OSMANLI SEVDALILARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
OSMANLI SEVDALILARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2014 Pazar

Nutuk ve Milli İrade






M. Kemal Paşa’nın Nutku’nun osmanlıca ilk baskısının 494. sahifesinde yer alan kendisinin reis-i cumhur seçilmesine dâcir beyanı yukarıda görüldüğü üzere aynen şöyledir:

“O’ndan sonra reis-i cumhur intihabı(seçimi) için Meclis’in reyine müracaat olundu. Toplanan ârânın (reylerin) neticesini, makam-ı riyâsette bulunan İsmet Paşa hey’et-i umûmiyeye şöyle tebliğ eyledi:

“Türkiye Cumhuriyeti riyâseti için yapılan intihabatın ârâsına (reylerine) 158 zat iştirak eylemiş ve umhuriyet riyasetine 158 aza (üye) müttefikan Ankara mebusu Gazi Mustafa Kemal Paşa hazretlerini intihap eylemişlerdir.”

Birinci Meclis 430 kişi idi. Ölen, gelmeyen vesâire çıktıktan sonra bu sayı 400 kabul edilmektedir. II. Meclis ise tam 400 kişi idi. 158 rakamı ise, yarıdan fazla olmadığı cihetle ortada karar nisabı değil müzakere nisabı bile mevcud değildir. Peki nasıl olmuş da mevcudu 400 olan Meclis yüz elli sekiz kişi ile toplanıp ittifakla reis-i cumhur seçmiştir. Bunun cevabını biz versek kemalist kalemşörler bizi garezkârlıkla itham ederler. Bu sebeple bir kemalist yazarın sözleriyle bu duruma açıklık getirelim. Aşağıda fotokopisini gördüğünüz 14 Mayıs 2011 tarihli Türkiye Gazetesi’nde Yılmaz Öztuna şöyle izah etmektedir:

“Cumhuriyete geçiş Atatürk’ün isteği ile oldu. Gerçek bir referandum bile yapılmadı. Milletvekillerinin ancak yarısıyla seçildi.(Halbuki yarısından az.) Vekillerin diğer yarısına oturuma katılmaları için haber gönderilmesi dışında meclise de gelmemeleri için evlerinin önüne polis dikildi.”

3 Mayıs 2014 Cumartesi

Ayasofya'nın, Cami Olarak Yeniden İbadete Açılması İçin Kanun Teklifi





Ayasofya'nın, Cami Olarak Yeniden İbadete Açılması İçin Kanun Teklifi

Burdur Bağımsız Milletvekili Dr. H. Hami Yıldırım, Ayasofya'nın, 'Ayasofya Camii' adıyla, cami olarak yeniden ibadete açılması için kanun teklifi verdi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığına sunulan kanun teklifinde Yıldırım, Ayasofya Camii'nin, Türk milletinin tarihi kimliğinin bir parçası, ayrılmaz, hatta asli unsurlarından biri olduğuna dikkat çekti. Ne var ki bugün hâlâ ibadete kapalı tutulduğunu, resmi kayıtlarda müze olarak görüldüğünü ve fiilen de müze olarak kullanıldığını anlatan Yıldırım, Ayasofya Camii'nin 1934 yılında bir restorasyon vesilesiyle ve aradan geçen 80 yıla rağmen hala tartışmalı kabul edilen bir kararnameyle müzeye dönüştürüldüğünü kaydetti.

Bu kararın 1930'larda ülkemizin ve dünyanın içinde bulunduğu şartlar çerçevesinde alındığının anlaşıldığını belirten Yıldırım, şöyle devam etti: "Tarihe, geçmişle hesaplaşmak için değil, yaşananlardan ders çıkarmak için bakmak lazımdır. Kararın doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışmak her zaman mümkündür, ancak bu siyasetçilerden ziyade bilim adamlarının, tarihçilerin işidir; zira tarihi olayları kendi bağlamından kopararak, sadece bugünün dünyasından bakarak yargılamak çoğu zaman yanıltıcıdır, adil değildir. Ancak söz konusu kararın bugün hâlen muhafaza ediliyor olması, izah edilebilir bir durum değildir. Ayasofya Camii, etrafındaki eserleriyle, külliyesiyle beraber bir vakıftır; Fatih Sultan Mehmet'in vakfiyesidir ve hukuken el konulmuş durumdadır, vakıf bırakılma maksadına aykırı biçimde kullanılmaktadır. Ayasofya'nın hâlâ vakfedilme amacı dışında kullanılması, böyle bir yasağın devamı, bugünün dünyasında hukuk ve insan haklan ihlalidir. Bugüne kadar ülkemizde vakıflarla ilgili pek çok olumlu adımlar atılmışken, maalesef bu ayıp ortadan kaldırılamamıştır. Bugün Ayasofya'nın vakfedilme gayesi dışında kullanılması, hem hukuken, hem örfen, hem de ahlaken yanlıştır, kabul edilemez. Ayasofya'mn vakfedilme gayesine uygun hale getirilmesi hem hukuki, hem ahlaki, hem de vicdani bir sorumluluktur, görevdir. Bu sorumluluk ve görevden kaçınanlar Türk milleti, tarih ve gelecek kuşaklar önünde mesuldür, mesul olacaktır."

AYASOFYA'NIN CAMİ OLARAK YENİDEN İBADETE AÇILMASINA İLİŞKİN KANUN TEKLİFİ

"MADDE 1 - Ayasofya, Ayasofya Camii adıyla, cami olarak yeniden ibadete açılmıştır.

MADDE 2 - Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 3 - Bu kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür."

12 Nisan 2014 Cumartesi

SULTAN ABDÜLHAMÎD HAN'IN EŞİ MÜŞFİKA HANIM ANLATIYOR: “KADINIM, HAKKINI HELAL ET”




hilmi kemal
MODERATÖRTartışma - 6 Nis 2014

İstanbul, Beşiktaş'ta Serencebey yokuşunu çıktıktan sonra en sonda sol kolda eski üç katlı, fakat gayet mütevazi bir evde büyük Osmanlı hânedânının son temsilcilerinden olan Sultan İkinci Abdülhamîd Han'ın değerli eşi Müşfika Hanım, kızı Ayşe Sultan ile birlikte oturuyorlardı. Bir hünkârın eşi ve kızı olarak senelerce yaşadıkları bir ömürden sonra, ânî olarak sıkıntılı ve zaruret dolu bir hayatın en acı hakikatleri arasına düşmüşlerdi.

Müşfika Hanım, pek değerli eşi Sultan Abdülhamîd Han'a âit çok manalı bir hâtırasını şöyle anlatıyor:

“Bir gün Sultan Abdülhamîd Han rahatsızlanmıştı. Sabahleyin yataktan kalkmak istediğinde kendisinde kuvvetli bir halsizlik ve kırıklık hissetmişti. Çoraplarını giyip odadan dışarıya çıkması gerekmişti. Fakat biraz öne eğilip ayağına çoraplarını dahi geçirecek hali yoktu. Ben hemen çorapları alıp karyolanın önünde yere çökerek pâdişâhın ayaklarına çorapları giydirdim. Benim bu içten hareketim ve alâkamdan pek mütehassıs olan Sultan:

“Kadınım çok zahmet ettin, eksik olma, hakkını helâl et!... dedi. Ben de bu mukabele karşısında cevaben:

“Aman efendimiz! Size karşı hakkımı helâl ettirecek ne yaptım ki? Bu benim vazifemdir, siz müsterih olunuz!... dedim.” Pâdişâh:

“Hayır bir kadının kocasına karşı olan hakları büyüktür. Kadınım, bu hizmetine mukabil hakkını helâl et!” diyerek sözünü tekrarladı.

Ben ne söyledimse, kocama rahatsızlığı sırasında yaptığım hizmetin normal hareket olduğunu bir türlü kabul ettiremedim. Sultan tam beş defa bana:

“Kadınım hakkını helâl et!..” dedi ve ben de bu ısrar karşısında âciz kaldım ve utanarak hakkımı helâl ettiğimi söyledim”. 
 ೋღ♥ღღೋ     
Kaynak:
Fazilet Takvimi 11.02.2013

25 Ocak 2014 Cumartesi

TARİHÎ İTİRAFLAR




hilmi kemal
MODERATÖRTartışma - 21 Oca 2014


TARİHÎ İTİRAFLAR

İsveç kralı Demirbaş Şarl, Rus çarı I. Petro'ya karşı giriştiği Poltava muharebesini kaybedince Bender'e gelip Osmanlı'ya ilticâ etmiştir (1709).

İsveç kralı Demirbaş Şarl Rusya ile yapılan Pruth Antlaşması (1711) sonrasında memleketine gönderilmek istenmişse de Türk-Rus münâsebetlerinin düzelmesine mâni olmak ve hattâ İstanbul'daki elçileriyle pâdişahı harbe teşvik etmek maksadıyla gitmemiştir. Bunun üzerine Bender'den Dimetoka'ya getirilmiştir. 5 sene mülteci olarak Türkiye'de kalan İsveç kralı Demirbaş Şarl memleketine gitmeye ikna edilince Üçüncü Ahmed'den birçok ihsanlar almış ve 600 kişilik bir Türk müfrezesinin himâyesinde Dimetoka'dan yola çıkarak Eşak'daki 2500 askerini de alıp Erdel üzerinden memleketine götürülmüştür. (1714)

Demirbaş Şarl Osmanlılar hakkında şunları söylemektedir:

"Poltava'da esir oluyordum. Bu, benim için bir ölümdü, kurtuldum.

Buğ Nehri önünde tehlike daha kuvvetli olarak belirdi.

Önümde su, ardımda düşman, tepemde cehennemler püsküren güneş!..

Gene kurtuldum.

Fakat bugün esirim, Osmanlıların esiriyim.

Demirin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar yaptılar, beni esir ettiler.

Ayağımda zincir yok. Zindanda da değilim. Hürüm, istediğimi yapıyorum.

Lâkin gene esirim; şefkatin, ulüvv-i cenâbın, asaletin, nezaketin esiriyim.

Osmanlılar beni işte bu elmas bağa sardılar.

Bu kadar şefkatli, bu kadar âlîcenab, bu kadar asil ve bu kadar nazik bir milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak, bilsen, ne kadar tatlı!.."

12 Aralık 2013 Perşembe

KANUNİ’DEN MALKOÇOĞLUNA İKAZ: "BAŞARI ALLAHINDIR, SAKIN BEN YAPTIM DEME, GURURA KAPILMA!"




hilmi kemal
MODERATÖRTartışma - 18 Kas 2013


KANUNİ’DEN MALKOÇOĞLUNA İKAZ: "BAŞARI ALLAHINDIR, SAKIN BEN YAPTIM DEME, GURURA KAPILMA!"

“O vilayetleri kılıcımla fetheyledim demeyesin. Memleket Allahu Teala Hazretlerinindir. Her şeyi Allah'tan, her şeyin Allah'ın olduğunu bil. Her şeyi bizim rızamız için değil, Allah'ın rızası için yap. Dikkat edip, nefsine gurur getirmeyesin. Fetholunan kalelerin mal ve erzakını hep Beyt-ül mal almışsın. Buna rıza-i hümayunum yoktur.”

Genç yaşından itibaren akıncılığa başlayan Malkoçoğlu Gazi Bali Bey, Kanuni Sultan Süleyman’ın Belgrad’ı fethinde büyük kahramanlıklar göstermişti.

Kanuni Sultan Süleyman 1526 yılında Macaristan seferine Gazi Bali Beyi beş bin kişilik süvari birliğiyle öncü olarak görevlendirmişti. Gazi Bali Bey, Mohaç meydan savaşında Macar ordusunu arkadan çevirerek hezimete uğratılmasında ve zaferin kazanılmasında büyük katkı sağladı. Rumeli’deki bu büyük başarıları ile Semendire, Belgrad ve Budin sancakbeyliklerinde görev yaptı.

Onlarca kale fethetmiş, savaşlarda büyük kahramanlıklar göstermiş olan Gazi Bali Bey, Kanuni Sultan Süleyman’a bir mektup göndererek sancakbeyliği alameti olarak kendinde mevcut bulunan iki tuğun üçe çıkarılmasını rica etti. Bunun üzerine 1532 yılında Kanuni Sultan Sultan Süleyman Gazi Bali Beye uzun bir cevap gönderdi. Kanuni Sultan Süleyman’ın devlet idare anlayışını ve hak ve adalete verdiği önemi gösteren mektupta şu cümleler yer almaktaydı:

İŞTE KANUNİ’DEN MALKOÇOĞLU’NA GÖNDERİLEN MEKTUP

Fermanım ulaşınca bilesin ki, tarafınızdan gönderilen mektup okundu. Anlattıklarınızdan bilgi sahibi oldum. On sekiz parça kale fetheylemişin, otuz bin kızak tersaneye gönderip, altmış bin esir göndermişsin. Sağ olasın, iki cihanda yüzün ak, ekmeğim sana helal olsun.

Bir tuğ rica etmişsin. Ya Gazi Bali Bey, daha bir tuğ zamanı değildir. Gerçi sen bize hizmet ve iyilik ettin. Biz de senin iyiliğin karşılığında sana üç iyilik ettik.

Birincisi müminlerin emiri hitabıyla hitab ettim. İkincisi, sana hilat gönderdim, üçüncüsü, Peygamber efendimizin tuğunu verdik. Seni bu üç nesne ile şereflendirdik. Bunların üstünde asla bir ihsan olmaz. Şimdi sen, bu iyiliklerin şükrünü yerine getirmeye çalış.

Her işi Allah’tan bil, sakın gurura kapılma. Kendi kılıcımla bu kadar memleket feheyledim deme. Memleket Allah’ındır, ikinci olarak Hazret-i Peygamberin’dir, üçüncü olarak Allah’ın izniyle ben Halifenindir. Ve bey olmak iki gözlü bir terazidir. Bir kefesi cennet, diğer kefesi cehennemdir. Şu kimselerden ol ki, gözleri uyurken kalpleri uyanıktır. Her işin başı adalettir. Adaletli ol ki her günün ibadete sayılsın, Allah cümlemizi adil kullarından eylesin.

Emrinde askerler olması ve beyliğin sebebiyle, hükmünün geçtiği yerlerde yapılan zulüm, mahşer günü bana sorulursa, senin yakana yapışırım. Ola ki mahşer günü mahcup olmayasın. Bir kişiyi hizmette kullanmak istersen, sakın ola ki o kişinin dış görünüşüne aldanma. Çok kimseler var ki elinde fırsat olmadığı zaman, iyi görünürler. Eline fırsat geçtiğinde Nemrut olurlar. Velhasıl, insanları tecrübe edesin sonra aldanmayasın.

Eğer beyler iyi insan olsa, halkın durumu daha iyi olur. Halk beylerin otlağı gibidir. Her kim otlağına bakmazsa otlağın hali perişan olur. Halkı mal canlısı olmaktan başka hiç bir şey azdırmaz. Şimdi sen de gelip geçici olan hiç bir şeye bağlanma, nimetleri Allah’ın kulları için harca. İyilik elini açık tut, mal eksilir diye tasalanmayasın, ihtiyaç olursa buraya bildiresin. Hazinemden sana üç dört yüz kese harcırah vermekten aciz değilim.

Ganimetlerin tamamını hazineye alma, buna rızam yoktur. Hazineye beşte birini al, gerisini İslam askerlerine dağıtasın. İslam askerlerine ve halka iyi bakasın. İhtiyarlarını baba, küçüklerini kardeş, daha küçüklerini oğul bilesin. Oğullarına merhamet ve şefkat edesin. Kardeşlerine ikram edesin. Babalarına hürmetli olasın. O diyarlarda olan Allah’ın fakir kullarını gözetesin. Sadakaya muhtaç olanlara hazineden elbiselerini ve ihtiyaçlarını göresin. Fakirler Allah’ın kullarıdır. Hazine de Allah’ın kullarının hakkıdır. Fakir halktan vergi olarak alınan zahireden başka, yarım akçe dahi olsa vergi alınmasın, buna rızamız yoktur. Bizim halkımızın rahat halini, kafir halkı görsün gıbta eylesin ve bizden tarafa meyletsinler.

Ve mümtaz kadılardan, fazilet sahibi Mevlana Mustafa Efendi’yi ordu kadısı olarak gönderdim. Vardığında itaat edsin, ’Ulemanın eti zehirlidir’ hadisi gereği hatırını kırmaktan sakınasın zira ‘Alimler Peygamberlerin varisleridir.’

Şimdi ya Gazi Bali Bey!Sen dahi canla başla çalışıp din uğrunda saltanat işlerine bağlılıkta gayret et. Yiğitlerin savaşçılarını saklayasın, atın sağlam ve kuvvetli olanın besleyesin ve kılıcını muhafaza edesin. Cömertlik kapısını açık tutasın.

Allahü Teala bahtını açık, kılıcını keskin etlesin. Seni İslam askerleri ile daima muzaffer kılsın. İki cihanda yüzün ak olsun.”

23 Kasım 2013 Cumartesi

Boraltan Köprüsü Vakası, Boraltan Katliamı Ismet Inönü Azeri kardeşlerimizi Ruslara teslim etti





hilmi kemal
MODERATÖR

Tartışma  -  20 Kas 2013
Boraltan Katliamı Ismet Inönü Azeri kardeşlerimizi Ruslara teslim etti

1944 yılında, "Milli Şef" döneminde Azerbaycan'dan kaçarak Türkiye'ye sığınan 146 Azerbaycan Türkü aydının Stalin'e geri verilmesi ve kurşunlanarak öldürülmeleri tarihe "Boraltan Köprüsü Vakası" olarak geçmiştir.

1944 yılında Türkistan, Sovyet Rusya'sı tarafından işgal edilmişti. Sovyet rejimi kendisine karşı tehlike olarak gördüğü her şeyi yok etmeye kararlıydı. Özellikle Türklerin yaşadığı ülkelerde taş üstünde taş bırakmayan Sovyet rejimi Azerbaycan'daki Türkleri de hedef almıştı. Sovyet rejiminin katliamlarından kaçarak kendilerine "anayurt" olarak gördükleri Türkiye'ye sığınmak isteyen 146 tane Azerbaycanlı aydın tarihe geçen bir olayın aktörleri oluyor.

Azerbaycan'daki Sovyet birliklerinden kaçmayı başaran aydınlar, Iğdır'daki sınır kapısına yakın yerdeki Aras Nehri üzerindeki Boraltan Köprüsü'nü geçerek Türk sınır karakoluna sığınıyor.

Türkiye'de "Milli Şef" döneminin yaşandığı yıllara denk gelen olayda, 146 Azerbaycanlı'nın Türkiye'ye sığındığını duyan Sovyetler hükümeti, bu kişilerin derhal SSCB'ye iadesini istiyor.

İngilizler, Lozan'da Hilafet'in Kaldırılması Konusunda Söz Alınması Üzerine İşgal Altında Tuttukları İstanbul'u Savaşsız ve El Sallayarak Törenlerle Terk Ettiler.


İngilizler, Lozan'da Hilafet'in Kaldırılması Konusunda Söz Alınması Üzerine İşgal Altında Tuttukları İstanbul'u Savaşsız ve El Sallayarak Törenlerle Terk Ettiler. Resimde Sevinç İçindeki İstanbul Halkı'nın 6 Ekim 1923'de İstanbul'un Kurtuluşunu Kutlaması Görülüyor..

3 Kasım 2013 Pazar

ABDÜLMECİDİN İRLANDA HALKINA YAPTIĞI YARDIM EFSANE DEĞİLMİŞ...




hilmi kemal
MODERATÖRTartışma - Dün 13:32



ABDÜLMECİDİN İRLANDA HALKINA YAPTIĞI YARDIM EFSANE DEĞİLMİŞ...

Osmanlı arşivinde 'İrlanda'ya yardım' belgesi!

Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Başkanlığı’nda yer alan ve Padişah Abdülmecid’e hitaben yazılan 1847 tarihli mektup… İrlandalılar, ülke tarihinde acılı izler bırakan; 1845-1849 yılları arasında yaklaşık bir milyon kişinin ölümüne, bir milyon kişinin de başka ülkelere göç etmesine neden olan “Büyük Kıtlık”

Başkent Dublin’in kuzeyindeki 32.000 nüfuslu Drogheda kentinin ve bu kentin 1919′da kurulan, 2007′de ilk kez lig şampiyonluğunu kazanan futbol takımı Drogheda United’ın sembolünün ay yıldız olması da “Büyük Kıtlık” ve Osmanlı ile bağlantılı.

İrlanda halkının yaşadığı bu trajik olay karşısında dönemin Osmanlı padişahı Sultan Abdülmecid, İrlanda’ya 10.000 sterlin yardım taahhüdünde bulunmuştu. Ancak İngiltere Kraliçesi Victoria, bizzat kendi topraklarındaki bu felakete sadece 2.000 sterlin yardımda bulunduğu için İstanbul’daki İngiliz elçisi aracılığı ile rakamın düşürülmesi talebinde bulundu. Bunun üzerine padişahın yardımı 1.000 sterline düşürülmekle birlikte üç gemi, tahıl yüklü halde yola çıkarıldı. Gemilerin boşaltılmasına İngiliz yetkililerin izin vermemesi üzerine yardım ekibi, gemileri gizlice kuzeydeki Drogheda limanına boşalttı.,

İrlandalıların Sultan Abdülmecid’e 1847′de gönderdiği mektupta şu ifadeler yer alıyor:

“Majesteleri Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecid Han’a Allah Majestelerinden Razı Olsun

Aşağıda imzaları bulunan biz İrlanda Asilzâdeleri, Beyefendileri ve Sâkinleri, Majesteleri tarafından acı çeken kederli İrlanda halkına gösterilen cömert hayırseverlik ve alâkaya en derin minnetlerimizi saygıyla takdim eder ve onlar adına Majesteleri tarafından İrlanda halkının ihtiyaçlarını karşılamak ve acısını dindirmek üzere cömertçe yapılan bin sterlinlik bağış için teşekkürlerimizi arz ederiz. … Majestelerinin bu zor durumdaki insanların yardım talebine verdiği mertçe cevap büyük Avrupa devletlerine kıymetli bir örnek olmuştur. 

5 Ekim 2013 Cumartesi

Birinci Dünya Savaşında İngilizlere esir düşen 150 bin askerimize ne oldu?




hilmi kemal
MODERATÖRTartışma - Dün 22:13


Birinci Dünya Savaşında İngilizlere esir düşen 150 bin askerimize ne oldu?

Hala belli değil. Bu askerlerden bir kısmı da Mısırın İskenderiye yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampına hapsedildi.

Kampın tam adı “Seydibeşir Kuveysan Osmanî Useray- I Harbiye; Kampı idi”.

Bu kampta 1918 yılında İngilizlere esir düşen 16. Tümenin 48.Alayına bağlı Osmanlı askerleri tutuluyordu.

12 Haziran 1920 yılına kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, ağır hakaretler ve aşağılanmaya maruz kaldılar.

İnsanlık dışı muamelenin sebebi ise Ermeniler idi.

Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların tıpkı 1876-77 Osmanlı –Rus harbinde olduğu gibi hemcinslerinin ihanet etmeleri sebep oldu. Ermenilerin yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kampların İngiliz komutanları, azılı Türk düşmanı haline gelmişlerdi.

Savaş bitmişti ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, İngilizlerin işine gelmiyordu. Çünkü olası bir savaşta, bu askerlerin yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından İngilizlerin beyinlerine işlenmişti.

Çanakkale de bir taraftan napalm bombasını kullanıyor, diğer taraftan uçaklarla uçlarına zehir sürülmüş İngiliz çivilerini atarak Mehmetçiğin topuklarına batması sağlanıyor, böylece askerin ayağı kangrene dönüşüyor ve kesiliyordu.

Çözüm toplu katliamdı. Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak; suya normalin çok üzerinde “krizol” maddesi katılmıştı. Mehmetçik suya daha ayağını soktuğunda aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyordu.

İngiliz askerleri, dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmasına izin vermediler.

Mehmetçikler bellerine kadar gelen suya başlarını sokmak istemediler. Ancak, bu kez İngilizler havaya (başlarının üzerine)ateş etmeye başladı. Askerlerimiz ölmemek için, çömelerek başlarını suya soktular. Fakat başlarını sudan kaldıranlar artık göremiyorlardı. Çünkü krizol maddesi gözlerini yakmıştı.

Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda vermedi. Ve 15 bin askerimiz o gün kör oldular.

Bu vahşet 25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM’de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref Beyler bir önerge vererek, Mısırda esirlerin Krizol banyosuna sokularak, 15000 vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan İngiliz doktor, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması için, TBMM’nin teşebbüse geçmesini istediler.

Bu arada yeni kurulan devletin bin türlü derdi vardı. Ağır sorunlarla uğraşan TBMM’de bu hesap sorma işi unutuldu gitti. Ama olanlar unutmuyorlar.

Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna sunuyorlar. En üzücü olanı da malum birileri de bu karalama kampanyasına çanak tutuyorlar.

Ermeniler soykırım yapıldı diye dünyayı ayağa kaldırıyor, bizimkilerin ise tarihlerinden haberi yok…

Keşke biraz okuyabilseydik…….

4 Ekim 2013 Cuma

ERMENİLER 2 MİLYON OSMANLI'YI ÖLDÜRDÜ




hilmi kemal
MODERATÖRTartışma - Dün 21:40


ERMENİLER 2 MİLYON OSMANLI'YI ÖLDÜRDÜ

ABD eski Başkanı Reagan’ın danışmanı Fein: “Beyaz Saray araştırma yaptı, Ermenilerin 2 milyon Müslüman Osmanlı’yı katlettiği ortaya çıktı.

Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyor…” dedi.

ABD eski Başkanı Ronald Reagan’ın hukuk danışmanlığını yapan Bruce Fein, sözde Ermeni soykırımı iddialarını değerlendirdi.

Ermenilerin bu iddialarının son derece asılsız olduğunu belirten Fein, Reagan’ın başkan olduğu 1981'de bu konunun Beyaz Saray tarafından araştırıldığını ve iddiaların asılsız olduğunun belgelendiğini söyledi.

İşte sözde Ermeni soykırımı konusunda Fein’in açıklamaları:

“Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlıklara karşı “müthiş” sayılabilecek bir özen gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir. Azınlıklar, kendi dini özgürlüklerini ve hayatlarını son derece rahat bir şekilde sürdürdü.

Ermeni terör çeteleri I. Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Rusya ile birlikte Osmanlıları öldürdü.

Bu rakamın 2 milyon civarında olduğu bir gerçek. Ermeni kayıplarının ise 500 bin civarında olduğu araştırmalarla kanıtlandı.

Burada asıl önemli konu, Ermenilerin ihanetidir.

Osmanlı da kendisini savundu. Özellikle ABD’de yaşayan Ermeniler, soykırım yalanı ile büyük getirim sağlıyor.

ABD yönetimi de büyük paralar döndüğü için Ermenileri karşısına almak istemiyor. Ermeniler ısrarla kendi arşivlerini açmıyor.

Çünkü yıllardır soykırım yalanı ile dönen getirimi kaybetmek istemiyorlar. Arşivler açıldığı anda gerçek ortaya çıkacak.”

22 Eylül 2013 Pazar

Bir Mason'un itirafı...




Timur Osmanoğlu
SAHIBITartışma - Dün 04:59


Bir Mason'un itirafı...
"Müslümanların herşeyini bozduk, yok ettik. Dinleri inançları, dine bağlılıkları ve insani duyguları yok oldu.
Onların milli ve manevi değerlerini, batı medeniyeti potasında eriterek kendimize benzettik.
Islamiyeti öğrenmeyi, yaşamayı, namaz kılmayı, Kur'an öğrenmeyi **suç ve gericilik[irtica] olarak göstermeyi
başardık.** Artık çoğu hiçbirşeye tam olarak inanmıyor.
14 Asırlık dinlerini, itikatlarını, ibadetlerini tartışılır hale getirdik! Onları derin boşluğa düşürdük.
Bundan sonra siz misyonerlerin işi daha kolay oldu! Maaş bağlayarak, vize vaadi, yurt dışı imkanı, hatta
cinselliği kullanarak Müslümanları hıristiyan yapınız.
********
KAYNAK:
Louis Massignon, Su Dergisi, yıl 1,sayı:3,mayıs-haziran 2005

BABAM SULTAN ABDÜLHAMİT (1. BÖLÜM)




hilmi kemal
MODERATÖRTartışma - Dün 20:18


BABAM SULTAN ABDÜLHAMİT (1. BÖLÜM)
------------------------------------------------------------------------------
Ayşe Osmanoğlu (1887-1960) Sultan II. Abdülhamid 'in kızıdır.
27 Nisan 1909\'da II.Abdülhamid\'in tahtan indirilmesi üzerine babası ve ailesiyle birlikte bir süre Selanik\'te kaldı. 1924 yılında Osmanlı hanedanının diğer üyeleri gibi yurt dışına çıkarıldı.

28 yıl Paris\'te yaşadıktan sonra 1952 yılında afla İstanbul\'a döndü. 1960 yılında yayınladığı "Babam Sultan Abdülhamid" adlı hatıratıyla ün kazandı.

Adı geçen kitap II. Abdülhamid\'in kişiliği ve aile yaşamına dair en önemli kaynaklardandır.

Kitap, dünya iktidarını 33 yıl tüm haşmetiyle elinde tutan güçlü bir padişahın kızı olarak dünyaya gelen ve daha sonra babasının siyasal kaderine paralel olarak kendi kaderini de şekillendiren bir Sultan\'ın özgün hikayesini ele alıyor. Abdülhamid\'i tanıyan ya da onun yakınlarında bulunmuş biri olmanın çok daha ötesinde anıların bizzat kızı tarafından kaleme alınmış olması bu anı kitabına ayrıca bir değer kazandırıyor.

28 yıl gurbette çile çektikten sonra İstanbul\'a dönen Ayşe Osmanoğlu\'nun "Babam Sultan Abdülhamid" adıyla kaleme aldığı hatıratında Osmanlı tahtında kalan II. Sultan Abdülhamid hakkında anlattıklarının bir kısmı

-----------------------------------------------------------------------
Sultan II.Abdülhamid

Ayşe Osmanoğlu, hatıratına babasını tanımlayarak başlar ve özetle şöyle yazar:

Rahmetli babam orta boyluydu. Saçı ve sakalı koyu kumraldı. Saçları tepeden dökülmüştü. Etrafta gür saçları vardı. Burnu yüksekti. Osmanlı Hanedanı\'nın alametini taşıyan biçimdeydi.

Bakışları gayet zeki ve hassastı. Kuvvetli zekasını gösteren alnı, açık ve yüksekti. Sesi tatlı, kalın ve gürdü. Söz söylerken dinlemek zevki duyulurdu. Fikirlerini ve meramını fevkalade bir ifade ve nezaketle anlatmaya muktedirdi. Babam daima sade giyinir ve hiçbir hususta gösterişten hoşlanmazdı. Haremde koyu gri renkte elbise giyer, aynı renkte palto kullanırdı.

Ömründe uzun gömlek ve hırka giymemiştir. Sabahları yataktan kalkar kalkmaz kürkünü arkasına alarak hamama giderdi. Düz sarı renk bir ağaçtan yapılmış bastonu vardı. Bunu yalnız sarayın bahçesine çıkarken eline alır, başka zaman kullanmazdı. Giydiği kunduralar çizme gibiydi ve biraz da topuklu idi.

Günde üç dört defa abdest alır, namazını muntazaman kılardı. Seccadesi Hereke Fabrikası\'nda yapılmış bir halıydı. Nereye giderse kolaylıkla götürülürdü. "İpekli üzerinde namaz kılmak caiz değildir" derdi. Tespihi daima cebindeydi. Parmağına yüzük olarak altın üzerine beyaz bir akik taşı takardı. Başka bir yüzük taktığını kimse görmemiştir.
----------------------------------------------------------------
II.Adülhamid\'in Huy ve Adetleri

Ayşe Sultanoğlu, babasının huy ve adetleriyle ilgili olarak şunları yazar:

Her zaman erken yatar erken kalkardı. Sabahları güneşten evvel kalkıp hamama gider, banyosunu yapardı. Hamamın dış katında oturmak için bir sedir yaptırmıştı. Orada giyinir, sabah namazını oracıkta kılar, sonra kahvaltısını ederdi.

Ekseri akşamlar yemekten sonra bahçeye çıkar, orada paşalarla, beylerle gezer ve bazen hareme geçerdi. Bazen marangozhanesinde veya kütüphanesinde çalışırdı. İşi olmadığı zaman yatsı namazından sonra derhal yatak odasına çekilirdi.

Saate ve vakte pek bağlı idi. Her işini bir saate bağlamış, düzgün bir ömür geçirmiştir. Beş vakit namazını kılar, Kuran-ı Kerim okurdu.

Daime camilere devam ettiğini Ramazanlarda Süleymaniye Camii\'nde namaz kıldığını o zamanlar camide açılan sergilerden alışveriş ettiğini hikaye tarzında anlatırdı. Babam herkesin namaz kılmasını, camilere devam edilmesini çok isterdi. Sarayın hususi bahçesinde beş vakit Ezan-ı Muhammedi okunurdu.

Babamın bir sözü vardı: "Din ve fen" derdi. "Bu ikisine de itikat etmek caiz" olduğunu söylerdi.
------------------------------------------------------------------http://osmanlldevleti.blogspot.com/2013/09/babam-sultan-abdulhamit-1-bolum.html

Arşivlerde tarihteki tüm savaşlarda ki kadınlarınımızın hepsi tesettülür..


Osmanlı Sevdalıları



Timur Osmanoğlu
Tartışma - 10:43


Bütün Arşivler Tarandı bütün tarihi kaynaklara bakıldı ve tek bir kişi bile bulunamadı ki tesettüre karşı çıkmış olsun ve kurtuluş savaşı için mücadale etmiş olsun...
Bu Vatan, Evlatlarına " Ya Şehit Ol Ya Gazi ; Korkup cephede geri durursan sütüm sana helal değildir " diyen Analarımızındır. Çaraf yırtan , okullara tesettürlü öğrenci sokmamayı ilericilik sayan , hertürlü eziyeti reva gören sahterkarların değil !!
Yeter artık kendi topraklarımızda misafir muamelesi Gördüğümüz . Bu Topraklar Bizim !! [32]

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=543272975728285&set=a.507178792671037.1073741838.181867238535529&type=1&theater

14 Eylül 2013 Cumartesi

Eskiden "Kapıyı kapat!" denilmezmiş.




hilmi kemal
MODERATÖRTartışma - 12 Eyl 2013


Eskiden "Kapıyı kapat!" denilmezmiş.

Allah (cc) kimsenin kapısını kapatmasın diye düşünülürmüş. "Kapıyı ört, ya da sırla" denilirmiş. Kapının kapanmadan yavaşça örtülmesi edebdenmiş.

“Lambayı söndür” demezlermiş. Allah (cc) kimsenin ışığını söndürmesin. "Lambayı dinlendir" derlermiş. Lamba yakılmaz, uyandırılırmış.

Uyuyan birisi uyandırılmak İçin sarsılmaz veya adı ile çağırılmazmış. "Agâh ol erenoler" derlermiş. Nezaket, incelik, edeb her işin başı imiş de ondan... Ona eren uyanık olurmuş. İnsanların sözü kesilmez, işaret ve işmar edilmez, fısıltılar, gizli konuşmalar hoş karşılanmazmış.

Hanımlar beylerine "Efendi" derlermiş, "siz" derlermiş. Hanımefendiliklerini gösterirlermiş.

Gezerken yere yumuşak basılır, ses çıkarmamaya çalışılırmış. Yerdeki haşerata basmamaya özen gösterdiği için adı "Karınca basmaz Efendi” ye çıkan insanlar varmış.

Kapıdan çıkarken arkasını dönmemek, geri geri çıkmak edebdenmiş.

Kapı eşiğindeki misafirlere ait ayakkabılar, dışarıya doğru değil, içeriye doğru çevrilirmiş. "Git bir daha gelme!" der gibi değil de. "Gitsen de ayağının yönü buraya dönük olsa" dercesine dizilirmiş.

Canlı cansız her şeyin bir hatırı varmış. Eskiler hayatı o kadar nurani, o kadar temiz, o kadar manâlı yaşarmış.
http://osmanlldevleti.blogspot.com/2013/09/eskiden-kapy-kapat-denilmezmis-allah-cc.html


Hayattan beklentim imanlı ölmek Sen nasip et Allah'ım.. (sevdiklerime ve ümmete de nasip et)

Osmanlı Düşmanlığının Böylesi




hilmi kemal
MODERATÖRTartışma - Dün 19:58



İlk olarak Hayat İklimi paylaştı:

Osmanlı Düşmanlığının Böylesi

Cumhuriyet'in ilanından sonra 3 Mart 1924 tarihinde 431 sayılı kanun ile Hilafet'in kaldırılıp Osmanlı hanedanına mensup kimselerin yurt dışına sürgün gönderilmesine karar verildiğini...

Bu konunun mecliste görüşülmesi sırasında bazılarının hiç olmazsa kadınların memleketten çıkartılmamasına dair bir teklif ileri sürmesi üzerine, mecliste bulunan bazı meb'usların masaların üzerine çıkıp tepinerek "Olamaz!" diye haykırdıklarını...

Topçu İhsan namındaki ecdad düşmanı kendini bilmez birinin de :
"Osmanlı hanedanının hepsi sürülmelidir. Ne erkeği kalsın ne kadını... Hatta ölülerinin kemiklerini bile mezarlarından çıkarıp atmak lazım gelir." deme utanmazlığını göstererek, Horasan'dan kopup gelerek Söğüt'e yerleşip oradan da koca bir cihan devleti çıkaran Osmanlı Hanedanı için böylesine haysiyet kırıcı teklifler ortaya atabildiklerini...

Biliyor muydunuz..???

Müftüoğlu, Mustafa; Tarihi Gerçekler cilt 2, Seha Neşriyat, İst.93 S: 234.
Kaplan, Mustafa; Kemalizm ve İslamiyet, İttihat Yay., İst.93, S:93.

 
“ Gelmez sana bir ziyân bu âşk'tan gönlüm.
Cân gitse de korkma, başka bir cândır ölüm. . ” Hz.Mevlana

Ahmet Vefik Paşa' nın, Rumelihisarı' nın üst tarafında kurulan"Robert Kolej" adlı misyoner yuvasının arsasını Amerikalı protestan misyonerlere sattığını..




hilmi kemal
MODERATÖRTartışma - Dün 19:59



İlk olarak Hayat İklimi paylaştı:

Tarihin tozlu sayfalarından...
-----------------------------------------------------------------------
Kıyamete Kadar Çan Sesi Dinlemek

Ahmet Vefik Paşa' nın, Rumelihisarı' nın üst tarafında kurulan "Robert Kolej" adlı misyoner yuvasının arsasını Amerikalı protestan misyonerlere sattığını...

Bu zatın, öldüğünde vasiyet ettiği gibi Eyyüb Sultan 'a gömülmek istediğini, fakat zamanın padişahı Abdülhamid Han' ın buna kat'iyen müsaade etmeyerek:
"Protestanlara arsa satan adam, kıyamete dek onların çan sesini dinlesin" diyerek Eyyüb Sultan'a değil, sattığı arsanın hemen önündeki Rumeli mezarlığına gömülmesini emrettiğini...

Biliyor muydunuz...?
-----------------------------------------------------------------------
Müftüoğlu, Mustafa; Tarihi Gerçekler, cilt 2, Seha Neşr., İst.1993, s.41

12 Eylül 2013 Perşembe

YAVUZUN CENAZESİNDEKİ İLGİNÇ OLAY...


Osmanlı Sevdalıları



Timur Osmanoğlu
Tartışma - 01:42


YAVUZUN CENAZESİNDEKİ İLGİNÇ OLAY...

21 Eylül 1520 Cum'a akşamı Hakk'ın rahmetine kavuşan Yavuz Sultan Selim Han'ın naşının yıkanması hadisesini, Reisü'l Küttab Hüseyin "Bedayiu'l-Vakayi" adlı eserinde: "Naşı yıkarken sağ eli ile iki kere setr
-i avret ettiğini müşahede ederek her biri (Hekim Kazvini, Hekim Osman ve Hekim Isa) hayret edip tekbir ve salavat getirdiler." diye yazmıştır.
Setr-i avret: Avret Mahallini Örtmek...

Nasıl bir İman Sahibi ki Bu Koca Sultan, İmanın göstergesi Olan Haya Yani Utanma duygusu, Öldükten sonra Dahi Onu Setr-i Avret etmeye Sevkediyor...İşte bu İmanın Neticesidir ki; Hadim-ül Harameyn Yavuz sultan Selim han Çölde Peygamber Sallallahu Aleyhi Ve Sellem Efendimizin İzinden gidecek kadar müthiş bir Mükafata Ermiş, İslamın Halifeliğini hükmeden Değil Hizmet eden Olarak Görmüş Yüce bir Şahsiyyettir...
Bizler Razıyız Allah Celle Celalühu Razı Olsun, Sultanımıza Rahmet Eylesin İnşâAllah...

6 Eylül 2013 Cuma

pusuladaki not




hilmi kemal
MODERATÖRTartışma - 4 Eyl 2013


pusuladaki not

Çanakkale Savaşı Sırasında Kocadere köyünde büyük bir “ Sargı Yeri ” kuruluyor. Kimi Urfalı , kimi Bosnalı , Kimi Adıyamanlı , Kimi Gürünlü, Kimi Halepli çok sayıda yaralı getiriliyor...

Bunlardan biri Çanakkale Lapsekinin Beybaş Köyündendir ve yarası oldukça ağırdır. Zor nefes alıp vermektedir. Alçalıp yükselen göğsünü biraz daha tutabilmek için komutanının elbisesine yapışır.

Nefes alıp vermesi oldukça zorlaşır ama tane tane kelimeler dökülür dudaklarından.

" Ölme ihtimalim çok fazla... Ben bir pusula yazdım... Arkadaşıma ulaştırın..."

Tekrar derin nefes alıp, defalarca yutkunur:

" Ben...Ben köylüm Lapseki' li İbrahim Onbaşından 1 Mecit borç aldıydım... Kendisini göremedim. Belki ölürüm. Ölürsem söyleyin hakkını helal etsin "
" Sen merak etme evladım " der Komutanı, kanıyla kırmızıya boyanmış alnını eliyle okşar. Ve az sonra komutanının kollarında şehit olur ve son sözü de " söyleyin hakkını helal etsin " olur...

Aradan fazla zaman geçmez.

Oraya sürekli yaralılar getiriliyor.

Bunlardan çoğu daha sargı yerine ulaştırılmadan şehit düşüyor. Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana ulaştırılıyor.

İşte yine bir künye ve yine bir pusula.

Komutan göz yaşlarını silmeye daha fırsat bulamamıştır.

Pusulayı açar, hıçkırarak okur ve olduğu yere yığılır kalır. Ellerini yüzüne kapatır, ne titremesine nede göz yaşlarına engel olamaz:

"Ben Beybaş Köyünden arkadaşım Halil'e 1 mecit borç verdiydim. Kendisi beni göremedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin ben hakkımı helal ettim."
http://osmanlldevleti.blogspot.com/2013/09/canakkale-savas-srasnda-yasanms-bir-olay.html

Vahdettin hain değildi.




Timur Osmanoğlu
SAHIBITartışma - 01:19


Vahdettin hain değildi.
Hain olsaydı hazineyi yanında götürür ve
yurt dışında tekrar padişah olmak için uğraşırdı.
Ancak böyle bir şey vaki olmamıştır.

[Mustafa Armağan- Küller Altında Yakın Tarih]

3 Eylül 2013 Salı

Osmanlı demokrasisinden,Türkiye Cumhuriyetine




hilmi kemal
MODERATÖRTartışma - 1 Eyl 2013


1. Osmanlı bir “Töre Devleti” kurmuştur. Başta Padişahlar olmak üzere, kanun-u kadim, özetle “töre”, herkesi bağlar. Hiç kimsenin kudret ve kuvveti “mutlak” değildir. Özellikle padişahlar denetim altındadırlar ve kanunlarla törelere uymak zorundadırlar.

2. Padişahlar savaş ve barış ilanı hakkından bile mahrumdurlar. Bunun için ulemanın onayını almak zorundadırlar. (Sultan Dördüncü Mehmed, Macaristan savaşını erteleyememiştir).

3. İsrafa ve sefahate meyleden padişahlar, ulema fetvasıyla halledilir. (Tahttan indirilir) Avrupa’daki gibi istibdat ve mutlakıyet yoktur, insanlık vardır.

4. Osmanlı Devleti, insan, hayvan ve bitkiye yönelik hizmetler üreten büyük bir hayır kurumuna dönüşmüştür. Padişahlar bu büyük hayır kurumunun garsonlarıdır!

5. Yükselme devrinde padişahların şeyhülislâmlarıgörevden alma yetkileri yoktur, ama şeyhülislâmlar padişahları azletme yetkisine sahiptirler.

6. Osmanlı devlet sistemi, pek çok yabancı düşünürün tetkik ve tescilinden geçtiği üzere “mutlakıyet” değil, insanı merkez alan ve insana değer veren, bugünkü anlayışa yatkın demokratik bir yapıdır.

7. İnsanı merkez alan anlayışın kaynağı Kur’an’dır ve Kur’an hükümleri zulüm ve istibdat meyline karşı en büyük engeldir. Bu yüzden padişahlar ve yöneticiler zulmü bir yöntem olarak benimsememişler, bu yoldaki bazı münferit hareketleri ise şiddetle cezalandırmışlardır.

8. Her padişah, tahta çıkar çıkmaz, Kur’an’a ve töreye bağlı kalacağına yemin eder. Bu yemini Şeyhülislâmlık ve halk denetler.

9. Halkın iradesi padişahın nüfuz ve kudretinden üstündür. Bu yüzden padişahlar zaman zaman kıyafet değiştirip halkın içine karışmakta, talep ve değerlendirmeleri birinci elden almaya özen göstermektedirler.

10. Sultan Birinci Mahmud Devri Reis-ül-Küttablarından (Dışişleri Bakanı diyebiliriz) Emârzâde Hacı Mustafa Efendi, Fransız Sefiri Marquis Villeneuve’e söyledikleri meşhurdur: “Aslına bakarsanız, Osmanlı Devleti, adı henüz konmamış bir cumhuriyettir.”

11. Osmanlılarda en nüfuzlu insan padişah değil, Şeyhülislâmdır.Şeyhülislâmın herhangi bir kararına padişahın itiraz etmesi sözkonusu bile değildir. Padişahların isteğini reddeden pek çok Şeyhülislâm vardır.

12. Osmanlı Devleti’nde, bugünkü anlamda olmasa bile, yakın anlamda “kuvvetler ayrılığı prensibi” mevcuttur. Padişah, idari işlerde hükümete karışamaz, tahakküm edemez. Yalnızca tavsiyelerde bulunabilir.

13. Avrupa’da hiçbir insan hakkı yokken, Osmanlı’da padişahların ve diğer yöneticilerin, insan haklarına riayetleri diplomatik belgelerden anlaşılmaktadır. (Bu da zaten inanç temellidir: Çünkü insan haklarına riayetsizlik kul hakkını gözetmeme anlamına gelir).

14. Kendi yaptırdığı camiin dışında hiçbir padişahın adı hiçbir binaya, şehre, esere verilmemiştir. Bu gelenek cumhuriyetten sonra oluşmuştur.

15. Halk, padişahı açıktan açığa tenkit etmek, devlet ve hükümet adamlarını alaya almak hakkına sahiptir. Vaizler vaazlarında, halk hatipleri meydanlarda tenkit hakkını kullanırken zabıta müdahale etmez. Özgürce konuşurlar. Bunun sayılamayacak kadar örneği var.

16. Padişahlar yalnız Müslüman milletin değil, yönetimi altında bulunan gayrimüslim milletlerin de hakkını-hukukunu muhafazaya mecburdur.

17. Osmanlı Devleti’nde Müslüman olmayan insanların dinlerini özgürce yaşama hakları mevcuttur. Kimse onlara baskı yapamaz, kimse kem gözle bakamaz (Fatih’in “Amannâme”si), kimse onları aşağılayamaz ve asla kınayamaz.
Osmanlı ceddimizin halkına yaşattığı hak ve hürriyetleri bugün bile mumla arıyorsak, bu işte bir terslik var demektir.

KAYNAK;Yavuz BAHADIROĞLU - Osmanlı demokrasisinden,Türkiye Cumhuriyetine

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı