yakarken, küçük odun olmadan, büyüklerin tutuşmadığını gördüm." diye cevap verdi."
YARABBİ BİZİ VE NESİLLERİMİZİ NAMAZI DOSDOĞRU KILANLARDAN EYLE.
VE BİZİ  CEHENNEM ATEŞİNDEN KORU. .

16 Ekim 2018 Salı

Emirül-müminin'in oğlunun devesi



Abdullah bin Ömer -radiyallahu anhümâ- bir deve satın alarak meraya salmıştı. Deve orada otlayarak hayli beslendi. Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- çarşıda gördüğü bu besili devenin kime ait olduğunu sordu. Oğlunun olduğunu öğrenince onu çağırttı. Kendisini dinledikten sonra çok celâllendi.

"Emirül-müminin'in oğlunun devesini güdün, sulayın, besleyin öyle mi? Olmaz böyle şey! Ey Abdullah! Deveyi sat, sermayeni al, fazlasını beytülmâle koy." buyurdu ve öyle de yapıldı.

8 Ekim 2018 Pazartesi

Sevgili Peygamber Efendimiz (sav) Şahitlik etmek


“Allah Resulü (s.a.v.) bir bedeviden at satın alır. Atın parasını ödemesi için bedeviye kendisini takip etmesini söyler. Allah Resulü (s.a.v.) hızlı, bedevi ise yavaş bir şekilde yürür. Yol boyu insanlar bedeviye atı satması için fiyat teklif ederler. Yeni müşteriler, Allah Resulü’nün atı satın aldığından habersiz halde bedevi ile pazarlığa başlarlar. Bedevi, Efendimiz’i (s.a.v.) çağırıp “eğer bu atı satın alırsan al, aksi takdirde onu satıyorum.” der. Bedevinin ifadelerini duyan Allah Resulü (s.a.v.) “ben senden onu satın almadım mı?” diye sorar.
Bedevi:
– Hayır! Vallahi ben onu sana satmadım.
– Bilakis ben onu senden satın aldım.
– Aldığına dair şahit getir.
Bedevi ile Allah Resulü’nün (s.a.v.) konuşmasına tanıklık eden sahabilerden Huzeyme b. Sabit (r.a.) atın sahibine: “Şehadet ederim ki sen atı Allah Resulü’ne sattın.” der. Hadise üzerine Allah Resulü (s.a.v.) Huzeyme’ye yönelip “Neye göre şehadet ediyorsun?” diye sorar.
Huzeyme:
– Senin tasdikinle Ya Rasulellah. [ref]Ebu Davud, Kada, 3604.[/ref]
– Huzeyme kime şehadet ederse tek başına onun şehadeti yeterli olur.[ref]İbn Hacer, el-İsabe, II, 339.[/ref]
Huzeyme b. Sabit, Efendimiz’in (s.a.v.) atı satın aldığını görmedi fakat O’na (s.a.v.) şehadet etmekten de imtina etmedi. Biliyordu ki O (s.a.v.) yanlış bir beyanda bulunmaz.

2 Ekim 2018 Salı

Akıl-Nakil Dengesi Ebu Hanife Münazaraları


Akıl-Nakil Dengesi


Muhammed Bakır’a, Ebû Hanife’nin taabbudi hükümler üzerine kıyas yaparak İslam’ın özüne muhalif bir tavır içinde olduğu anlatılır. Bir gün Muhammed Bakır Medine’de Ebû Hanife ile karşılaşır ve ona, “sen kıyasla amel ederek dedem Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sünnetine muhalefet ediyorsun öyle mi”, diye sorar?
Ebû Hanife
  • ”Bu ithamdan Allah’a sığınırım. Sen konuşmana dikkat et ki; ben de sana karşı üslubuma dikkat edeyim. Çünkü Allah Resulü’nün (s.a.v.) ashabına üstünlüğü gibi, seninde diğer insanlara üstünlüğün var…”
Bu ifadeler üzerine Ebû Hanife, Muhammed Bakır’a,
  • “Aklı mı dinin emrine, yoksa dini mi aklın tasarrufuna teslim ettiğimi öğrenebilmen için sana üç tane soru soracağım, bana cevap ver” der.
  • Erkek mi yoksa kadın mı daha güçsüzdür?
  • Kadın.
  • Mirasta erkeğin payı ne kadar kadının ki ne kadardır?
  • Kadının payı erkeğinkinin yarısı kadardır.
  • Eğer bu konuda iddia ettiğin gibi kıyasla hüküm verseydim erkeğe kadının payının yarısını verirdim. Çünkü kadın daha güçsüzdür.
  • Namaz mı oruç mu daha üstündür?
  • Eğer kıyasla hüküm verseydim, bu konudaki nassa muhalefet eder, hayızlı bir kadına orucu değil de daha büyük bir ibadet olan namazı kaza etmesini emrederdim.
  • İdrar mı yoksa meni mi daha pistir?
  • İdrar.
  • Eğer kıyasla hükmetseydim, gusül abdestinin meninin çıkmasından dolayı değil de idrarın akmasından dolayı gerektiğini söylerdim.”
Karşılıklı bu soru cevap faslından sonra Muhammed Bakır Ebu Hanife’nin haset sahiplerinin iddia ettikleri gibi olmadığını anlar, Onu alnından öperek kutlar.[ref]Hafızu’d-Din b. Muhammed el-Kerderi, Menâkibu Ebi Hanife, Daru’l-Kitabi’l-Arabi Beyrut, 1981, II, 221-222.[/ref]

15 Mayıs 2016 Pazar

Hazreti Ömer Radıyallahü Anh, hilafeti zamanında..


Hazreti Ömer Radıyallahü Anh, hilafeti zamanında Hımıs ileri gelenlerine bir mektup yazıp çevredeki fakirlerin kendisine bildirilmesini isteyerek yardım edeceğini bildirdi. Hımıs'lılar Şam ve civarında bulunan fakirlerin bir listesini Halife Hazreti Ömer'e arzettiler. Hazreti Ömer (R.A.) gelen listeyi açıp baktığında listenin başında kadı olarak ta'yin ettiği Sa'd bin Amir'in ismini görüp listeyi getirenlere hakiminin malî durumunu sordu. Onlar:

- Hakimimiz hakikaten gayet fakirdir. Çünkü rüşvet olacağı korkusundan, en küçük bir hediyemizi bile kabul etmiyor, dediler. Bu sözler Halife Ömer'in hoşuna gitmişti:

- Allah'tan bu kadar korkan hakiminizin hoşunuza gitmeyen tarafları da vardır herhalde... Dedi. Onlar: Hakimlerinden şikâyetlerinin de olduğunu ve bazı hallerinden memnun olmadıklarını söyleyerek kusurlarını şöyle sıraladılar:

1 — Hakimimiz vazifesine her zaman sabah namazından sonra başlaması lâzım geldiği halde kuşluk vakti vazifesinin başına gelir.

2 — Hakimimizi hiç bir gece aramızda görmüyoruz. O hep kendi başına evine çekilir halkla münasebet kurmaz.

3 — Hele haftada birgün, evinden dışarı bile çıkmaz, kapısını arkasından sürgüleyip içerden ses bile vermiyor.

4 — O'nun şahid olduğu bir hadise vardır. O hadise aklına geldiği zaman baygınlık gelir ve üzüntüsünden hastalanır. O hadise ise Eshaptan Hubeyb'in öldürülmesidir, dediler.

Hımıslıların şikâyetlerini sonuna kadar dinleyen Hazreti Ömer, onlara bir kısım erzak ve giyecek vererek gönderdi. Hakim Sa'd bin Amir'i de kusurlarının sebebini öğrenmek üzere huzuruna davet etti.

Hakim, Hazreti Ömer'in huzuruna geldiğinde, Halife O'na Hımıslıların bazı şikâyetleri olduğunu söyleyerek dört kusurunun sebebini sordu. O, bu dört hatasını şöyle izah etti:

Birinci kusurum; ailem hasta olduğundan evin bütün işlerini bizzat kendim görüyorum ve bu sebepten vazifemin başına ancak kuşluk vakti gelebiliyorum, ikincisi ise; gündüzleri halk için vazife gören bir kimsenin gece olunca Hak için vazife görmesine müsaade edersiniz her halde. Ben akşam olunca gün boyu yaptığım işlerin muhasebesini yapıyor acaba yaptığım işlerde bir kusurum var mı diye onu tetkik ediyorum.

Üçüncüsü ise; sırtımdakinden başka giyecek elbisem yoktur. Haftada birgün giydiğim çamaşırlarımı yıkıyor temizlik işleri ile meşgul oluyorum. Hatta evimde bile üzerime alacak bir elbisem olmadığından yıkadığım çamaşırlarım kuruyuncaya kadar hiçbir kimseyi görüşmeye bile kabul edemiyorum.

Hubeyb'in şehid edilmesini hatırlayınca bayıldığım ise doğrudur. Çünkü müşrikler Hubeyb'i asarlarken ben yanlarında idim. Belki mani olabilirdim, ama o zaman İslâmla müşerref olmamıştım, sadece hadiseye seyirci kaldım. İşte bu hadise aklıma geldikçe kendimi tutamıyor mes'uliy etinden korktuğum için bayılıyorum, hastalanıyorum, diye sayarak dört kusurunu da Halife Ömer'e izah etti.

Sa'd bin Amir'in (R.A.) bu izahatı karşısında göz yaşlarını tutamayan Halife çok memnun oldu ve ondan sonra Sad'ı hatırladıkça ağlar «Ah Sa'd ah Allah korkusu seni ne kadar yüceltmiş» der onunla iftihar ederdi. (1)

12 Nisan 2016 Salı

HANIMINI ÜZMÜŞ




Osman HazirDİNİ HİKAYELER ve KISSALAR
- 06:21

HANIMINI ÜZMÜŞ (MUTLAKA OKUYALIM)

Sa’d bin Muaz hazretleri, Peygamber efendimizin çok yakını, çok sevdiği bir zattı.
Müslüman olduğu için ona inanılmaz işkence yapmışlardı. Neticede bu zat vefat etti.

Onun ölüm haberi Peygamberimizi çok üzdü, evine gitti, teçhiz ve tekfinde bulundu.
Sonra kabristana giderken, önce hırkasını, sonra ayakkabılarını çıkardı. Tabutun bir bu tarafına, bir de öbür tarafına koşuyordu. Eshab-ı kiram da şaşkın bir vaziyette bakıyorlardı.

Resulullah kabre indi, kabri düzeltti ve onu yerleştirdi. Her şey bitti, telkin verildi. Bu arada Peygamberimiz çok üzgündü ve rengi, benzi atmıştı. Eshab-ı kiram bu durumu merak edip sordular:
― Ya Resulallah, tabutu taşırken neden hırkanızı ve ayakkabılarınızı çıkardınız?
― Bütün meleklerin giyinişi böyle olduğu için.
― Peki, tabutun bir bu tarafına, bir öbür tarafına koşmanızın sebebi nedir?
― Kardeşim Cebrail elimi tutup bırakmadığı için.
― Kabirden üzüntülü çıkmanızın sebebi neydi?
― Kabir onu sıkmaya başladığı için dayanamadım.
― Neden?
― Hanımını, evdekileri üzmüş, kul hakkı doğmuştu.

Allah’tan korkmalı. Rastgele birinden değil, Cennetlik olan Eshab-ı kiramın büyüklerinden ve kabilesinin reisi olan Sa’d bin Muaz hazretleri gibi büyük bir zattan bahsediyoruz.
Bizzat Resulullah efendimiz onun cenazesini taşıdı, cenaze namazını kıldı, kabre indirdi, buna rağmen böyle mübarek bir zatı
kabir sıktı.
O halde nasıl olur da, bir Müslüman eşini üzebilir?

19 Şubat 2016 Cuma

Cuma Namazı ile ilgili Hikaye




Selma E.
- 08:32

Adamın biri bir gün eşeğine buğday yükleyerek değirmene varır. Eşeğin sırtındaki buğday çuvallarını indirir indirmez eşek kaçar ve kaybolur. Adam eşeğin peşine düşerek aramaya koyulsa Cuma namazını kaçıracaktır.

Tam bu sıkışık anda adamın tarla komşusu çıkagelir ve der ki, “Bugün sulama sırası senindir; hemen git; nöbetini kullanarak toprağına su ver. Sıranı kaçırırsan bir daha nöbet sana gelinceye kadar tarlanı sulayamazsın.” Adam, Cuma namazını kaçırmamak için kaybolmuş eşeğini aramaktan vaz geçmişken bu defa da başına tarla sulama derdi çıkar. Dünyalık geçim bakımından işlerin her ikisi de biri birinden mühimdir. Eşeğin peşine düşmezse hayvancağız tamamen kaybolabilir; ya da canavarların birine yem olur. Halbuki köylü eşeksiz geçinemez. Öteye beriye yüklerini kim taşıyacak ve neyin sırtına binerek yolculuğa çıkacak?

Tarla, zamanında ve düzgün aralıklarla sulanmadığı taktirde o yılki ekinler ya noksan olur. Ya da hiç olmaz. Bu da bir köylü için bütün ev halkının o yıl açlıkla karşı karşıya kalması demektir. Ayrıca buğday çuvalları da değirmende kalmaktadır. Adamın sırasını bekleyip ekini öğütmesi ve onu evine götürmesi lazımdır ki karısı öğle yemeğine ekmek pişirebilsin.

Adam işlerin hangisine koşayım diye düşünüp dururken Cuma namazının vakti gelip çatar. Hemen hatırına varlıkların biricik sahibi Allah’ın kesin emri gelir. “Cuma ezanı okunduğu zaman, dünyalık işlerinizi bırakarak Allah’a ibadet etmeye koşunuz. Cumadan çıktıktan sonra işlerinize dağılarak helal yollardan geçiminizin peşine düşünüz.” Adam şöyle düşünür: “Az sonra yüce Allah’ın kesin emri beni ibadet yerine çağıracaktır. Şu anda kafamı yoran dünyalık nimetlerle birlikte daha nice nimeti bana veren O değil midir? Üstün ve ortaksız bir gücün sahibi olarak, O verdiği nimetleri istediği anda geri alıp kulu çaresizlik içinde çırıl çıplak bırakacağı gibi elden kaçar gibi olan nimetleri tekrar kulunun eline ve emrine veremez mi? O halde tamam, herşey ne olursa olsun; ben Cuma namazına gidiyorum.” Bu kesin karardan sonra saydığımız bütün sıkışık işlerini yüzüstü bırakarak camiye koşar. Dünya işlerinin kafa yoran düşüncelerinden sıyrılarak Allah’ın evine gider.

Hatibin okuduğu hutbeyi can kulağıyla dinlerken, hafta içinde yaptığı günahları bir bir aklından geçirir; daha önceki Cuma namazından çıkarken artık günah işlemiyeceğine gönülden söz verdiği halde sözünü tutamıyarak yaptığı dine aykırı hareketlerden ötürü yüreğinde derin bir pişmanlık duyar. Esirgeyen ve bağışlayan Allah’dan, her adımını O’nun emrine uygun şekilde atamadığı için samimi bir utanç duyar.

Pişmanlık ve utancının manevi gözyaşları ile gönlünü karartan günah pasları silinir. Kalbinin bir hafta önceki o tatlı rahatlığa ve Allah (c.c.) huzurunda teslim olmuşluğa tekrar büründüğünü hisseder ve sevinir. Fakat bu sevincin yanında “ya ibadetlerimi yüce Allah (c.c.) kabul etmezse; ya farkında olmadan ağır şekilde Allah’ı gücendirecek bir günah işliyor ve Allah’ın yaygın esirgeciliğini kendimden uzaklaştırıyorsam“ diye içinde bir korku ve endişenin kıpırdadığı duyar. Sonra aklında gelir ki iyi bir mü’min zaten her an Allah’ın rahmetine güvenecek hem de O’nun korkusunu hiçbir an gönlünden çıkarmıyacak, bu iki duyguyu aynı anda taşıyarak kendini yolun doğrusu üzerinde tutacaktır.

O halde bu korkulu ve aynı zamanda ümitli hali temiz bir mü’minin özlenen halidir. Sağlam bir mü’mine yakışır duygu ve düşünceler taşıdığına ayrıca sevinir. Allah’ın öz evinde O’na bağlılıkların en samimisini sunarak Cuma namazını kıldıktan ve arınmış bir gönülle ibadet evinden çıktıktan sonra adam, evine varır.

Bir de ne görsün!… Namazdan önce kafasını yoran ve neredeyse Cumayı kaçırmasına sebep olmak üzere bulunan bütün işler, adeta kendiliğinden oluvermiştir. Eşeği eve dönmüş, buğday öğütülmüş, tarlası da sulanmıştır. Yemek pişirip taze ekmek hazırlayan karısı sofrayı kurmuş kocasının camiden dönmesini beklemekteydi. Karısına “bu işler nasıl yoluna girdiğinden dolayı içinde katmerli sevinç duyar, ve karısı olanları anlatır; adamın birisi değirmene gitmişti, kendisinin sanarak bizim buğdayları öğütmüş, çuvalları evine getirince yanlışlık yaptığını anlamış ve bize göndermiş. Eşek az önce kendiliğinden dönerek eve geldi. Komşunun tarlasını doldurup taşan su, bizim tarlaya akarak toprağımızı sulamış ve işte işler gördüğün gibi yoluna girmiş.”

Adam bir yandan Allah’a karşı, mü’min kalabalığı ile birlikte samimi kullak borcunu yerine getirip gönül rahatlığına kavuştuğundan ötürü öte yandan namaz öncesi canını sıkan işler, zincirlemesine kendiliğinden yoluna girdiğinden dolayı ayrıca katmerli sevinç duyar, kullarının her işini yoluna koyan yüce Allah’a şükürler ederek karısı ve çoluk çocuğu ile birlikte sofraya oturur.

Yüce Allah (c.c.) hepimizi dünyalık işleri uğruna dini vazifelerini ihmal etmemeyi beceren ve böylelikle her iki dünyada mes’ut olan kullarından eylesin, amin!…

21 Aralık 2015 Pazartesi

HAMZA İLE ŞEYDA


☆☆☆☆ HAMZA İLE ŞEYDA ☆☆☆☆

Hamza ve Şeyda birbirlerini çocukluklarından beri çok seven iki sevgiliydi... Birlikte büyümüşlerdi... Ayrılmak akıllarının ucundan bile geçmezdi... Artık ikiside evlenme çağına gelmişti... Ve evlenmeyi düşünüyorlardı...


Herşey Hamza'nın evlilik teklifi yapmasına ertelenmişti... Ama Hamza da bir değişiklik vardı... Eskisi gibi ilgi göstermiyordu Şeyda'ya.. Ne olmuştu O'na.. Artık buluşmak istemiyor, mesajlara doğru dürüst cevap vermiyor, hiç aramıyordu...
Yoksa başkası mı vardı hayatında..?

Bu düşünceler Şeyda'yı çılgına çeviriyordu... Sonunda dayanamadı ve neler olup bittiğini öğrenmek için Hamza'yı aradı...

Alo! -Nasılsın Hamza..?

-Elhamdulillah iyiyim, sen nasılsın..?

-Kaç gündür soğuk davranıyorsun, nasıl olmamı beklersin..?

-Şeyyy bunları sonra konuşsak, şimdi camiye girmek üzereyim... ALLAH'a emanet ol...

Şeyda elinde telefonla kalakalmıştı... Hamza camiye girdiğini söylemişti... Oysa Hamza namaz kılmazdı.. Neden camiye gitmişti ki... Yoksa namaza mı başlamıştı...! Bir saat sonra bir mesaj geldi... Hamza göndermişti.. Şunlar yazıyordu ;

"Günlerdir değiştiğimin ben de farkındayım.. Bu değişikliği de KURAN'a ve NAMAZ'a borçluyum.. Evet ben namaza başladım.. Ve birçok şeyi bıraktım.. Tüm kötü huylarımla birlikte senden de vazgeçmek zorunda kaldım... Çünkü zina yapmış oluyoruz.. Artık ne elini tutacağım, ne yanına oturacağım.. Gözlerine bile bakmaktan sakınacağım...

Lütfen bana kızma.. Seni seviyorum..." Tahmini doğru çıkmıştı Şeyda'nın... Demek ki bu yüzden kaçıyordu kendinden... Zaten dine karşı hiç sempatisi olmayan Şeyda, Hamza'yı elinden aldığını düşünerek iyice düşman olmuştu Kuran'a, Namaz'a... Ramazan Bayramı'ydı... Öğle saati olmuş ama Hamza'dan ne mesaj gelmişti, ne de aramıştı...

Daha fazla bekleyemeden Şeyda aradı Hamza'yı...

-Bayramın kutlu olsun Hamza...

-Seninki de MÜBAREK olsun Şeyda...

-Neden aramadın..?

-Yetimhanedeyim, fırsat bulamadım...

-Yetimhane mi? Senin ne işin var nerden geldiği belli olmayan o pis çocukların yanında.. Annesi babası bakmamış, sen mi bakıyorsun.. Ne kadar dar düşüncelere sahipsin... Şeyda buna benzer cümleleri art arda sıralıyordu...

Hamza: -Şeyda, dilerim ki ALLAH seni bunlarla imtihan etmesin... Bir hafta sonra... Şeyda parkta oturmuş Hamza'yı bekliyordu.. Uzun süredir görmüyordu O'nu..

Hem kızgındı, hem özlemişti... Hangi duygu ile karşılayacağını O da şaşırmıştı... Hamza buluşmak istediğini söylemişti, O da koşa koşa gelmişti... Çok geçmeden Hamza da geldi... Ama bambaşka bir insan olmuştu Hamza.. Şekil verdiği saçları yoktu, sıradan bir şekilde taramıştı... Top sakalı da yoktu, SÜNNET olan sakal bırakmıştı... Ve o giydiği daracık kot pantolonlara, rengarenk ve üzerinde sevdiği sanatçıların resminin bulunduğu tişörtlere veda etmiş onların yerine, geniş pantolon ve yakasız bir gömlek giymişti...

Sanki Hamza değil de başkasıydı Şeyda'nın karşısında oturan... Üstelik tokalaşmak için uzattığı eli de tutmamıştı...

-Şeyda..! Biliyorum bendeki bu değişikliğe alışman zaman alacak.. Sana istediğin kadar zaman verebilirim... Ama ben artık bu işin fazla uzamasını istemiyorum dedi ve elindeki hediye paketini uzattı...

-Ne bu..? -Aç bakalım neymiş, dedi gülümseyerek... Şeyda paketi açtı heyecanla... Ama heyecanı boşa çıkmıştı (kendince).. O pahalı lüks hediyeler beklerken paketin içinden çıkanlar tepesini attırmıştı... Pakette KURAN, BAŞÖRTÜSÜ, TESBİH ve GÜLSUYU vardı...

-Gülsuyu'nu bir arkadaşım Medine'den getirdi.. Efendimiz'in Ravza'sının kokusu . . Daha cümlesi bitmemişti ki Şeyda gülsuyunun kapağını açıp dökmeye başladı...

-Ne yapıyorsun diyerek yerinden fırladı Hamza... Elindekini alıverdi... Şeyda'nın öfkesi geçmemişti... Tesbihi alıp kırdı, taneleri etrafa saçıldı...

-Sen kendine eş değil köle arıyorsun... Şu verdiğin kitap'ta öyle yazıyormuş.. Benden başka üç tane daha kadın almanı söylüyor.. Ben salak değilim.. Şuna bak bir de başörtüsü almış... Başörtüyü köleler takar.. Ben özgür biriyim ve saçlarım da özgür kalmalı... Dedi ve hışımla kalkıp gitti...

Hamza neye yanmalıydı... Şeyda'nın doğrularını görmediğine mi, Kuran'a yapılan hakaretlere mi, kırılan tesbihe mi, dökülen gülsuyuna mı...?

Nasıl bir zihniyetle büyümüştü ki Kuran'ı böyle yanlış tanımıştı... Şeyda o günden sonra Hamza'yı hiç aramadı.. Telefonunu değiştirdi.. Çok geçmedi adresini de... Artık birbirlerini çok seven iki genç ayrılmışlardı... 7 yıl sonra... Hamza yine bir Ramazan Bayramı sabahı yetimhaneden çıkmış bir parkta oturuyordu.. Evlenmemişti... Çocukları çok sevdiği için oturup onları izlemekten hoşlanırdı...

Bir ara gözü bir çocuğa takıldı... Üstü başı perişan halde bir kenarda sessiz sessiz ağlıyordu... Hemen yanına gitti...

Neyin var küçüğüm, neden oynamıyorsun..?

Çocuk burnunu çeke çeke konuşmaya başladı...

Bugün bayram.. Herkesin yeni elbisesi var, benim yok... Herkes babası ile bir yerlere gidiyor, benim babam bizi terketti.. Herkes annesiyle eğleniyor, benim annem çok hasta evde yatıyor...

-Baban yoksa ben varım, deyiverdi Hamza... Çocuk anlamıştı ne dediğini... Gözüne baktı tanımadığı adamın... Elini uzattı Hamza...

-Gel seninle bir yere gidelim... Korkma benden zarar gelmez sana... Elinden tuttu çocuğun ve doğruca açık bir mağaza aramaya koyuldu.. Bulmuşlardı... Çocuğa takım elbise aldı.. Yerinde duramayan çocuğa baktı ve derinlere daldı.. Şeyda ile evlenmiş olsaydı, belki kendisininde bu yaşlarda bir çocuğu olacaktı... Öyle dalmıştı ki yanağına dokunan bir öpücükle kendine geldi... - - Teşekkür ederim amca...

Hamza'nın ve çocuğun gözlerindeki sevinç görülmeye değerdi...

-Hadi seni evine götüreyim... Eve doğru giderken Hamza ev için birşeyler de almıştı... Babasının olmadığını ve hasta olduğunu söylemişti çocuk.. Evin önüne geldiler..
Hamza vedalaştı çocukla...

-Amca seni annemle tanıştırmak istiyorum..

-Ben de isterim ama eve girmem uygun olmaz..

-Bir şey olmaz, hadi kırmayın beni.. İstemeden de olsa içeri girdi... Evin içi perişan haldeydi... Aldıklarını mutfağa bıraktı.. Mutfakta da kuru ekmekler dışında bir şey yoktu...

Sonra oturma odasında yatan kadına gözü takıldı...
Galiba kanser hastasıydı.. Çünkü saçları dökülmüş, kel kalmıştı...

-Anne bak kimi getirdim sana... Kadın oğluna döndü.. Onu takım elbise içinde görünce şaşırmıştı...

-Benim oğlum nasıl da yakışıklı olmuş, dedi... O sırada Hamza içeri girdi... Bu nasıl olurdu... Karşısında duran Şeyda'nın ta kendisiydi... Her ikisi de donup kalmıştı... Bu durum bir süre devam etti.. Sessizliği bozan küçük Hakan oldu...

Anne bak bu amca bana bu elbiseyi aldı.. Evimize de bir sürü yiyecek aldı.. Artık aç uyumayacaksın...

-Küçüğüm annenle bana biraz müsaade verir misin? Bir şey konuşacağım onunla...

-Tabi ki...

Sessizlik bir süre daha devam etti...

Şeyda başladı konuşmaya...

-Senden sonra biriyle evlendim... Zengin ve modern biriydi.. Başta çok iyiydik... Ama sonradan ruhsal sorunlar yaşamaya başladı ve benim kendisini aldattığımı düşünecek kadar paranoya hale geldi... Ve beni eve hapsetti...

Beni kapattığı odanın penceresi bile yoktu.. Çocuğumu bile göstermiyordu bana... Aylarca orada kaldım.. Kısaca bana KÖLE gibi davrandı (derken mahcubiyetle başını öne eğdi)... Sonra durumu düzeldi.. Ama bu arada ben kansere yakalandım... (özgür kalacak dediği saçları artık yoktu)..Hasta olduğum için üzerime kuma getirdi...(Yıllar önceki söyledikleri geldi yine aklına)...

Sonra da beni ve oğlumu evden kovdu... Oğlum şimdi yetim gibi büyüyor... Ve sen yıllar sonra yine bir yetimi sevindiriyorsun yine... Çok pişmanım... Söylediğim her sözün cezasını çektim yeteri kadar... Hamza konuşmuyor, Şeyda ise ağlıyordu....

Konuşmadan çıkıp gitti Hamza...

Ve ertesi gün... Kapı çalındı... Gelen Hamza'ydı.. Küçük Hakan Onu içeri davet etti...

Şeyda yatağında oturuyordu... Hamza'yı görünce heyecanlandı... Elinde bir paket vardı... Bu paket yıllar önceki paketin aynısıydı... Yoksa, yoksa içindekiler de aynı mıydı..?

Paketi aldı ve heyecanla açtı paketi.. Evet aynı Kuran, aynı başörtüsü, aynı tesbih (Tesbih kırılmıştı evet ama Hamza taneleri tek tek toplamış tekrardan dizmişti) ve gülsuyu...

Kapağını açtı gülsuyunun.. Aynısı olup olmadığını anlamak istedi... Kokladı, gayet güzel kokusu vardı hâlâ...

Aynısı olsaydı bozulurdu diye düşündü... Sanki içini okumuş gibi "Aynı gülsuyu" dedi Hamza.... Bozulmadan durmuştu yedi yıl boyunca...

-Bunlar senin Şeyda.. Eğer pişmansan biliyorum ki can atıyorsundur dinine dört kolla sarılmak için.. işte sana fırsat.. Kuran okumayı bilmediğini biliyorum ama mealini oku.. Okuduktan sonra da kararını ver... Yıllarca sakladım bunları.. Niye sakladığımı bilmeden.. Demek ki bu gün içinmiş...

Ve bir kitap daha çıkardı..

-Bu da senin.. Kitabın adı Hz. Fatıma.. Bir kadının örnek alması gereken büyük insanın hayatı... Bunu da oku...

Ve cebinden küçük bir kutu daha çıkardı...

-Bu da senin... Yıllar önce almıştım.. O gün parkta vermeye fırsat bırakmadın.. 15 gün sonra yine geleceğim, iyi düşün karar ver... Ve arkasını dönüp gitti... Kutuyu açtı Şeyda.. Evlilik yüzüğü vardı içinde.. Nasıl olur da evlenmek isterdi ki kendisiyle...

Kanserdi ve ölecekti... Sonra gözü Kuran'a takıldı.. Elini uzattı almak için... Hayır alamazdı.. Kuran'a abdestsiz dokunulmadığını biliyordu... Yerinden kalktı usulca.. Daha önce gördüğü ve bildiği kadarıyla abdest aldı...

Tekrar Kuran'ı almaya yeltendi.. Hayır yine dokunamazdı... Başörtüsünü aldı ve başını örttü... Aynaya baktı.. Nasıl da güzel olmuştu... Şimdi Kuran'ı alabilirdi... Ve okumaya başladı... 15 gün sonra... Hamza yine kapıdaydı... Şeyda kapanmıştı ve ayağa bile kalkmıştı... Gördükleri karşısında öyle memnun oldu ki hemen

"Helalim olur musun" deyiverdi... Evlenmişlerdi...

Şeyda tedaviye devam ediyor.. Gittikçe iyileşiyordu...

Hz. Fatıma'nın hayatı onu öyle etkilemişti ki her haliyle Onu örnek almaya çalışıyordu.. Şeyda'da ki bu büyük değişiklik de Hamza'ya kendisinin yıllar önce nasıl değiştiğini hatırlatıyordu..

Ikisi de doğru yolu bulmuşlardı... Sürekli okuyup kendilerini geliştiriyorlardı... Şeyda ölümden korkmuyordu artık...

Tam anlamı ile dört dörtlük bir mü'mine olmuştu...

Bir yıl sonra...

Çok istedikleri hacc farizasını yerine getirmek için uçağa binmişlerdi..

Hakan da yanlarındaydı...

Üçünün de içi içine sığmıyordu...

Lebbeyk Allahumme Lebbeyk nidaları ile kutsal topraklara ayak bastılar... Bir hafta olmuştu Medine'ye geleli...

Bir akşam vakti otelde Hamza Şeyda'ya seslendi

"Hanım hadi namaza geç kalıyoruz"... Ses vermedi Şeyda... Tekrar seslendi

"Canım hadi ama geç kalıyoruz".. Yine ses yok...

Yatak odasına doğru ilerledi Hamza...

Şeyda yatıyordu... Anlamıştı... O sonsuz yolculuğuna çıkmıştı...

"İnna lillahi ve inna ileyhi raciun" diyerek Şeyda'nın elini tuttu...

Elinde bir not vardı... "Hamzam kendimi iyi hissetmiyorum... Çok istemiştim kutsal topraklarda can vermeyi... Galiba RABB'im duamı kabul ediyor.. Vasiyetimdir: Beni senin aldığın gülsuyu ile yıkasınlar"... Cenaze işlemleri yapılmıştı... Şeyda morga kaldırılmış ve Türkiye'ye gönderilecekti...

O gece Hamza uykuya daldı.. Rüyasında Hz. Fatıma'yı görmüştü... Ve elinde o gülsuyu... Şeyda'yı yıkıyordu Hz. Fatıma... Ve mırıldanıyordu gülümseyerek

"Cennette arkadaş lazım bana" diyordu... Kan ter içinde uyandı Hamza...

Ve bir daha uyuyamadı... Sabah hemen kalktı gülsuyunu aramaya başladı...

Yoktu.. Koşarak morga gitti.. Görevliye yalvara yakara Şeyda'nın bulunduğu kabini açtırdı...

"Bismillah" diyerek açtı yüzünü...

Şeyda öyle gülümsüyordu dişleri görünüyordu bu gülümsemeden... Elleri titredi Hamza'nın...

Ağlıyordu bir taraftan...

Öyle güzel kokuyordu ki naaşı insanı büyülüyordu sanki... Biraz daha açtı örtüyü...

Ve ve ve düşüp bayıldı oracıkta...

Gülsuyu kutusu boş bir şekilde orada duruyordu...

Evet Şeyda Hz. Fatıma tarafından o gülsuyu ile yıkanmıştı.

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı