Tasavvuf Sohbetleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tasavvuf Sohbetleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2023 Pazartesi

53.meclisten bir bölüm Fethu'r-rabbani


 

Deneme ve tecrübe yollu iptila gereklidir. Bilhassa iddia sahipleri için… İptila ve deneme olmasaydı halkın çoğu velayet iddiasında bulunurdu. Bu sebeple bazı büyükler; “Velayet iptila iledir. Ta ki iddia olunmaya…” demişlerdir.


Veli kulun başlıca işareti halktan gelen eziyete sabırla karşı koymasındadır. Bir de onların hatalarına göz yummasında…


Evliya zümresi halktan gördükleri şeye göz yumarlar. Ve onlardan gelen sese kulak vermezler. Ve halkın arzusunu halka bırakırlar.


Bir şeyi sevmen seni kör ve sağır kılar. Onlar Hakk’ı sever, bu yüzden başkasının hatası onlara gözükmez. Halka güzel söz söylerler. Onlarla iyi geçinirler. Yumuşak davranırlar. Bazen Allah için darıldıkları da olur. Bu darılmaları Hakk’ın öfkesine uyar.


Onlar doktorlardır. Her hastalığı ve şifasını bilirler. Doktor bütün hastaları tek ilaçla tedavi etmez.


Onlar kalp ve mana ciheti ile daima Hakk’ın elinde olurlar. Ashâb-ı Kehf’e benzerler. Sanki onları Cibril bir sağa bir sola çevirir. Sevgi eli onların kalbini hâlden hâle geçirir. Dünyayı dünya isteyenlere verirler. Âhireti âhiret dileyenlere bağışlarlar. Hak Teâlâ ise kendilerine kalır. Hiçbir hâlde cimrilik etmezler. Ellerinde dünyalık varsa verirler. Âhiret sevabına dair bir şeyleri varsa onu da esirgemeden verirler. Dünyayı dünyalıktan mahrum fukara zümresine dağıtırlar. Âhireti ise onu aramakta kusurlu kimselere verirler.


Olan işleri yapana bırakırlar. Olmuşları da halka verirler. Kabuk sayılanları halka hibe ederler. Hakk’ın zatında gayri her şey kabuk sayılır. Hakk’ı aramak ve O’na yakın olmak ise özdür.

22 Haziran 2023 Perşembe

Fethu'r-rabbani 62. Meclis 4.sohbetinden

 


Allah’ım sabır, Allah’ım af. Allah’ım, bize yardım et!


Bir kimsenin elinde bulunana tamamen önünde eğilirsen, Hak sa­na darılır. Bir kimse, zengine malı için tevazu gösterir, karşısında iki büklüm olursa, din bağının üçte ikisi kopar.


Sen, bütün talebini halka bağladın, yarın Hakk’ın divanına o yüzle çıkacak ve utanacaksın.


Bir adam görmüştüm; hâli vakti iyiceydi. Ama insanlardan bazı şeyler talep ederdi. Yine birinden almış olacak, ipekten bir cübbe sattığını gördüm. Yirmi beş altına satmıştı. Peşine düştüm. Dövme aşı -keşkek- yiyen bir Zât’ın önüne dikildi. O zat dayanamadı, yedi­ğinden ona da verdi. Artık sırası geldiği için: “Sen biraz önce, yirmi beş altına cübbe sattın; bu hâlin ne?” dedim. Bana döndü, şöyle dedi: “Senin yüzünden sanatımı bırakamam; bunu terk mi edeyim istiyorsun? Hayır, yapamam!”


* * *

Bir zat velayet hâlinin sonuna varırsa ona kutubluk hâli verilir. O, bu hâli ile halkın işlerini üzerine alır. O, bu hâlinde halkın cüm­lesine muadil imana sahiptir. O iman sayesindedir ki, halkın işlerini yüklenir.


Hak Teâlâ, benim uzakta oluşuma ve zahirde giydiğim libasa bakmaz. Asıl libas, ölümden sonra giyilecek olan libastır. Üzerimde gördüğünüz güzel libas bir kefen sayılır. Bu benim için güzel oldu, ama nelerden sonra? Katı giydim, kuru yedim ve aç kaldım. On­dan sonra.


Ey Bağdat ehli, benim meşguliyetim yalnız siz değilsiniz. Sizden başkası ile olurum. Akıllı olunuz, her şeyi yerinde anlamaya gayret ediniz.


Ey yer ehli, gök ehli ve sizin bilemediğiniz diğer yaratılmışlar, bu hâliniz tam bir safiyete gitmiyor. Bu gördüğünüz zahir hâlinin doğruladığı bir iç âlem vardır. O iç âlemin de doğruladığı bir dış hâl var.


Sana söz yok; putlarını parçala ve tek Allah’a bağlan. Rabbin bir, sevdiğin bir, yârin bir olmalı. Kalbin tam birlik âlemine geçmeli. Hakk’ın yakınlık otağı kalbinde ne zaman kurulacak? Kalbin ne za­man meczup olacak? Sırrın O’nun yakınlığına ne zaman erecek? Ve sen halkı benliğinden silip Hakk’ın Zât’ına ne zaman ulaşacaksın?


Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “Bir kimse, bütün varlığı ile Allah’a bağlanırsa her derdine o yeter ve bir kimse varını yoğunu dünya bilirse Hak ona dünyayı salar; dünya da, onun üzerinde akla gelmedik oyunlarını icra eder.”


Allah katında olana nail olmak için O’na bağlanmak icap eder. Kalpten O’na bağlanmadıktan sonra işler yolunu bulmaz.


Allah, şöyle buyurur: “Bir kimse, herhangi bir işi yapar, onunla Ben’den başkasını dilerse, Bana şirk koşmuş olur. Eline ne geçer ki, Ben onların hepsinden üstünüm.”


İhlâs, iman sahibinin arsası sayılır; yapılan işler ise, onların ağa­cıdır. Ağaçlar değişebilir, ama arsa değişmemeli.


Her bina takva hâli üzerine yükselir.


Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in yukarıdaki hadis-i şerifine itiraz yollu: “Ben Allah’a tam bağlandığım hâlde bana yardım etmiyor!” de­nirse, onun cevabı şu olur:


Peygamber boşa kelâm etmez; kabahati kendinde ara.


* * *

22 Mayıs 2021 Cumartesi

Bir kul Allah'a ne kadar karîb yakin olursa olsun bazen kendisinin aşamayacağı surlar karşısına çıkabilir

 


Allâh-u Teâlâ kimi insanlara farklı dönemlerde farklı vazifeler yükler. İnsanoğlunun iki vazifesi vardır.
Birincisi kendi kemaliyle meşgul olmak ikincisi başkalarının tekmili yetiştirilmesi kemale erdirilmesi için çaba sarfetmek.
Kendi kemaliyle meşgul olma anında kula yakışan sadece ve sadece Allaha yönelmek ve ondan başkasıyla meşgul olmamaktır. Bu makama tecrid makamı diyoruz. 

Her şeyden kendini tecrid eden bir salik, yönünü Allaha çevirmişse kendi kemalini tamamlar sonrada başkalarını hem zahiri hem batini olarak davet etmeye başlar bu davet makamının en kamil halidir. 
Batını Allah ile beraberken zahirinin mahlukatla beraber olması istenir. İşte bu durumda Allah artık insanı, esbab makamında sebeplerle iş yapması ister. Farklı zamanlarda farklı tecellilerle teslim olmak ubudiyetinin gereğidir. 

Hz. meryem annemiz mescidi aksada ibadetle meşgul olurken, Hazreti Zekeriya (as), hazreti Meryem'in ibadethanesine girdiğinde yanında kışın yaz meyvelerini bulur, yazında kış meyvelerini bulurdu. Ya Meryem bu sana ne zaman geliyor. dediği zamanda

"Allah-u Teâlâ tarafından bana ikram ediliyor. Allah dilediğini ummadığı yerden hesapsız rızıklandırır." diyordu. 
 
Âl-i İmrân suresi 37.ayet-i kerimede Allah (cc) şöyle buyuruyor:


 (inna(A)llâhe yerzuku men yeşâu biġayri hisâb(in))
Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır. 

Ancak uzun bir süre geçtikten sonra Allâh-u Teâlâ Hz. Meryem'e yeni sorumluluklar vererek  farklı imtihanlara tabi tuttu. Hz. İsa'ya hamile kalıp doğum yapınca 

Meryem Suresi 24.ayeti kerimede 

Fenâdâhâ min tahtihâ ellâ tahzenî kad ce’ale rabbuki tahteki seriyyâ(n)

Bunun üzerine hurma ağacının alt tarafından Meryem'e şöyle seslenildi: Üzülme, Rabbin senin altında bir ırmak akıttı.


25.ayeti kerimde

“Hurma ağacını kendine doğru silkele ki sana taze hurma dökülsün.”

  Hz. Meryem daha öncesinde odasına cennet nimetleri hazır getirilirken doğum yaptığında niçin en çok ihtiyacı olduğu bir anda hurma dalları silkele denmiştir? Allâh-u Teâlâ hurma ağacına emreder dökülebilirdi. 

Bu konuda ulema diyor ki: Ne zaman ki Mescid-i Aksa da tecrid makamından olan sebeplerden tamamiyle feragat etmiş kendisini Allah sevgisiyle donatmış Allah'a yüzünü çevirmiş Hz.Meryem için tecrid makamında sebepleri kaldırıyor hurmaları veya yiyeceklerini önünde hazır bulunduruyor. 
Hz. Meryem kucağına bebeğini aldığı andan itibaren annelik duygularıyla o an gönlünde evlat sevgisi yeşeriyor. Allâh-u Teâlâ ile olan halveti bozuluyor. O andan itibaren evlat sevgisi kalbe girince Allâh-u Teâlâ onu tecrid makamından alıyor esbab makamına koyuyor. Hurma başının üzerinde olmasına rağmen kucağına düşmüyor ve o dalı tut salla ki hurmalar düşsün diyor Allâh-u Teâla..

Kulunu bazen tecrid makamında bazende esbab makamında görmek ister.

Allâh-u Teâlâ.. Bir kul Allah'a ne kadar karîb yakin olursa olsun bazen kendisinin aşamayacağı surlar karşısına çıkabilir. 

İşte bu hususta İbn Atâullah el-İskenderî ikaz ederek diyor ki:

İnsanlara taksim edilen himmetler içerisinde herkesin himmetinden öne geçmiş çok kuvvetli himmetler var. Allah'ın en güçlü kuvvetli himmetler gayretler bile yeri geldiğinde Allah'ın çizdiği kaderin duvarlarını surlarını yıkamaz. İnsan ne kadar güçlü olursa olsun ya da Allah'ın has kulu olursa olsun kader duvarı önüne çıkarsa onun yanında teslim olmalıdır. Allah'ın koyduğu kader duvarıyla kavga etmemelidir. 

Kader konusu anlamak isteyene kolay bir husustur ama anlamak istemeyene çok zor aşılması güç bir duvar benzer sur gibidir. 

İbn Atâullah el-İskenderî bunun için kaderi sura benzetmiştir. 

Eğer suru, duvarı geçmesini bilirsek geçidinden haberimiz varsa ne işe yaradığını bilir o istikamette kullanırsak duvar bizim için bir muhafaza kalkanına benzer. Cehenneme girmemize Allah'a isyan etmemize kendi kendimizi yıpratmamıza mani olur. Kader inancı iman esaslarındandır ama kaderi anlamayan kazayı kavramak istemeyenler kederden kurtulamazlar. Halbuki buyukler "Kadere inanan kederden kendini kurtarır" demişler.
Allah cc kaza ve kaderi iki türlü tayin etmişlerdir. 
Kaza, Alah'ın ilmi ezelisinde gelecekte olacak olan her şeyi ilmi ezelisinde yazmış olması demektir. 
Kada, ilmi ezelisinde müstakbelde gelecekte istikbalde olacak olan her şeyin ezelde malum olması demektir.   

Vakti geldikçe Allah'ın ilmi ezelisine uygun olarak husule gelmesine de kader denilmiştir. Bazı ulemalar da bunun tam tersini söylemişlerdir. Kader ilmi ezelidir sonra ilmi ezeliye muvafık olarak hadiselerin vukua gelmesine de kaza demişlerdir.

Hulasa kıyamete kadar yaşanacak her hadisenin  ister ef'âl-i ihtiyariye (Kulun irade ve isteğiyle yapılan davranışlar, fiiller.) olsun, ister ef'âli izdırariye olsun kulun iradesinin neticesinde ortaya çıkacak veya kulun iradesinin dışındaki bütün işler Allah'ın ilmi ezelisinde malumdur mevcuttur.
Ancak kulun iradesiyle kesbiyle Allah'ın kaderini anlamak ve anlatmak icab ederse; bilinmesi gereklidir ki Allah'ın ilmi maluma tabidir. Malum ilme tabi değildir. 
Bu ne demek? Allah'ın ilmi ezelisi ileride vuku bulacak hadiselere göre yazılmıştır. Yoksa istikbalde husule gelecek hadiseler Allah'ın yazgısının neticesi ve ona bağlı ve mecbur olarak tahakkuk etmiş değildir. Onun için deniliyor ki Allah'ın ilmi ezelisi maluma bağlıdır. Ama malum ilme bağlı değil şöyle düşün bir takvim yaprağını aldığınızda sayfaları karıştırırken belli günlerde güneş ve ay tutulması olacağını bir takım sene içindeki takvimleri orada görürsün sonra o gün geldiğinde bakarsınız ki gerçekten güneş tutulmuştur. 
Şimdi güneşin tutulması takvimde böyle yazdığı için midir yoksa o ilmi bilen insanlar ilimlerin neticesi olarak hesap etmişler ve ona göre takvim yaprağına not düşmüşlerdir. Doğru olan o işin üstadları o işin alimleri tecrübeleri ve bilgileri neticesinde hangi gün güneşin tutulacağını bilmişlerdir. 

Bir alim yıldızlardan anlayan astronomi ilminden anlayan birisi çıkıyor da bir kaç yıl önceden takvime yazabiliyor da ilminin nihayeti olmayan Allâh-u Teâlâ ezelde kıyamete kadar gelecek her şeyi bildiği için o şekilde yazmış olması O'nun yazgısı, O'nun bu şekilde bilmesi hadiselerin O'nun yazdığı şekilde tahakkuk etmesine icbar etmiyor.    

Kulun kesbi kendi karar verip işe atılması vardır. Allah'ın ise yaratması vardır. Kul önce murad eder harekete geçer. Allâh-u Teâlâ mecbur olmadığı halde o da murad ederse o işi yaratır yoksa Allah cc ezelde böyle yazılıdır diye bir kimseye yatırıp ağzından zorla içki şişesini boşaltmaz. Bir adamı meyhaneden alıp zorla camiye secdeye götürmez. İstese tabi ki yapabilir  

Secde suresi 13.ayet-i kerimede 







Velev şi/nâ leâteynâ kulle nefsin hudâhâ velâkin hakka-lkavlu minnî leemleenne cehenneme mine-lcinneti ve-nnâsi ecma’în(e)

Biz dilesek, elbette herkese iman etmek zorunda kalırdı. Fakat, «Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım» diye benden kesin söz çıkmıştır.  

Nitekim Ali Haydar Efendi (ks) buyurur ki: Mahşer günü kabre girenlerden mahşere çıkan hiç kimse mahşer gününde kafir olmayacak ahirette herkes müslüman olacak çünkü herşey ortaya çıkacak artık hiç kimse inkar edemeyecek."
Mevla isteseydi bu dünya halinde de herkese imanı mecburi kılabilirdi. Öyleyse kul kendi iradesiyle tercih ediyor. Kulun iradesini ne şekilde kullanacağını bildiği için Allah kaza ve kaderi o şekilde yazıyor.  
----

Allah'ın ilminde yazılmış bazı hükümler vardır. O hükümler hiç bir zaman değiştirilmez. Dolayısıyla orada avamda olsak cahilde olsak alimde olsak velide  olsak peygamberde olsak Allah'ın ezelde takdir ettiği hükümler hiçkimsenin müdahalesiyle yerinden oynatılmaz. 

Kaza-i mübrem  Allahü teâlânın yazıp kalemi kırdığı hükümlerdir. Hiç bir surette değiştirilmeyecek kaza-i muallak ise Allâh-u Teâlâ'nın bazı şartlara bağladığı hükümlerdir. Hayatımızda örnekleri vardır. Sadaka ömrü uzatır denmiştir. Ne demektir bu insanın eceli belli değil midir? Nihayette Allah indinde eceli bellidir. Ama Allah cc benim kulum falan fakire falan medreseye falan ilim talebesine yardım ederse iyilikte sıla-ı rahimde bulunursa onun ömrü seksen sene olacak yok eğer tasaddukta sıla-ı rahimde infakta bulunmazsa onun ömrü altmış sene olacak şeklinde yazıyor. Bazıları böyle yazılıyor.  Dolayısıyla cenabı hak kaza-i muallakta neticede o kulun ne yapacağını biliyor ve o hayrı işleyip işlemeyeceğini bildiği için nihayeti ona göre takdir etmiş ama bizim için şarta bağlamış eğer kulu infakta hayır hasenatta kullanırsa Cenabı hak şart tahakkuk ettiği için onun ömrünü seksen yıl olarak takdir ediyor. 

Allah'ın bazı hükümleri şartlara bağlıdır bazıları ise muallak değildir. Muallak olmayanlarda insanın himmeti ne kadar güçlü olursa olsun onu yerinden oynatmak yerinden yıkmak mümkün değildir. Allâh-u Teâlâ bütün müminlere himmeti âliye ihsan eylesin. 
Hepimize hayret makamını lütfeylesin. Allah ömrümüzü bir müflis gibi geçirmemizden bizleri muhafaza eylesin.      

9 Kasım 2019 Cumartesi

MANEVİ ÖLÜM


04. Makale:

MANEVİ ÖLÜM
Halkın malına göz dikmez, onların elindekinden kendini mustağni kılarsan, kötü isteklerin ölmeğe başlar. Böyle olunca sende hiçbir kötülüğe karşı meyil kalmaz. Bunlar hep Allah’ın yardımı ile olur. Bu inayet ve yardım sayesinde öyle bir hayata kavuşursun ki ondan sonar ölüm yoktur. Bundan bulacağın zenginlik tükenmez; verilen alınmaz... Rahatın bozulmaz... Hiçbir sevdiğinden mahrum olmazsın. Öğrendiğini unutmaz, sonundan korkmazsın...

Bu yeni varlıkla bambaşka bir aleme geçersin; saadeti bitmez tükenmez... Sultanlığın bir türlü sonu gelmez. Yüksekliği bir türlü nihayete ermez. Burada yalnız tazim olunur, tahkir olunmaz.

Çünkü sende artık bir meniyet vardır. Ve doğruluk zatında mevcuttur. Söylediğin Hak, yaptığın doğrudur. Sen artık eşsiz bir cevher haline gelmişsin. Tekle tek, birle bir olmuşsun. Gizlinin gizlisi, sırrın sırrı oldun; yetmez mi?

Bu hal ve bu alemde sen, peygamberlerin vekilisin demektir. Velayet sırrı sende biter. Ebdallar –velilerden bir kısım- şekline bürünür. Her dert seninle biter. Her ihtiyaç seninle görülür. Yağmur arzunla yağar. Bitkiler sevginle biter... Yeşerir... İster sultan, isterse çoban, ister imam ister cemaat hepsinin belasını def edersin...

Sen bundan böyle ibadın ve biladın amirisin; eller sana yardıma gelir... Ayaklar sana hediyeler taşır. Diller seni övmeğe başlar. Bunlar Allah’ın izni ile olur. İki kişi dahi, aleyhinde söylenecek tek kelime bulamaz...

Ey bunca in’am ve ihsan yapan Allah, bunlar hep senin vergilerindir. İkramındır. Allah büyük ihsan sahibidir

25 Ekim 2019 Cuma

İPTİLA, FUTUH'UL GAYB


İPTİLA
İnsan, başına bir iş gelirse... Önce, kendi kendine kurtulmaya çalışır... Muvaffak olamayınca, etraftan yardım istemeğe koyulur...

Padişahlara gider; rütbe sahiplerine yalvarır. Zenginlere koşar... Hal sahiplerine gider; dua ister, himmet ister... Eğer hasta ise doktora gider, şifa arar. Bununla da kurtulamayacağını anlayınca, Allah’a döner.

Eğer kendi işini yapabilseydi, halka dönmeyecekti... İşini halkta bitirebilseydi, Hak’ka dönmezdi. Burada da arzusu biraz geç kalmağa başlar; fakat gidecek başka yeri kalmamıştır... Durur yalvarmağa başlar... Dua eder; sena eder. İhtiyaçlarını teker teker sayar, yalvarır... Bunları yaparken bir yandan da reddolunmaktan korkar; bir yandan da, isteği yerine geleceğini ümit ederek sevinir...

Son, bu halden de usanır; yaptığı dua ve niyazın işe yaramadığını zanneder... Bu kerre dua da dahil her şeyi bırakır... Saf, temiz bir halde beklemeğe başlar... Bu kez kader-i İlahi (Allah’ın emri) ne ise o zuhura gelir... Olacak olur... Herşeyde Allah’ın kudretini, kuvvetini sezer. Hareket, sükun... her ne varsa, ondan olduğunu anlar. Hayır, şer, iyilik, kötülük, vermek, almak, genişlik, darlık, ölmek, dirilmek, izzet, zillet, bunların hepsinin Hak’tan geldiğini mana gözü ile görür...

Bu halleri görür... Ve bu haliyle süt anasının elindeki çocuk gibi olur... Yıkayıcı elindeki meyyite benzer; kendinden bihaber... Onlar istediğini yapar... Velhasıl, bir top gibi olur, gayri ihtiyari sağa sola yuvarlanır... Bukalemun gibi renkten renge geçer. Ne kendisi için, ne de başkası için hiçbir hareket yapmaz... Hakkın işinden başka şey görmez. Gözü O’ nu görür, kulağı O’nu işitir. Başka şey görse veya işitse, O’nun için görür veya O’nun için işitir. O’nun nimeti ile beslenir ve O’na yakın olmakla ferahlar... Bu halle güzelleşir... Bununla hoş olur... Sakinleşir...

Her halde Hak’la mutmain olur. O’nun sözü ile ünsiyet peyda eder. O’ndan başka her şeyden çekinir ve hoşlanmaz... Daima O’nun zikrine koşar... Ve öylece kalmak ister. Bu halde kendinde yükseklik duyar. Kuvvetini Hak’tan alır. O’na tevekkül eder. Yolunu O’nun marifet nuru ile bulur. Onunla giyer, Onunla kuşanır. Böylece Hak’kın çeşitli ilimlerini öğrenir. O’nun kudreti ile şereflenir. O’ndan işitir. O’na yaklaşır. Dua eder, hamd eder. Öylece kalır...
FUTUH'UL GAYB/ABDULKADİR GEYLANİ, 3.bölüm İptila

8 Ekim 2019 Salı

HAYRI TAVSİYE


02. Makale:
HAYRI TAVSİYE
Allah’ın ve Hz. Rasulallah’ın emirlerine uyun; şahsi arzularınıza ve hissiyatınıza mağlup olarak bid’at yoluna sapmayın !
İtaat edin; türlü ve bozuk yollara ayrılmayın!...
Allah’ı tevhid edin; hiçbir zaman şirk koşmayın!...
Hakkı tenzih edin; itham etmeyin...
Doğruluk karşısında şüpheye düşmeyin; tasdik edin.
Hep birden kardeş olun, aranıza düşmanlık sokmayın.
Doğruluktan nefret etmeyin, daima Hak yolu ve yolcularını arayın, usanmayın...
Sonuna kadar çalışın; bekleyin ümitsizliğe düşmeyin...
Daima doğru yolda toplanın, sevişin aranıza sevimsizlik girmesin...
Yaptığınız kötülükleri bırakın; tövbe edin; bir defa yaptığınız hatayı ikinci defa yapmayın!.. İçinizi dışınızı temiz tutun.
Uğursuz, çıkmaz, karanlık bataklıklara düşmeyin...
Rabbınızın taatı ile ruhunuzu bezeyin.
O’nun kapısından ayrılmayın.
Ondan yüz çevirmeyin. Tövbenizi bozmayın...
Gece gündüz Allah’a yalvarmaktan bıkmayın.
Çünkü rahmet kapıları ancak bu yolda açılır.
Hakiki saadeti buyolda bulmanız mümkündür.
Şu bataklık aleminden ulvi ruhani aleme bu yoldan gitmeniz mümkündür.
Hak’ka vuslat bu yoldadır.
Rahat, huzur ve selamet evine buradan girilir.
Öyle bir selamet evi ki, her çeşit binek orada, gözün görmediği her türlü hoşluk oradadır...
Bu nimetlerden bıkmaz, usanmaz, bol bol yer içersiniz.
O yerde sizin arkadaşlarınız Peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihler olur.. Allah cümlemize nasib etsin...

FUTUH'UL GAYB/ESSEYYİD ABDULKADİR GEYLANİ

10 Ağustos 2019 Cumartesi

“Onlar, verilen şeyle ferahlandılar; biz de anîden ellerinden aldık; boşa düştüler.” (el-En’âm, 6/44)FETHU'R RABBANİ-ABDULKADİR GEYLANİ 2.meclis



2. MECLİS

Bu konuşma medresede yapıldı.

Konuşma tarihi: 5 Şevval 545, Milâdî 1150.

Allah’a karşı aldanışın, seni O’ndan ayırdı. Bu aldanıştan dön. Başına vurulmadan bu hâlden ayrıl. Felâket gelmeden önce tedbir yollarını ara. Başına belâ akrepleri çöreklenmeden ve yılanlar başına üşüşmeden, kötü hâlinden çekil. Ama belâyı tatmadıktan sonra al­danman eksik olmaz. Bulunduğun hâl yalnız seni sevince boğmasın. Çünkü sevinç geçici şeydir. Allah Teâlâ bir âyet-i kerimede –meâlen- şöyle ferman buyurdu:

“Onlar, verilen şeyle ferahlandılar; biz de anîden ellerinden aldık; boşa düştüler.” (el-En’âm, 6/44)

Allah’ın indindekine kavuşmak, yalnız sabırla mümkün olur. O, her zaman sabırla emir buyurmuştur. Îman sahibinin çoğu hâli, sı­kıntı ile geçer. Elindeki şeyler çok bile olsa, yine de sıkıntı içindedir. Çünkü bağlanmış olduğu birçok prensipler vardır. Onları yerine ge­tirmek güçlüğü içinde kıvranır. Dünyada, ancak hiç bir prensibe bağ­lı olmayanlar rahat(!) eder. Onlar da hiç bir dine söz vermeyen din­sizlerdir. Allah’ın sevdiği kullar, belâya düştükleri zaman sabra ko­şarlar, ağlamaz ve sızlanmazlar. Îman sahipleri, belâ içinde dahi ol­salar iyi işleri ararlar. Bulundukları hâl, onlar için Hak katında de­rece arttırır.

* * *

Evet, sabır olmasaydı beni aranızda göremeyecektiniz. Ben, kuş avlayan bir çocuk gibi, her an sizinle konuşmak istiyorum. Buraya koşarak geliyorum. Gece olur, uyuyamam. Gündüzleri bu yüzden göz­lerim kapanık durur. Ayaklarım tuzağa tutulmuş gibidir. Allah Teâlâ, beni sizin için bu hâle getirdi. Ama yazıklar olsun ki, siz bu hâli anlamak istemiyorsunuz.

Eğer Hakk’ın muvafakati olmasaydı bu anlatılanlar olmazdı. Bir defa düşünün, aklı başında olan bir kimse, şu şehirde oturur mu? Kendi keyfine göre burada durması, içinde bulunan uygunsuz ve huy­suz kimselerle kalması kabil mi? Riya ortalığı kapladı. Zulüm arttı. Şüpheliler şöyle dursun haramları bile aldırmadan yapıyorlar.

Hakk’ın nimetlerine küfür çoğaldı. Kötülere ve bilcümle fenalık­lara yardım arttı. Çarşı-pazarı zındıklar -dinle alay edenler- kap­ladı. Kürsülerde şaraplar içiliyor. Hâlbuki orası hikmet kaynağı olmalı.

Eğer verilmiş bir hüküm olmasaydı, evinizde yaptığınız kötü iş­leri bir bir sayar dökerdim. Lâkin bana göre temel iş olan yavrula­rımın terbiyesi ve yetişmesi vardır. Durumunuzu söylersem aranız­dan hemen ayrılmam gerekir. Bu, her işi yarıda bırakır. Bugünkü hâlimde, geçmiş büyüklerin himmetine muhtacım. Peygamberlerin ruhaniyetine inanıyorum. Âdem (a.s) Peygamberlerden bugüne ka­dar gelen bütün büyüklerin sabrını istiyorum. İlâhî ve ruhanî bir kuvvete muhtacım.

Yâ Rabbi, lütfet, yardım et. Bizi rızana kavuştur. Âmin!

* * *

Ey evlat! Dünyada daimi kalmak için yaratılmış değilsin. On­da yalnız yiyip içmek için durmuyorsun. Bulunduğun hâli hemen değiştir. Bulunduğun hâlde Allah’ın sevmediği şeyler mevcuttur. Mücerret Kelime-i Tevhid’le yetindin. Taat olarak yalnız bununla yetinmek senin için iyi bir iş değildir. Bu, sana fayda sağlamaz. Bu­nu başka ibadetler de takip etmeli.

Îman, söz ve işten ibarettir. Mücerret îman sahibi olman seni düşmüş olduğun çukurdan çıkaramaz. Bu hâlinde ısrar eder; nama­zı, orucu ve diğer farz ibadetleri bir yana atarsan, sadaka tanımaz­san iyi olmaz. Bunları terk etmek senin için felâketten başka bir şey doğurmaz. Günah çukurundan tevhidin hangi harfi seni çeker, çıkarır?

“Allah’tan başka ilâh yok…” dediğin zaman bir dava peşine düşmüş oluyorsun. Her davada şahit isterler. Şahidi olmayan kay­beder. Bu durumda şahit; emirleri tutmak ve yasakları bir yana at­maktır. Ayrıca bu uğurda gelecek her türlü belâ ve mihnete göğüs gerip sabırlı olmak da bir şahit sayılır. Aynı zamanda bunlar senin için yol delili demektir. Söylediklerimiz yapılacağı zaman da ihlâsa sarılmak gerekir. Hiçbir söz amelsiz kabul edilmez. Ve hiçbir amel de ihlâs olmadan kabul edilir değildir. Peygamber’in (s.a.v) yolu, ihlâstan ibarettir.

* * *

Elinizde bulunan mallardan ihtiyaç sahiplerine verin. Kapınıza gelen dilencileri boş göndermeyin. Gücünüz yettiği kadar az veya çok bir şeyler vermeye gayret edin. Allah nasıl verdi ise, siz de öyle yapın. O’nun verdiği gibi verin. O’nun verdiklerini muhtaçlara dağıtarak şükür yolunu tutun. Hele bir bakın; size ne kadar bol ih­sanlar etmiş. Saymakla bitiremiyorsunuz. Bu hâlinizde düşkünleri gözetmek size gerekli değil midir?

Yazıklar olsun. Eğer kapına gelen dilenci bir hediye getirseydi hemen alırdın; bana mı, demezdin. Hiç geri çevirmek istemezdin.

Şu anda yanımda oturuyor ve sözümü dinliyorsunuz. Gözleri­nizden yaş da akıyor. Az sonra dışarı çıkıyorsunuz, sanki az önce öğüt dinleyen siz değildiniz. Ve gözlerinizden yaşlar akmıyor. Kalbiniz hemen katılaşıyor. Önünüze çıkan, hele bir fakir olunca, yanınıza bile yanaştırmak istemiyorsunuz. Bu anlatıyor ki, yalandan ağladın. Sözlerimi candan dinlemedin. Sözlerimi Allah için dinleme­lisin. Ve Allah için gözlerinden yaşlar akmalı!

Yanında işittiğin söz, ilk başta sırrına geçmeli. Sonra kalbine akmalı, daha sonra bütün duygularına sirayet etmeli. Hayra böy­lelikle varılır. Bana geldiğiniz zaman, ilminizi, dilinizi, nesebinizi bir yana atınız. Çocuklarınızı ve bütün tanıdıklarınızı bir yana bırakı­nız. Yanımda, sizleri Hak’tan gayrı her şeyden ârî görmeliyim. An­cak böyle yaparsanız, O sizi fazlı ve ihsanı ile örter. Bu hâli kendin­de benimsedikten sonra, iradesiz beslenen bir kuş gibi olursun. Kal­bine Hak’tan nur gelir. Buna işaret olarak Peygamber (s.a.v) Efendi­miz şöyle buyurur:

“Îman sahibinin ferasetinden sakının; çünkü o, Allah’ın ver­diği nurla bakar.”

* * *

Ey içi bozuk adam, îman sahibinden çekin. Onun yanına günah pisliği ile girme. Çünkü o, Allah’ın nuruyla her hâlini sezer. Derununda saklı şirki, küfrü ve nifakı anlar. Giydiğin elbise seni onların nazarından saklayamaz. Ne kadar örtülere bürünsen, onlar yine gö­rür. İyi görmekten mahrum olan, iyi olamaz. Sen bir hevesten ibaret­sin, hevâ peşinde koşanlara sen de karışmaktasın.

Dertli bir şahıs, arkadaşına şöyle sordu:

“Bu körlük, ne zamana kadar gider?” Öbürü cevap verdi:

“Tabip bulununcaya kadar!”

Yılıp usanmadan bir tabip ara. Bulunca başını önüne koy ve yalvar. O tabip için iyi düşün; kötülük yapacağı aklına gelmesin. Onu töhmet altına almak isteme. Gözün hiç görmüyorsa, yavrunu yanına al. Beraberce tabip kapısına yönel. Bıkma, usanma; onun kapısında bekle. Vereceği her ilâcı itimatla kabul et. Acı gelirse de dayan. Böylece hâlin düzelir ve gözlerin açılır.

* * *

Allah için gönlünü engin kıl. Bütün işleri O’na bırak. Yapılan şeylerden kendin için bir pay çıkarma. Nefse haddi aştırma. Onu if­lâs ayağıyla ez, halktan yana kapıları kapa.

O nefsin tek kapısı senin canibinde olsun. Her an nefsi yalnız bırakma. Her gün muhasebe et. Hatalara özür diletmeden bırakma. Her suçunu itiraf ettir. Sonra nefsi al, kendi varlığın varsa onu da bul, birlikte Hakk’a yönel. Fayda veya zarar, Hak’tan başkasından gelmez. Veren, alan, O’ndan gayrı değildir; buna inan. İnsan için en tatlı şey îmandır. Îmanın sonunda hayli iyi işler olur. Kalbin gör­mez tarafı kalkar. Kalbin ve ruh basiretin, hareket hâline gelir.

* * *

Ey evlat! Kaba elbise giymek iş değildir. Yemek ve içmek işini bir yana atmakta da iş yoktur. Asıl önemli şey, kalbin kötü şeyleri kabul etmemesindedir. Doğru olan, sofu libasını önce içine giyer, son­ra dışına… Bu libasını ruhuna sevdirir, iç âlemine teşmil eder, daha sonra bütün varlığına… Bu giyilen sofu libası, Hak yolcusunun iç âle­mini biraz sıkar; sabrı bulursa Hakk’ın rahmet eli onu kurtarır. Mevlâ’nın acıma ve esirgeme tecellisi onun bütün hâlini gülistana çevirir. Cümle sıkıntılı hâllerini giderir. Hak yolcusu, yolunu iyi se­çince, sahibi onu, bu kara balçık elbiseden çabuk alır. Ferah libasını giydirir. Belâ nimete, darlık genişliğe, korku emniyete döner. Uzak ol­maz; yakın olur. Fakirlik kaybolur, gönül ve ruh zenginliği onun ye­rini alır.

* * *

Ey evlat! Eline gelen nasibi hırsla alma, sakin olarak al. Ye­meğini mahzun olarak yiyen iyidir. Şen ve şatır olarak sofrasına ku­rulan pek iyi değildir; Mevlâ’sını unutmuşa benzer. Eline lokma al­dığın zaman, kalbini Hakk’a ver. Bu hâlle yediğin sana nur olur. Şer varsa sana dokunmaz. Bir ilaç, hekimin tavsiyesi ile alınırsa za­rarı yoktur. Kendi keyfine göre alırsan sonu bilinmez. Zararı birden gelir, seni tutar. Çarpılmışa dönersin.

Kalbinizdeki karartı beni hayrete düşürüyor. Aranızdan itimat çıkmış. Birbirinize karşı itimat etmez olmuşsunuz. Birbirinize acımı­yorsunuz. İlâhî emirler size emanet olarak bırakılmış; hâlbuki siz onu bir yana atmışsınız.

Sana yazıklar olsun, neden ahdini tutmuyorsun? Hak’la böyle mi ahdetmiştin? Bu hâlin devam ederse gözlerine yakında karasu iner. Ayaklarına ve ellerine inme gelir. Gezmek şöyle dursun, yerinden bile depreşmen kabil olmayacak. Allah’ın rahmet kapısı sana kapanacak. İnsanların kalbinden sana karşı kin ve nefret fışkıracak. Onların iyi düşünceleri senden uzak duracak. O zaman sana kim yardım eder?

İlâhî kudret ve kuvvet önünde başınızı esirgeyiniz. O’ndan çok korkunuz. O’nun kudretinden kurtulan yoktur. O’nun tutuşu şid­detli olur ve bir tuttu mu bırakmaz. O’nun sarsıntısına dayanmak, haddinize düşmemiştir. Afiyete belendiğiniz bir anda ve şen-şatır yaşadığınız bir demde yerin dibine geçersiniz. Şu gök kubbenin sa­hibi O’dur ve şu zümrüt zeminin Mevlâ’sı yine O’dur.

Şükürle O’nun nimetini saklamaya bakın. Emrini kabul edin. Ya­sak ettiği şeylerden kendinizi uzak tutun. O’nun cümle fermanını ba­şınızın üstünde gezdirin. Bir güçlük gelince sabır kalkanı ile karşı durun. Kolaylığı arıyorsanız, şükür lâmbasını elinizden eksik etme­yin. Sizden evvel gelenler böyle yaptı. Peygamberlerin ve iyilerin hâli böyle idi. Nimet gelince:

“Hoş geldi, sefalar getirdi!” derlerdi.

Belâ gelince de bağırmaz, çağırmaz, Allah’tan yardım talep eder­lerdi.

İsyan sofrasını hemen terk edin ve uzaklaşın. Taat sofrasına çömelin ve bol bol yiyin, için. Haddi aşmayın. Kolaylık karşınıza çıkınca şükre koşuşun. Sert bir işe çarpılınca, hatalarınızı hatırlayın ve istiğ­far edin. Nefsinizi hesaba çekin. Allah hiç bir zaman kullarına zulmet­mez.

Ölümü ve sonrasını düşünün. Yaratıcı’yı ve O’nun karşısında hesap vermeyi hatırlayın. Hatalarınız çıkınca O size nasıl bakar ve siz O’nun yüzüne hangi yüzle bakarsınız? İşte bu güç durumu dü­şünün. Ayık olun, bu uyku ne zamana dek devam edecek?

Bu bilgisizlik ve batıl içindeki bu tereddüt ne zamana kadar süre­cek? Nefsin arzularına ne zamana kadar uyacaksınız? Neden Hakk’a kul olup edep ve terbiye yoluna girmediniz? Ve neden Peygamber’e (s.a.v) uyup, onun yolunu tutmadınız? İbadet, gelip geçici şeyleri muayyen bir zaman terk demektir. Neden bu yola girip Kur’ân’ın ve Peygamber’in (s.a.v) sözünü tutmadınız, Allah yolunu bulmadınız?

* * *

Bilgisizlikle ve iyiyi kötüyü sezme kabiliyetine sahip olmadan halka karışma; onların işine burnunu sokma. Her şeyi iyi belle, son­ra gir. Onlara uyku ile karışırsan, aralarından teneşirle çıkarlar. Ayık ol. Bilgili ve basirete sahip ol. Onlarda iyi bir şey görürsen uy. Kötü hâllerini sezince de kaç. Elinden gelirse, yardım için, kötü iş­leri halktan uzak tut.

Siz tam manasıyla Hak’tan gafilsiniz. Hemen uyanmanız, gaflet hâlinizi bırakmanız lazım. Mescitlere girin. Orada Peygamber’e (s.a.v) salât ve selâm getirin. Korkmayın, orada sizi yiyen olmaz. Maneviyatı­nız kuvvet bulur. Afetlerden kurtulursunuz. Peygamber (s.a.v) Efen­dimiz:

“Gökten ateş yağınca, kurtulacak bir kişi de olsa, namaz eh­li olur.” buyuruyor.

Namaza durduğunuz zaman halkla ilginizi kesiniz. Hak’la olu­nuz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz:

“Kulun, Allah’a en yakın anı secde hâlidir.” buyuruyor.

Sana yazık oluyor. Nereye tevil ve ruhsat arıyorsun? Ne için kolaylık bekliyorsun? Bu hâlin nice zaman sürer? Tevil yoluna sa­pan, Hakk’ı inkâr ediyor demektir.

Vah bize! Azimet sahibi olarak Hak ve hakikatin peşinde koşsaydık bu hâle düşmezdik. İyi işler peşinden gitseydik Allah yardım­cımız olurdu. Bizi kurtarırdı. Nasıl oldu da böyle azimeti bıraktık? Gayret ve fedakârlık gitti. Fedakârlık kayboldu. Herkes işin kolayını arıyor. Ortalık riyakârla doldu. Görsünler ve desinler için iş yapılıyor.

Nifak işleri bol, kimsenin işi içine uygun olmuyor, özü ve sözü bir olan kalmadı. Ne olacak hâlimiz? Mallar haksız yere alınıyor.

Namaz kılan çok, hakikisi yok! Hacı desinler diye Kâbe’ye gi­diyor. Hareketleri niyetine göre olduğu için fayda bulamıyor. Bir iki iyi iş tutsa da kullar için yapıyor, Hakk’ı gözetmiyor. Şu devrin in­sanları için en ince iş, halkın peşinde koşmak oldu. Hâlık, gözlerinde yok. O’nun sevgisi ruhlarından silindi.

* * *

Hepinizin kalbi ölü, öldürdünüz kalbinizi. Yaptığınız hatalar onu perişan etti. Nefsinizi dirilttiniz. Hatalarınız buna sebep oldu. Şahsî arzularınız, her işin başında geldi. Yalnız dünyayı talep eder oldunuz.

Kalp, halkı aradan bırakınca diriliğe erer, Hak’la olur ve hayata kavuşur. Bu hâl, maddî bir tabir değildir. Hak’la olmak, emrine uy­mak demektir. Sözümüzün mânasını kavramanız gerek. Dış görü­nüşüyle anlamak, yerinde bir şey değildir. Sözlerimizin değeri ve tef­siri mânevîdir. Burada maddenin sözü geçmez.

Allah’ın emirlerine uyun. Yasaklarından kaçın. Kalbiniz böyle­likle dirilir. Onunla belâya dayanır. Sabredin… Kaza ve kader hü­kümlerine boyun eğin… Bunları yaparsanız, manevî hayatın kapı­ları size açılır.

* * *

Ey evlat! O’nun işlerine boyun eğ, sonra O’nunla ol. İşin iyiliği bundan sonra başlar. Her işin bir temeli vardır. Bina temelin üzeri­ne kurulur. Bu bina kolay kurulamaz. Üzerinde devamlı çalışmak icap eder; gece ve gündüz bir gaye uğruna harcanmalı. Aksi hâlde faydasız olur.

Sana acıyorum. Çok az düşünüyorsun. Tefekküre daldığın yok. İş­lerini düşünerek yap. Tefekkür kalpten olur. Kalbine yönel. Hâlini düşün. İyilik üzere isen hâline şükret. Aksi hâlde tevbe et, nadim ol. Hakk’a yalvar. Dinini, tefekkürle canlandırman kabil olur. Şeytan ve kötü duygular, iyi düşünce ile yokluğa gömülür. İşte Peygamberimi­z’in:

“Bir anlık iyi düşünce, bir gece sabaha kadar yapılan ibadet­ten hayırlıdır.” buyurması buna dayanır. Tefekküre geçmeden yapılan her iş uğursuzdur. İnsanı selâmete çıkarmaz. Bilakis batağa gömer.

Ey Muhammed (s.a.v) ümmeti! Allah’a şükretmeye alışın. O’na yapılan ibadet, az da olsa, makbul olur. Zaten sizden önce gelenlere nispetle yaptığınız kulluk çok azdır. Bu sebeple yaptığınız hâlis ol­malı, böyle olursa çok olur. Yeter ki, Hak yolunu candan tutasınız. Siz sonra geldiniz; ama kıyamet günü diğer ümmetlerden önce kalkacaksınız. Bu, sizin için bir fazilettir. Sizden iyi olanın iyiliğine ye­ter yoktur. İyilikte kimse onu geçemez. Sizler şahsınız. Diğerleri sizin tebaanızdır.

Doğru ol. Nefsin otağına yerleşip kaldığın müddetçe doğruyu bulamazsın. Tabiî ve şahsî arzuların eteğine tutunup koştukça hay­rı göremezsin. Mademki halkın elinde olanı zorla kapmak emelini besliyorsun, doğruluk bekleme. Nifak, riya, benliğinin derinliğine sahip durdukça huzur bulamazsın. Doğruyu sezmen kabil olmaz.

Dünyalık işlerin ardından seğirtip gittikçe, gözlerini hırs bulut­larından ayırmadıkça, iyilik bekleme. Âhiret işlerinin esenlikle geç­mesini dileme.

Hakk’ı ve hakikati bir yana atıp Allah fikrini değil, şeytan fik­rini ruhunda beslemeye heves ettikçe, hayır kapısı sana kapalı du­rur.

Allah’ım, senin varlığınla bize iyilik ver. “Dünyanın ve âhiretin güzelliğini nasip et. Bizi ateşte yanmaktan sakla.” (el-Bakara, 2/201) Âmin!
FETHU'R RABBANİ-ABDULKADİR GEYLANİ,

5 Ağustos 2019 Pazartesi

Fethu'r Rabbani, Abdulkadir Geylani Hazretleri 1.Meclis



Fethu'r Rabbani - Abdulkadir Geylani Hazretleri

1. MECLİS

Bu konuşma, pazar sabahı Ribât’ta (*) yapıldı.

Konuşma tarihi: Hicrî 3 Şevval 545, Milâdî 1150.

Kader başa geldiği zaman gönderene kafa tutmak, inancı öldü­rür, tevhid -Allah’ı birleme- nurunu söndürür, tevekkül ve ihlâsı yok eder.

Îman sahibinin kalbi, “niçin ve neden oldu” gibi sözleri bilmez. Belki “şundan veya bundan oldu” gibi yersiz lafları da dile getir­mez. Bildiği tek şey vardır, o da;


“Baş üstüne, hoş geldi, sefalar getirdi!” diye karşılamaktır.

* * *

Nefis, tümüyle muhalefet safında durur. Durmadan niza çıka­rır, daima karışıklık ister. Onun ıslahını dileyen, cihad ehli olsun. Ta şerrinden emin oluncaya kadar. O nefis, şer içinde şerdir. Onun­la cihad edersen emin olabilirsin. Neticede göreceksin ki, hayır için­de hayır oluyor. Cihad devam ettiği müddetçe, onu her iyiliğe uyar bulursun. İbadetleri hoşlukla yapmaya koyulur. Ve bu uyarlık mü­kâfatı olarak şu ilâhî hitap ona gelir:

“Ey mutmainne -sakin, Hakk’a uyar- nefis, Rabb’ine dön! O, senden razı; sen de O’ndan hoşnut olarak!” (el-Fecr, 89/27-29)

Bu cihad sonunda, nefse itimat caiz olur. Çünkü şerli yönü ıs­lah olmuştur. Nefsi halkın eline bırakma! Ta ki, manevî pederi İb­rahim’e (a.s) nispeti yerinde olsun.

O ki, nefsi bir yana atmıştı. Ve herkesten ayrı tutmuştu. Şahsî hevesini söndürmüştü. Boşlukta uçuyordu. Bütün varlığı ile sakin­di. Her şey onu ateşten korumaya geliyordu. Ama onun bunlara al­dırış ettiği yoktu. Allah’tan başka kimseden talebi yoktu.

“O’nun hâlimi bilmesi, bana yeter!” diyordu.

Çünkü tam teslim olmuştu. Hakkiyle tevekkül etmiş, Rabb’ın za­tına sığınmıştı. İşte bu sığınmadır ki;

“Biz ateşe, ‘İbrahim’e yakıcı olma, serin ve selâmet üzere ol!’ dedik.” (el-Enbiyâ, 21/69) mealinde gelen ilâhî fermanın inzaline sebep oldu.

Sabırlı kullara, Allah’ın bu dünyada hesapsız yardımı olur. Âhirette ise sayısız nimetleri… Şu âyet-i kerime sözümüze şahittir:

“Sabırlı kulların mükâfatı bol ve hesapsız verilir.” (ez-Zümer, 39/10)

Sabırlı kulların bu âlemde çektiği cefa, O’nun gözünden kaçmaz.

Siz, bir an olsun O’nun uğruna sabır yolunu tutun; yıllarca ecrini alırsınız. Zaten ömür boyunca “Kahraman” lakabıyla gezen, onu, bir anlık cesaret sonunda almıştır.

“Allah sabırlı kişilerle olur.” (el-Bakara, 2/153) Bu oluş, maddî bir terim değildir, manevîdir. Sabırlıyı Allah zafere ulaştırır, yardımını bol eder. Siz sabra devam ettikçe her an yardımcınız O olur. Yeter ki, O’na bağlanmayı ve O’nun varlığına sığınmayı bilesiniz. O’nunla sabredin, O’nunla ayık olun; gaflet uykusundan uyanın.

Uyanmayı, ölüm anına bırakmayın; önceden uyanın. Biliniz ki, o anda uyanmanız sizi felâketin kucağından çeviremez. O’nun huzu­runa varmadan uyanın. O’nun şedit emirlerini duymadan gözleri­nizi açın. Sonra pişman olursunuz; ama ne çare ki, faydasız olur.

* * *

Kalplerinizi ıslâh etmeye çalışın. Çünkü onun salâh bulması, bütün varlığın salâha ermesi sayılır. Bu mevzuda, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in şu hadîs-i şerifini anlatmak yerinde olur:

“Ayık olun, insanda bir et parçası vardır. O iyi olunca, bü­tün duygular güzelleşir. O fesada uğrarsa bütün duygular iyiliğini kaybeder. İşte o et parçası ‘kalp’tir.”

Kalbin salâhı; takva, tevekkül ve bütün işlerde ihlâs sahibi ol­makla mümkündür. Fesadı ise; bunların yokluğu ile olur.

Kalp, şu bünye kafesinde bir kuş gibidir. Ve bir şişe içinde sak­lı inciye benzer; hazinede gizli, muteber bir meta gibidir. Bakıla­cak şey, kafes değil, içindeki kuştur. İçindeki inciye bakılmalıdır, şi­şeye değil. Hazinedeki muteber nesne dururken, duvarına, kerpicine bakmak neye yarar.

Allah’ım, duygularımızı itaatinde kullan. Kalplerimizi marifet nurunla doldur. Hayatımız boyunca yolunda kalmak için bizlere ba­şarı ihsan eyle! Bizleri geçmişteki iyilere kat. Onlara verdiğini bi­ze de nasip et. Onlara zatını vermiştin; bize de ver! Âmin!

* * *

Ey cemaat! Allah yolunda olun. Sâlihler böyle yaptı da erdi. Siz Allah yolunda olursanız, O da size yardımcı olur. Sâlih kişiler, hak yolda böylece erdiler; bir an bile ilâhi yardım onlardan kesilmedi.

Hak katından çıkacak kararların lehinize olmasını arzu ediyor­sanız, O’nun itaatine koşun. O’nun yolunda sabırla devam edin. Yap­tığı işlere boyun eğin. Hakk’ın hükmü ne olursa olsun, razı olun. Gerek size, gerekse başkasına bu yolda her ne ki geldi, uhdenize dü­şen razı olmaktır, teslim olmaktır.

Allah yolcuları dünyayı bir yana attılar. Kısmetlerini alırken takva eli ile aldılar. Bu arada verâ -şüphelileri bırakma- hâlini de bir yana atmadılar. Bu hâli benliklerine sindirdikten sonra öbür âlemi istediler. Bu işleri bitince, âhiret yolculuğuna hazırlık yapmaya koyuldular. Nefislerine karşı isyan bayrağını çektiler. Yaratanları önünde boynu bükük ve itaat ehli oldular. Onların vazifesi, önce ne­fislerini yola getirmek, sonra başkalarını. Önce özlerine öğüt verdi­ler; sonra da başkalarına.

Ey evlat! Önce nefsine öğüt ver. Onu yola getir; sonra da başka­larını. Sana nefsin özelliklerini bulmak başlıca vazifedir. Bunu yap­madan başkasına gitme. Senin, henüz ıslaha muhtaç hâllerin vardır. Bunu sen de biliyorsun. Yazıktır; bunu bildiğin hâlde, gayrın ıslahı sana nice nasip olur? Gözlerin bir adım öteyi görmüyor. Körleri ne­yinle yola getirmek sevdasındasın? İnsanları, ancak ileri görüşlü ve basiret sahibi olanlar yola getirebilir. Daimî dalgalarla kabaran de­nizden ancak Mahmûd (s.a.v) -Peygamberimiz- kurtarabilir. Ve onun hakiki vârisleri… İnsanları Allah’a, Allah’ın irfan ve tam îman nasip ettiği kimseler götürebilir. Ama onun hakikî ilminden ve irfanından nasibi olmayanlar, öncü olamazlar.

Hak tasarrufundan sana laf açmak düşmez. Sana gereken; O’nu sevmek ve O’ndan gayrı kimseden korkmamak. Ve bütün işleri O’nun uğruna görmek… Bunlar kalple olur. Dil gürültüsüne getirip söze boğ­makla olmaz. Sonra mihenk taşına vurulunca utanırsın. Herkesin için­de iddia etmek yakışmaz. Kuru davaya kimse inanmaz. Halk arasın­da söylediğin sözleri, yalnız kaldığın zaman da söylüyor musun? Ay­nı duyguları tek başına kaldığın zaman da duyman kabil oluyor mu? İşte, en önemli iş, bu oluyorsa mesele yok! Kapı önünde tevhid, içeri girince de şirk! Yakışır mı? Bu, nifak alametidir. İçi bozuk olma­nın ta kendisidir.

Acırım sana. Sözün ittikâ -kötülükten sakınma- dan açılıyor, kalbin ise fitne çıkarmaya meyyal. Şükrü dilinden bıraktığın yok; ama kalbin daima itiraz hâlinde. Allah Teâlâ bir kudsî hadiste şöyle bu­yurur:

“Ey insanoğlu, iyiliğim sana daima inmekte; ama senin de kö­tülüklerin bana gelmekte… Bu nasıl oluyor?”

* * *

Tehlikede olduğunu görüyorum; acıyorum. Allah’a kul olduğunu iddia ediyorsun, ibadet ederken de kalbinde başkasını saklıyorsun. Hakiki mânada O’na kulluk etseydin, O’nda yok olurdun. O’nun var­lığında erir, kaybolurdun.

Tam îmana sahip olan, nefis şeytanına boyun eğmez. Şahsî arzu­larına uymaz. Aslında îman sahibi, nefis denen bir şeye hak tanımaz. Hakkı tanınmayan ve bilinmeyen bir varlığa nasıl boyun eğilir ki? Hele kötülüğü herkesçe müsellem olunca… Îman sahibi, Rabb’inden başkasına inanmaz ve varlık tanımaz, O’nun gayrını bir yana atmış­tır. Hele dünyalık şeylerden hiç hoşlanmaz, öbür âlemi arzular. Bu hâle eren, elbette ki Mevlâsı ile olur. Bütün kulluğunu O’nun uğruna yapar. Cümle vaktini O’nun yolunda geçirir.

Îman sahibi, can kulağı ile şu ilâhî hitabı işitmiştir:

“Onlar yalnız Allah’a kullukla emrolunmuşlardır. Din yolun­da pak ve ihlâs sahibi olarak.” (el-Beyyine, 98/5)

Varlığında beslenen halkı, Hakk’a eş etmekten sakın. Allah’ı tevhid et. Çünkü bütün eşyanın yaratıcısı O’dur. Her ne varsa hepsi O’nun elindedir. Ey O’nsuz şey arayan adam, başta aklını ara! Sen aklını yitirmişsin. O’nun hazinesi dışında bir şey var mı? Şu âyet-i kerimeyi iyi dinle:

“Bize göre, saklı hiçbir şey yoktur. Her şey bize malûmdur.” (el-Hicr, 15/21)

* * *

Ey evlat! Kader oluğu altında uyu. Uyurken sabra yaslan, önce uyur görün, sonra tam uykuya dalar, hakikate erersin. Kurtuluş yo­lunu gözeterek kulluğa devam et. Böyle devam ettikçe, iyilikler akar, gelir. Yazılandan gayri gelmez. Bu arada iyi olmayacağını sandığın şeyler de gelebilir. Tam arzu ettiğin de gelir; hepsini hoş gör.


* * *

Ey cemaat! Kadere uyun. Bu yolda hayli emek sarf eden Abdulkâdir’e dönün. Onun tuttuğu yolu siz de benimseyin. Kader, yolun­da boynu eğiklerden olduğum için beni Kâdir’e -Allah’a- ulaştırdı.

Geliniz, varlığımızı bir yana atarak O’na koşalım. Bu yolda biraz da perişanlık çekelim. Halk bizi rezil (!) görsün. Ne çıkar! Biraz zah­met çeksen, O’na vardıktan sonra hepsi geçip gider. İçimize ve dışı­mıza sultan kesilen nefsimizi Hak yoluna çevirelim. Cihan Şahı’nın elçisine başvuralım. Onu gönderenin hatırı için elini eteğini bırakma­yalım. (Peygamber’i kastediyor. Peygamber’e ulaştırıcı ve kavuşturu­cu olması sıfatıyla kendini kastetmesi de muhtemel) Tazim bizi kü­çültmez. Bilakis yükseltir. Size bir elçi gelse sözlerini dinlemeden ka­pıya mı koyarsınız? Tecrübe etmeden itimatsızlık mı beyan edersi­niz? Onu sevin ve ona bağlanın. Bunu yaparsanız, Hakk’ın sohbeti­ne erer, iyilik kaynağını bulursunuz.

İşte, dediklerimi dinle, göreceksin ki velayet derecesi kapıda se­ni bekliyor. Sen onu aramasan dahi o seni bulur. İlâhî ilim denizin­den doya doya içmen böylece kabil olur.

O’nun fazilet kapısına anlattığımız yoldan gidilir. Başka yol yok­tur. Fazilet sofrasına böyle oturmak kabil olur. O’nun rahmeti, kade­re uyana gelir. Bu hâlin sahipleri teklerdir. Milyonda bir çıkar. Her soyda ve her kabilede bir tane ancak çıkar. Belki de çıkmaz.

Takva hâli sana gerekli iştir. Allah yolunun gerçek erlerine uy. Nefsine uyar olma. Şeytan ve kötü arkadaşlarından kaç! Îman sahibi, bunların cihadından fariğ olmaz. Bunların elinden kurtulup başını dışa çeviremez. Nefisle cihad etmekten alnının teri kurumaz. Onun üzerinden ne zırhı çıkar, ne de atının eğeri sökülür.

O büyükler, uykuyu yenmek için uyurlar. Nefse karşı çarpış­mak için yerler. Zaruret olmadan konuşmazlar. Onlara âdet, sus­maktır. Ancak Rabb’lerinin kaderi onları konuşturur. İlâhî fiiller onları konuşturur; onlar bunun farkına varmazlar. Benlikleri ölmüş­tür. Yarın kıyamet olduğunda duyular nasıl konuşursa, burada on­lar öyle konuşur. Onları Allah konuşturur, Allah herkesi konuştur­maya güçlüdür. Sebepler yaratılır; onlar da konuşurlar. Herhangi bir iş için onların kullanılması gerekince, sebepler hazır olur.

Allah’ın dileği üstündür. Arzu ettiği şeyi yapar. O büyüklerin bu şekilde konuşmaları bir hikmete dayanır. Peygamberlerin vefatı sonunda, yerlerini bu büyükler aldı. Bir hüccet olarak konuşurlar. Her konuşmaları bir hükme dayanır. Yarın kıyamet günü olunca, halkın özrü kalmaz. Çünkü müjde ve çekinme mevzuunda, her sö­zü bu büyükler beyan etmiştir.

Peygamberlerden sonra halk, yararını onlardan öğrenecektir. Peygamberimiz:

“Bilginler, Peygamberlere vâristir.” buyuruyor.

Asıl veraset, yukarıda anlattığımız ve daha anlatacağımız huy­ları benimsedikten sonra başlar.

* * *

Ey cemaat! Allah’ın nimetlerine şükredin. Sizde bulunan nimet­leri O’ndan görün. Çünkü yaratanımız buyurdu:

“Sizde bir nimet varsa, o Allah’tandır.” (en-Nahl, 16/53)

Hani O’nun nimetlerine şükrünüz? Hâlbuki O’nun iyilikleri si­zi sarmıştır. Nimetleri içinde dönüp duruyorsunuz.

Hâlin nicedir, iyiliği başkasından gören çaresiz! Bir taraftan iyiliği Allah’tan başkasına mal edersin, beri yana döner, nimeti az bulursun! Size gerekmeyeni, yaramazı neden beklersiniz? Allah’ın verdiği kuvvet ve kudreti O’na isyanda harcamanıza sebep ne?

* * *

Ey evlat! Yalnız kaldığın zaman, seni kötü işten koruyacak duyguya muhtaçsın. Ayak kaymasını önleyecek tedbirin olmalı. Hak­k’ın her an seni kontrol ettiğini içinden sezmelisin. Bu düşünceler varlığını sarmalı. Anlattıklarımıza şiddetle ihtiyacın vardır. Benliği­ni bu öğütlerle donattıktan sonra nefisle cenge çıkman kabil olur.

Halk arasında büyük olarak tanınan kimseleri ufak bir hata yıkabilir; zahidleri şehvetler perişan eder. Ebdâlleri, maddî varlı­ğını manevî varlığa katmak isteyenleri, yersiz düşünce süründürür. Bilhassa yalnızlık hâllerinde, kötü fikirlerden kendilerini korumala­rı gerektir.

Doğruların yıkılışı bir an işidir. Çünkü bunlar şahın kapısın­da beklerler. Tek tek halkı Hakk’a çağırmaya memur edilmişlerdir. Onlar, mahlûkata şöyle hitap ederler:

“Ey kalpler! Ey Ruhlar! Ey insanlar ve cinler! Hak yolunu isti­yorsanız bana gelin! Gelişiniz kalp adımı ile olsun. Takva ve vera’ caddesinden aşın, gelin. Dünyayı bırakın. Âhireti bir yana atın. Mevlâ’nızdan başkasını düşünmeyin. Bana bu duygularla dolarak gelin!

İşte, bize uyanlar böyle olur. Gayretleri sayesinde yerle gök arasındaki boşluk dolar.

* * *

Ey evlat! Nefsi bir yana at. Şahsî arzularından geç. Yukarı­da, azıcık vasıflarını anlattığımız er kişilerin ayakları altında toz ol, toprak ol! Onlar ellerini birbirine vurduğu zaman gözden kaybolacak kadar küçül!

Hak, hem Aziz, hem de Yüce’dir, ölüyü diriltir. Dilediği an di­rileri de öldürür.

İbrahim (a.s) Peygamber’in ana, babası küfürle gitmişti. O, iki ölüden diri çıkardı. Onlardan koca bir İbrahim Peygamber doğ­du. Îman sahibi diridir. Küfür ehli ölü sayılır. Allah’ı tevhid nuru ile bilen diri; müşrik ise ölüdür. Allah Teâlâ, geçmişteki peygam­berlerine indirdiği bazı kitaplarda şöyle buyurdu:

“İlk defa şeytan öldü; çünkü bana karşı geldi. Bu yanlış iş, onun sonsuz yıkılışına sebep oldu.”

* * *

Artık yaşadığımız zaman, son demlerini geçirmektedir. Ortalığı yalan, nifak tohumlan kapladı. İçi dışına uymayan kimselere ya­naşmayın. Yalancı ve insanları doğru yoldan saptıran kişilerden uzak durun. Onların kılığı deccal kılığıdır. Tipleri şeytana benzer. Bu vasfı onların, yalnız dış cephelerinde aramayın. İçlerini biraz se­zecek olursanız, onların fenalığını hemen anlarsınız. Kendi iç bün­yende de bulabilirsin. Nefsin de şeytan kılığına girip seni azdırabilir. Onun da bir vasfı, deccal’dır. Onları da ıslaha çalış. Kötü arzu­larını da yenmeye gayret et. Nefsin fenalığını düşünmeden başka­sını kötülersen, “sana yazıklar olsun!”, derim. Varlığında her cins kö­tülük saklı; münafıklık, aldatıcılık, daha birçok fenalık onda var­ken başkasına sataşman ne gerek? O ayrıca Allah’a şirk de koşu­yor; bunu bildiğin hâlde neden göz yumuyorsun?

Nefsine muhalif ol. Ona uyma. Onu kuvvetle bağla, çözme. Onu hapset. Yalnız hakkı kadar ver. Fazla verme, sonra azar, baş ede­mezsin. Her zaman onunla mücadele et ve onu yenmeye çabala.

Şahsî arzularına bin. Onlar sana yük olmasınlar; işte buna meydan verme. Tabiî hevâyı yık, yeniden yap. Onun aklı yoktur. Küçücük çocuğa benzer. Gözleri de kördür. Gideceği yolu sen göster. Ondan bir şey de öğrenmen mümkün değildir; kendi bildikle­rinden ona belki öğretebilirsin. Öğrenmek istemez, ama hissen iyiye yanaşabilir. Aksi hâlde ondan kabul edeceğin her hareket, senin ebedî yıkılıp gitmene sebep olur.

Şeytana nasıl yakın oluyorsun? O, senin düşmanındır. Aranı­za bir kan davası girmiştir. Babanı öldürdü. Anneni kandırdı. Âdem Baba ile Havva Ana’ya neler etti. Bilirsin, ama yine ondan ayrı ol­muyorsun. Kork, sonra onlara yaptığını, sana da yapar.

Elindeki silah takva ve tevhid olsun. Yalnız hâlinde şüpheli iş tutma. Allah’tan yardım dile. Doğru olmak ve yardım dilemek, se­nin askerlerindir, işte silâh, işte asker, kumanda edebilirsen ne âlâ; yoksa yanarsın. Bunlar sana yeter. Gayret et, şeytanı da, nef­si de, kötü duyguları da yenebilirsin. Hak’tan yardım diledikçe, O seninledir. Bu olduktan sonra nasıl başarı elde edemezsin ki?

* * *

Ey evlat! Bir eline dünyayı, öbür eline de âhireti al. İkisini yan yana getir. Bir yere yerleştir. Aralarından çık. Mevlâ’na yönel. Tek olarak Hakk’a yönel. Kalbin çıplak olsun; onda ne dünya; ne de âhiret bulunsun. Hiç biri olmamalı.

Mevlâ’ya yöneldiğinde, sivâdan -Hak’tan gayrı işlerden- so­yun. Yaratan ile yaratılmışları karıştırma. Hâlık’ı bırakıp halk ile olma. Bütün sebeplerden kesil. Yaratıcılık iddia edenleri yere vur. Bunları yap, sonra dünya ile âhireti bıraktığın yere git; dün­yayı nefsine ver. Âhireti kalbine koy, Mevlâ’yı da sırrında sakla.

* * *

Ey evlat! Nefisle olma. Kötü arzuyla olma. Dünya ile olma. Âhireti de bırak. Hakk’ın gayrı bildiğin her şeyden silkin. Bunları yapabildiğin an, tükenmez hazineye erersin, sonsuz hazine dedikle­ri budur. Hidayet bu yolda olur; oraya erersen ölmek senin için muhal sayılır.

Günahtan dön. Koşar adımla efendine git. Tevbe edeceğin za­man dışını ve içini temizle. Tevbe ilk defa kalple olur.

Tam ve pürüzsüz dönüşle Mevlâ’na sarıl; günah libasından çık. Mecazî mânada değil, hakikî mânada Allah’tan utan. Bunlar kalp işidir; olması için kalbin temiz olması şarttır. Peygamber’in göster­miş olduğu yola girmek gerekir.

Kalıbın kendine has işi vardır. Kalbe de has olan bazı işler bu­lunur. Sebep kisvesinden soyunmak, kullara dayanmamak, kalbin yapması gereken şeydir. Kalp, tevekkül denizinde yüzer. Allah bilgi­sini varlığına sindirir. O’nun sonsuz ilim denizine dalar. Sebebi bıra­kır. Sebebin asıl sahibini arar. Bu durumda vasat hâlde bulununca­ya kadar zahmet çeker. Sonra içine döner ve şöyle der:

“Bizi yaratan, doğru yolu gösterir.” (eş-Şuârâ, 26/78)

Sonra yoluna devam eder. Yerleri aşar. Sahilleri dolaşır. Sonra… Sonra, doğruyu bulur. Yolunu aydınlık kaplar. Allah’a hakiki mânasıyla inanır. Yolunu kesen engeller yok olur.

Hakk’ı arayanın kalbi, mesafeleri aşar. Her adımda görüşü ötelere geçer. Yürüdüğü yolda korkulu bir şey gelse, îman kalkanı onu sak­lar; ona şecaat duygusu verir. Korku buharı kalmaz, ateş korları yok olur, emniyet nuru gelir; yakınlık sevgisini benliğinde bulur.

* * *

Ey evlat! Başına bir iş gelecek olursa, sabır eli ile karşıla. Şi­fa buluncaya kadar dur. Bağırma, çağırma. Şifa gelirse, şükür eli ile al. Bu hâle geldiğin zaman, en güzel şeyi bulmuş olursun.

Cehennem korkusu, îman sahiplerinin ciğerlerini parçalar. Renk­lerini değiştirir. Kalpleri mahzun olur. Bu duygu sonunda Allah’ın rah­met suyu üzerlerine saçılır. Lütuf hoşluğuna kavuşurlar. Âhiret kapısı onlar için açık olur; sevdikleri makamı görür ve sonunda oraya yerleşirler. Bir zaman rahat edip huzur bulduktan sonra, bu defa Celâl per­desi açılır. İlk korkudan daha büyük bir ürperme hâsıl olur. Kalpleri Hakk’a doğru uçmaya başlar. Bu devir de biterse, Cemâl kapısına yol açılır. Artık bulacaklarını bundan sonra bulurlar. Sakin ve emin olur­lar; fakat bu emniyet ilk defadan çok üstün ve hoş olur. Dereceler bir bir artar, perdeler arka arkaya açılmaya başlar. Duyguları yeni yeni şeyler sezmeye koyulur, çünkü Hakk’ın tam yakını olmuş olurlar.

* * *

Ey evlat! Gayretin yemek, içmek ve evlenmek olmasın. Bunların tümünü gönlünden çıkar. Gayen bunlar olmasın. Çünkü hepsi nefsin arzularıdır. Tabiatın gereği sayılır. İlâhî kuvvet, bunlarla seni bula­maz. Bunlara kapılırsan kalbin hakikî isteği nerede kalır? Onlar, Hakk’ı ararlar. Sana da iç âlemin isteği gerek. Bütün gayretin en çok lâzım olana olmalı. O en lüzumlu olan ise Allah’tır. O’nu ara. Allah ve O’nun katında olan sana yeter.

Her şeyin bir karşılığı olur. Dünyaya âhiret, yaratılmışlara ise Yaratan bedeldir. Dünyayı kalbinden atarsan yerini âhiret alır; halk bir yana bırakılırsa onun yerini Hak alır.

Şu günün, ömrün için son olduğunu bil. İşlerini ona göre ayarla. Bu duygu sana yeter. Öbür âleme hazırlık yap. Ölüm meleğini can­dan bekle. Onun gelişi seni sevindirmeli.

Îman sahiplerine dünya, pişme ocağıdır. Âhiret onları hazır bek­ler. Hakk’ın gayreti onların kapalı perdesini açar. Onlarda Tekvin -istediğini yapabilmek- sıfatı tecelli eder. Bu, öbür âlemde olma­sı gereken bir vasıftır. Ama onların dünyası da bir âhiret olur. Dün­ya ile âhiretin onlara bir değişik hâl getirmediği de, ayrıca iddiası gerekmez bir gerçektir.

Yalancı! Allah’ı sevdiğini belirtiyorsun. Nimet hâlinde “Allah!” de; sonra da kaç, kaybol; bu yakışır mı? Belâ geldi mi, sanki ilâhî duyguların sönüyor ve sen çırpınıyorsun. Allah’ı yalnız iyilik içinde mi anacaksın? Belâ karşısında dağ gibi olmalısın. Allah sevgisi o zaman belli olur. Bu duygudan mahrumsan hiçsin. Bu yol, içi bozuk­ları hemen açığa çıkarır. En ufak bir değişik hâl, iç âlemi perişan etmeye yeter.

Bir adam Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e geldi:

“Seni seviyorum, yâ Rasûlallah!” dedi. Peygamberimiz şöyle buyurdu:

“O hâlde fakirlik hâline razı ol!” Bir kişi yine geldi:

“Ben Allah’ı seviyorum!” dedi. Peygamber (s.a.v) Efendimiz buna da şunları söyledi:

“O hâlde, belâ gömleğini giy. Allah ve Peygamber sevgisini fakirlik hâli ve belâ takip eder.”

Bundandır ki, birçok iyiler şöyle derler:

“Belâ velilere -Allah dostlarına- gelir. Ta ki, bir iddia pe­şinde koşmayalar. Böyle olmasaydı herkes velilik iddiasında bulunurdu.”

Allah, belâ anında dimdik durmayı iyilere verdi. Fakirlik ve ihti­yaç hâli ise bu sevginin gereğidir.

“Yâ Rabbi, bizi ateşten koru. Dünyada iyilik, âhirette yine iyi­lik ver.” (el-Bakara, 2/201)


* Ribât’ın birkaç mânası vardır. Tekke, hânikah, konak, menzil, kervansa­ray, han gibi. Buradaki mânası tekke olsa gerektir.
Fethu'r Rabbani
Abdulkadir Geylani Hazretleri

18 Temmuz 2019 Perşembe

Abdulkadir Geylani İşrak Virdi okunuşu ve meali

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
أَشْرَقَ نُورُ اللّٰهِ وَظَهَرَ كَلاَمُ اللّٰهِ وَثَبَتَ أَمْرُ اللّٰهِ وَنَفَذَ حُكْمُ اللّٰهِ وَتَوَكّلْتُ عَلَي اللّٰهِ مَاشَاءَاللّٰهُ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِا للّٰهِ * تَحَصَّنْتُ بِخَفِيِّ لُطْفِ اللّٰهِ وَبِلُطْفِ صُنْعِ اللّٰهِ وَبِجَمِيلِ سَتْرِ اللّٰهِ وَبِعَظِيمِ ذِكْرِ اللّٰهِ وَبِقُوَّةِ سُلْطَانِ اللّٰهِ دَخَلْتُ فِي كَنَفِ اللّٰهِ وَاسْتَجَرْتُ بِرَسُولِ اللّٰهِ ﷺ تَبَرَّ ئْتُ مِنْ حَوْلِي وَقُوَّتِي وَ اسْتَعَنْتُ بِحَوْلِ اللّٰهِ وَقُوَّتِهِ * اَللّٰهُمَّ اسْتُرْنِي وَاحْفَظْنِي فِي وَدِينِي وَ دُنْيَايَ وَأَهْلِي وَمَالِي وَوَلَدِي وَاَصْحَابِي وَاَحْبَابِي بِسِتْرِكَ الَّذِينَ سَتَرْتَ بِهِ ذَاتَكَ فَلاَ عَيْنٌ تَرَاكَ وَلاَ يَدٌ تَصِلُ إِلَيْكَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ احْجُبْنِي عَنِ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ ثَلَاثًا بِقُدْرَتِكَ يَا قَوِيُّ يَا مَتِينُ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ بِكَ نَسْتَعِينُ اَللّٰهُمَّ يَا سَابِقَ الْغَوْثِ يَا سَامِعَ الصَّوْتِ وَيَا كَاسِيَ الْعِظَامِ لَحْمًا بَعْدَ الْمَوْتِ أَغِثْنِي وَأَجِرْنِي مِنْ خِزْيِ الدُّنْيَا وَعَذَابِ الْآخِرَةِ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ


Okunuşu
Bismillâhirrahmânirrahîm

Eşraka nurullâhi ve zahere kelamullâhi ve sebete emrullâhi venefeze hukmullâhi ve tevekkeltü alallâhi mâşâAllâhu vela havle vela kuvvete illa billâh. Tehassantu bihafiyyi lutfillâhi ve bilutfi sun’illâhi ve bicemili setrillâhi ve biazîmi zikrillâhi vebikuvveti sultânillâhi dehaltu fî kenefillâhi vestecertu biresulillâhi sallallahu aleyhi ve sellem teberre’tü min havlî ve kuvvetî vestaantü bihavlillahi ve kuvvetih. Allâhümmesturnî vehfaznî fî vedinî ve dünyae ve ehlî ve mâlî ve veledî ve ashâbî ve ehbâbî bisitrikellezîne seterte bihi zâteke fela aynun terâke vela yedün tasilu ileyke yâ erhamer râhimînahcubnî anilkavmizzâlimîne selasen bikudretike yâ Kaviyyu yâ Metînu ya Erhamer Râhimîne bike nesteînu Allahümme yâ sâbikal ğavsi yâ sâmiessavti veyâ kâsiye’l izâmi lahmân ba’del mevti eğışnî ve ecirnî min hizyi’d dünyâ ve azâbil ahireti ve la havle vela kuvvete illa billâhil aliyyil azim.


Abdulkadir Geylani Hazretleri'nin (kuddise sırruhu) İşrak Virdi Melai

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

Allah'ın nuru parladı. Allah'ın kelamı ortaya çıktı. Allah'ın emri sabit oldu. Allah'ın hükmü sonuçlandı. Allah'a dilediği kadar tevekkül ettim, (günahtan sakınmaya) kuvvet ve (ibadet etmeye) kudret ancak Allah'ın yardımıyladır. Allah'ın gizli lütfuyla, lütuf ihsanıyla, güzel korumasıyla, büyük zikriyle, güç ve kuvvetiyle korundum. Allah'ın korumasına girdim.

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemi vesile kılarak (Allah'tan) yardım istedim. Kendi güç ve kuvvetimden beri olup Allah'ın güç ve kuvvetiyle yardım istedim. Ey Allah'ım! Beni koru. Dinim ve dünyam konusunda beni, ailemi, malımı, çocuğumu, arkadaşlarımı, sevdiklerimi, zatını gizlediğin korumanla koru. Hiçbir göz seni göremez, hiçbir el sana ulaşamaz. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Zalim toplumdan beni perdele (koru). Zalim toplumdan beni perdele. Zalim toplumdan beni perdele.

Ey gücü her şeye yeten. Ey Metin. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Ancak Senden yardım isteriz. Ey Allah'ım! Ey imdada önce yetişen! Ey sesi işiten! Ey öldükten sonra kemiklere et giydiren, imdadıma yetiş. Dünya rezilliğinden ve ahiret azabından beni koru. (Günahtan sakınmaya) Kuvvet ve (ibadet etmeye) kudret, ancak pek yüce ve pek büyük Allah'ın yardımıyladır.




22 Haziran 2019 Cumartesi

Gaflet Uykusundan Uyan!,Abdülkadir Geylani Hazretleri | Cilau'l Hatır - 46


Gaflet Uykusundan Uyan!


Altın Öğütler/ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİ

"Ey oğul! Eğer ölümü tezekkür eder, sürekli hatırlarsan, nefsinin sana söyleyecek sözü olmaz ve Rabbine tâatte sana muhalefet etmez.

Fakat sen onu emîrin ve sürücün yaptın. O (nefsin) senin ölümü tefekkür ederek kendisine elem vermeni, kızdırmanı ve üzmeni istemez. O (nefsin) seni ateşe oturtuyor da senin haberin yok!

Ey nefsin, hevâ ve hevesin kulu! Sen, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin nesebinden çıktın, onunla bağlantıyı kopardın.

Eğer nefsini, sâlihlerin nefslerini gördüğü gibi görseydin, ondan kaçardın. Yazık sana! Uyan..."

Abdülkadir Geylani Hazretleri | Cilau'l Hatır - 46

1 Mart 2019 Cuma

Sevgili Peygamberimiz sav şefaatleri ve İstedikleri


Sohbet 5
1974, İskenderpaşa, İSTANBUL

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم


Bir nokta, kendisine tutmayan Habibtir O. Min evvelihi ilâ âhirihi, bütün enbiya ve bütün ümmetlerin kılacakları bütün namazlar, yapabilecekleri bütün taatın faziletini terazinin bir kefesine koysalar, Peygamber-i zîşanın kıl­dığı iki rekât namaza yetişemez.

Peygamber-i zişan onu kefesine koyduğu vakitte ümmetlerin günahları kalır mı? İki rekâtıyla oraya koyduğu anında günah nerde duracak. Onu bırak bir defa peygamberin Lâilaheillallah dedi­ği vakitte onun kuvveti yedi cehennemin içerisine koyuverirse cehennem yok olur gider, onun fazîleti yedi cehennemi mahveder. Bir kere Peygam­ber-i zişanın Lâilaheillallah dediği vakitte hâsıl olan nuru koyuverse yedi cehennemin hepsi mahvolur. O vakit nerde cehennem kalır. Biz böyle şanlı peygambere ümmet iken bunu takdir et­mezsek bizden ahmak adam olmaz. Elhamdülillah Allah bize bunu da işittirdi. Şanlı Peygamber, Yâ Resulûllah! Sizden şefaat istiyoruz. Evet, o şefaatli peygamber bize bakıyor, sırası geldi diyerekten de bizi çağırıyor. Evliya yol göstericidir.

«Siz olacak işlere bakınız. Yalnız size bir vasiyetim olacak, olana pişman olmayın. Ne olacaksa da ondan üzüntü duymayın, olan şeyden siz üzülmeyiniz, işin sonu­na dikkat ediniz.»

İşte bu kadar, size bir işaret veriyor. O işarette bir beşaret vardır. Olacak şeyden bize böyle söylemiş iken bambaşka bir işler oldu diye taaccüpte kalma, işin sonuna bak: nereye mün­cer olacak nereye munkalib olacak. Ağaçlar ham olduğu vakit meyvesini ağzına alırsan ağzını burar, karnına sancı verir. Sabredersen o bal olur, sana hayat olur. Onun için buruk buruk işler görülür. O hareket tatlılanmak içindir. Hiç merak etme, öyle şeylere aldırma.

‘ Aldırdığın vakitte,

‘ Me­raka düştüğün vakitte,

‘ Telaş ettiğin vakitte,

‘ Vesveseye kapıldığın vakitte,

İman nurunun sönmeye doğru gittiğine delalettir. Sakın dalma, geniş ol, daima Estaizübillah «lâ tahzen! İnnallahe meanâ»[1] Allah Azze ve Celle bizimle beraberdir. Bizimle beraber olduktan sonra korku yok.

─ Ahir zaman ümmetlerinin hakkında evliyalar ne der?

«Sütün kaymağı en üstündeki olduğu gibi ümmet-i Muhammedînin en kıymetli olanları, bu ahir zamanda, en son asırda gelecek ümmettir» di­yor. Musarrıfu’l kulûb olan, mukallibe’l-kulub olan Allah’u zülcelâl o salâhiyetten aşılayıp, yarınki gece­de o (Fahri Kâinat Efendimiz) rütbeyi de verip üm­metlerinin kötülerini Hakka doğru meylettirip o kerameti de Habibine giydirecektir. O peygamberdir ki, bir tek ümmetinin cehenne­me girmesine râzı değildir. O peygamberdir(S.A.V.) ki tâ onu içeri koyduruncaya kadar bir tek ümmetinin cehennemde kalmasından râzı değildir.

«Benim içerde işim yok yâ Rabbi, benim ümmetim orada iken, ben içerde lezzet alamam.»

Senin kırk evladın olsa, otuzdokuzu evde bulunsa, birisi hapiste bulunsa sen onlarla eğlenebilir misin? O otuzdokuzuna bakmazsın, acaba hali nedir? Diyerekten yüreğin o çocukta kalır. Peki, dört yüz çocuğun olsa bir tanesi eksik olsa, bir tanesi içerde olsa nasıl, ra­hat eder misin? Dört bin diyelim, bir tanesi içerde olursa geriye kalanlarla hoşnut olur musun?

“El ihsân-ı bittamâm; ihsanın tamamdır ya Rabbi! Ümmetimin hepsini isterim” dedi,

“Ey Habib! Hepsini verdim. Ne istersen dahasını da vereceğim”

Allah (C.C.), Miraç gezisinde peygamber-i zîşana bir bâb açtı. Peygamber-i zîşan : “Bunu da isterim, bunu da isterim, bu­nu da isterim. Bunu da ümmetleri­me,bunu da ümmetlerime, bunu da ümmetlerime” dedi.

Peygamberin isteyişi bizim isteyişimize benzemez. Peygamberin talebi bizim talebimize hiç benzemez. Peygamber kendi nübüvvetinin hakikati­ne göre Allah azze ve celleden talep ediyor. Münâcat; insanın Allah Azze ve Celle’ye, onun azamet, kudret ve atâsının sonsuzluğuna baka­rak, onun vericiliğinin, tükenmezliğinin hakikatini bildiği zaman, o bildiği nisbette talep etmesidir. Onu da, var olanın hakikatini bildiği derecede ister. Onu, Allah’ı peygamberimiz kadar bilen kimse de yok. O peygamber (S.A.V.) öyle istedi.

“Ne istersen ey Habib! Veriyorum” Dedi. Peygamber-i zîşana verdi, verdi, verdi. “Var mı başka?” dedi.

“Ya Rabbi! Ey atâsına nihayet olmayan Rabbim! Sen bilirsin, varacağım yere vardım ya Rabbi!” dedi. O gecedeki Ümmeti! Ümmeti! Ey Rabbim ümmetlerim! Ümmetlerim! Diye istediğinde;

“Ey Habibim senin ümmetlerin benim kullarımdır. Bana senin ümmetlerin daha yakındır, bak” dedi, bir makam açtı. Peygam­beri zîşanın önünde bir deniz açıldı; ne ucu var, ne bucağı var, ne haddi vardı. Onu gördüğü vakitte Peygamber-i zişâna hayâ geldi.

─ Ne gibi?

“Ey Habibim! Senin bütün istediklerin, bu senin ümmetlerine talep etmiş olduğun her şey bu denizin yanında nedir?( Bir nok­tadan ibaret olduğunu gördü.) Ey Habibim! Senin bunca şiddetle arzu edip münacat edip benden dilediğinin miktarını gösteriyorum sana. Bu sonsuz deniz o senin ümmete benim kullara vereceğimdir.”

Peygamberimizin ümmetleri hakkında istedikleri bir nokta gibi göründü. Ne büyük saadet ki, öyle bir Allah’ın kullarıyız.

Birgün Şeyh Efendi Hazretleri, başkalarının huzurun­da bana;

«Bu tarafa!» dedi,

«Bana güvenip de kendini adam sanıyor! » dedi benim için. Hakkı vardı.

«Yâ Seyyidî! Kendim adam değilim ama sizinle iftihar ederekten ken­dimi adam sayarım » dedim.

Bütün evliya da peygamberler de böyle. Bü­tün evliyanın iftiharı peygamberleridir. Hay hay, iftihar ederiz. Ona nisbetimizle hepimiz de o peygamberlerle ve Allah’u zülcelâlin kul­ları olmaktan ne kadar iftihar etsek azdır, düşünen insana bundan büyük şeref mi var? Allahu zülcelâl o denizi açtı. Peygamber-i zişan;

“Aman yâ Rabbi! Benim istediğim, istediğim bir nokta kaldı…”

“Habibim! Ben bu denize muhtaç değilim. Bütün bu deniz o senin ümmetinin, benim kullarım için hazır duran rahmetlerdir. Onlara verilecek mükâfat ve derecâttır. Onların için hazır olmuştur, hep­si onlara verilecektir, Ey Habibim!”

Nerde senin amelin? Nerde bizim yaptığımız iş­ler? İşte onun için ihlâsın ilk adımı, ihlâs dairesinden içeri girdiğimizin ilk işareti, yaptığından utan­maktır. Bende bir şey yapıyorum demeye utanmak­tır. Muhlis adamın alâmetidir bu. Ya okuyorum, ya yazıyorum, ya kırıyorum, ya yapıyorum diyerekten hiçbir şey yok. Utanmak lazımdır. Bu ihlâsın ilk gi­rişinde alâmetinin işaretidir. Nerde bizim amel? Onun için Peygamber-î zîşan o vakit;

«Allahumme la tekinnî ilâ nefsi tarfete ayn»: «Ya Rabbi! Beni yaptığıma, beni nefsime, beni bildiğime, beni benim istediğime bırakma; senin indinde olan, kadimi ihsan, kadimi rahmet, ihsanınla bize muamele et. Ondan ver ya Rabbi! Ondan ver ya Rabbi! Ondan ver ya Rabbi! » Diye başladı. Kendinin yaptığını bu tarafa attı. Böyle saklıyor gibi.

Amelimizden utanıpta saklamak lazım. Aman ya Rabbi! Bak ya Rabbi! Amel­lerimiz sana takdim olunacak gibi bir şey değildir, de­meye dil öyle utanır. O zaman Allahu zülcelâl sana inayet nazarı ile baktığında sana verilecek olan hidayet evliyalara olan hidayet membâından olur. O za­man muhlislerden yazılırsın. Allahu zülcelâl seni o denizlerine dal­dırır.

İşle böyle bu müjdeleri ben sabaha kadar anlat­sam, onlar da bizim kalbimize akıtır. Lakin her şeyin de bir haddi vardır, bir hududu vardır. Her şeyde bir vaktin içerisinde tayin olunmuştur ve her şey bir miktar iledir. Şimdi burada hâzır olan bu mümin ih­vanlarımızın hepsine bu müjdeyi, bu gecenin içerisin­de olan tecellileri, mevlid gecesinin arifesi olmak dolayısıyla bize bu kadar ki; kalb onu almaya muvaffak oldu. Yarın gecede ne olacağını, Allahu zülcelâl ne gibi membâından açacaktır, bilemeyiz.

Bu gecede bize bu kadar fazileti, bu kadar rahmet ve inâyetinin müjdelerini işittirdi. Biz Cenabı Rabbü’l âlemine nihayetsiz hamd-ü senâ ederiz. Habibi Ekremine de nihayetsiz selâtü selam ve tâzimat ederiz. Bizi bu cezbet kuvvetiyle burada toplayan Evliyayı izâmın Sultanü’l evliyanın da, onun himmetinin de daima bizimle beraber olmasını temennî ederiz. Bu muhabbetimizin artıp eksilmemesini, Allah’ın rahmet ve inayeti­ne mazhar olan cemiyet olan toplantının, buradan dağıldıktan sonra da masum olan tecelliyle mahfuz dairesinde olmasını temenni ederiz.


[1] Hadis-i Şerif: Buharî: Menakıb,25


Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı