ESMAUL HUSNA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ESMAUL HUSNA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2025 Cuma

EL-ESMÂ'ÜL-HUSNÂ KISACA ANLAMLARI



Esmâü’l- Husnâ

Allah : Hak taâlâ’nın en yüce ismidir ki, bütün isimleri onda toplanmıştır. O, zâtında, sıfatlarında, fiillerinde tektir, benzersizdir, ezelîdir, ebedîdir.

el-Adl : Çok adâletli; irâdesi gereğince fiillerini yerine getirendir.

el-Afüvv : Günahları çok affeden; işlerin kolay olmasını isteyendir.

el-Âhir : Varlığının sonu olmayandır.

el-Alîm : Her şeyi en iyi bilendir.

el-Aliyy : Çok yüce, yüksek; mekânı olmayan; her şey kendinin dûnunda, emrinde ve hükmü altında olandır.

el-Azîm : Çok azametli, en büyük; azameti hakkında sınır muhal olandır.

el-Azîz : Mağlup edilmesi mümkün olmayan gâlibtir.

el-Bâ’ıs : Ölüleri diriltip kabirlerinden çıkarandır.

el-Bâkî : Varlığının sonu olmayandır.

el-Bâri : Eşyayı ve her şeyin kısımlarını birbirine uygun ve âhenkli halde yaratandır.

el-Basîr : Her varlığı gören, varlığı ve yokluğu bilendir.

el-Bâsit : Açan, genişleten; dilediğine, neş’e, sevinç ve bolluk verendir.

el-Bâtın : Varlığı duyu organlarıyla anlaşılamıyan; gizli olandır.

el-Bedî’ : Eşi, örneği olmayan ve hayret verici âlemler yaratandır.

el-Berr : Çok iyilik eden, va’dini yerine getirendir.

el-Câmi’ : İstediğini istediği zaman istediği yerde toplayan; dağılmışı toplayandır.

el-Cebbâr : Islâh eden, eksikleri tamamlayan, dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olandır.

el-Celîl : Celâlet ve büyüklük sahibi; Zât ve sıfatlarında büyük olandır.

ed-Dârr : Elem ve zarar veren şeyler yaratandır.

el-Evvel : Varlığının başlangıcı olmayandır.

el-Fettâh : Her türlü zorluğu açan ve kolaylaştıran; yokluk kapısını varlıkla, bilgisizliği ilimle, rızkı verme ve ihsanla açandır.

el-Gaffâr : Mağfireti çok olan, günahlarının affını isteyenleri af edendir.

el-Gafûr : Mağfireti çok; günahları, kusurları saklayan, örtendir.

el-Gaffâr : günahları, kusurları saklayan, örten. Gafîr: Kötü ve yüz kızartıcı işleri örtendir.

el-Gafûr : Kulların günahlarını, kusurlarını ve çirkinliklerini, melekût âleminden de saklayandır.

el-Ganiyy : Her şeyden müstağni, zengin, hiçbir şeye ihtiyaç duymayandır.

el-Habîr : Her şeyin iç yüzünü, gizli taraflarını bilendir.

el-Hâdî : Hidâyet yolunu gösteren, istediği kulunu hayırlı yollarda başarılı kılan, muradına erdirendir.

el-Hâfid : Yukarıdan aşağıya indiren, alçaltan; değer, mal, amel ve inanç yönünden düşmanlarının derecelerini alçaltandır.

el-Hafîz : Yapılan işleri, bütün ayrıntılarıyla tutan; her şeyi, belli vaktine kadar yok olmaktan kuruyan ve belâdan saklayandır.

el-Hakem : Hükmeden, hakkı yerine getirendir.

el-Hakîm : Emirleri ve bütün işleri nizam ve tedbir üzerine hikmetli olandır.

el-Hakk : Varlığı hiç değişmeyendir.

el-Hâlik : Her şeyin hâllerini takdir edip yaratan, yoktan var edendir.

el-Halîm : Hilmi çok; suçluların cezasını vermeye gücü yettiği halde, onlar hakkında yumuşak davranan ve cezalarını geriye bırakan veya düşürendir.

el-Hamîd : Kendisine hamd ve sena olunan; bütün varlığın diliyle övülen; doslarını sena eden ve dosları tarafından sena olunandır.

el-Hasîb : Herkesin hayatı boyunca yaptıklarının ve her şeyin hesabını bütün ayrıntılarıyla en iyi bilendir.

el-Hayy : Diri; her şeyi bilen ve her şeye gücü yetendir.

el-Kâbid : Sıkan, daraltan; dilediğine acı ve sıkıntı verendir.

el-Kâdir : İstediğini istediği gibi yapmaya gücü yetendir.

el-Kahhâr : Her şeye, her istediğini yapacak şekilde gâlip ve hâkim olandır.

el-Kaviyy : Çok güçlü; tam kudret sahibi olandır.

el-Kayyûm : Gökleri, yeri ve her şeyi tutandır.

el-Kebîr : Çok büyük; hakında miktar düşünülmeyendir.

el-Kerîm : Keremi, ihsanı, iyiliği bol; iradesi her şeyi kapsayan, umûmî irade sahibi olandır.

el-Kuddûs : Bütün kusur ve eksiklerden uzak, pek temiz olandır.

el-Lâtîf : En ince işlerin bütün inceliklerini bilen, yapan ve bu işlerin faydalarını kullarına ulaştırandır.

el-Mâcid : Kâdir ve şânı büyük; kerem ve cömertliği çok olandır.

el-Mâni’ : Dilemediği bir şeyin gerçekleşmesine müsâade etmeyen, kötü şeylere engel olandır.

el-Mecîd : Şanı büyük ve yüksek olandır.

el-Melik : Her şeyin sahibi, mutlak hükümdarıdır.

el-Metîn : Çok sağlam; kuvvet ve kudretinde metin olandır.

el-Mu’ızz : İzzet veren, şeref ve haysiyetini yükseltendir.

el-Mu’îd : Yaratılmışları yok ettikten sonra, tekrar yaratandır.

el-Muahhir : İstediğini geri koyan, arkaya bırakandır.

el-Mugnî : İstediğini zengin edendir.

el-Muhsî : Her şeyin sayısını bilen; ilmi, kudreti ve iradesi, her şeyi zapteden, kaydedendir.

el-Muhyî : Dirilten, can veren; varlıkları vücut, hareket, ilim, îman ve hidayet yönünden diriltendir.

el-Mukaddim : İstediğini öne alan, ileri geçirendir.

el-Mukît : Hiçbir şey onu acze düşürmeyen ve her şeyde kuvvetini gösteren; her yaratılmışın rızkını, gıdasını verendir.

el-Muksit : İşlerini yerli yerinde birbirine uygun yapan; adâletle hükmeden; irâdesine göre hükümleri yerine gelendir.

el-Muktedir : Her şeye gücü yeten; kuvvet ve kudret sahipleri üzerinde de istediği gibi tasarruf edendir.

el-Musavvir : Tasvir eden; her şeye bir şekil ve özellik verendir.

el-Mü’min : Mü’min kulları hakkındaki va’dini tasdik eden, onları azaptan koruyan; kendini birleyendir.

el-Mübdi’ : Varlığı maddesiz ve örneksiz olarak ilk baştan yaratandır.

el-Mücîb : Kendine yalvaranların isteklerini verendir.

el-Müheymin : Gözetici, koruyucu, emîn olandır.

el-Mümît : Canlı bir varlığın ölümünü yaratan; varlıkları vücut, hareket, ilim, îman ve hidayet yönünden öldürendir.

el-Müntekım : Suçluları cezalandırandır.

el-Müte’âlî : İzzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce olandır.

el-Mütekebbir : Her şeyde ve işte büyüklüğünü gösterendir.

el-Müzill : Zillete düşüren, hor ve hakîr kılandır.

en-Nâfi’ : Hayır ve menfaat verici şeyler yaratan, fayda verendir.

en-Nûr : Âlemleri nurlandıran; istediği sîmalara, zihinlere ve gönüllere nur yağdırandır.

er-Ra’ûf : Rahmeti çok olan, çok merhametlidir.

er-Râfi’ : Yukarı kaldıran, yükselten; değer, mal, amel ve inanç yönünden sevdiklerinin derecelerini yükseltendir.

er-Rahîm : Çok merhamet eden, O’nu tanıyan, O’na iman eden ve verdiği nimetleri iyi kullananları, daha büyük ve sonsuz nimetler vermek suretiyle mükâfatlandırandır.

er-Rahmân : Yaratılmışlar hakkında hayır ve rahmet isteyendir.

er-Rakîb : Bütün varlık üzerinde gözcü; her iş, murâkabesi altında bulunandır.

er-Reşîd : Bütün işleri dosdoğru, bir nizam ve hikmet içinde sonucuna ulaştıran; irşad eden, doğru yolu, hidayet yolunu gösterendir.

er-Rezzâk : Yaratılmışlara yiyecekleri, gıdaları ihsan eden, verendir.

es-Sabûr : Çok sabırlı; azâbı geri bırakmayı isteyendir.

es-Samed : Hâcetlerin giderilmesi, ıstırapların ortadan kalkması için herkesin yöneldiği yüce merci; hayallere sığmaz, arzularda O’ndan başkası kast olunmazdır.

es-Selâm : Hiçbir ayıbı olmayan, kullarını tehlikelerden selâmete çıkaran, cennetteki kullarına selâm verendir.

es-Semî’ : Her varlığı işitendir.

eş-Şehîd : Her zaman ve her yerde, kudreti, ilmi, işitmesi ve görmesi her varlıkla beraber hazır ve nazır olandır.

eş-Şekûr : Kendi rızası için yapılan iyi işleri, daha ziyadesi ile karşılayan, karşılık verendir.

et-Tevvâb : Kulunu tevbeye sevkeden ve tevbesini kabul eden; kulunu günah durumundan itâat hâline çevirendir.

el-Vâcid : İstediğini istediği vakit bulandır.

el-Vâhid : Tek; zatında, sıfatlarında, fiillerinde benzersiz, eşi, ortağı bulunmayandır.

el-Vâlî : Bütün varlığa hâkim olup onu idare edendir.

el-Vâris : Varlığının sonu olmayan; servetlerin geçici sahipleri yok olduktan sonra varlığı devam eden, mülkün hakiki sahibi olandır.

el-Vâsi’ : Geniş ve müsâadekâr; kudreti, irâdesi, ilmi, işitmesi, görmesi, kelâmı her şeyi kuşatandır.

el-Vedûd : İyi kullarını seven, onları rahmet ve rızasına kavuşturan; lâyık olan ve olmayana hayır veren; sevilmeğe ve dostluğu kazanılmaya en lâyık olandır.

el-Vehhâb : Çeşitli nimetleri karşılıksız, devamlı verendir.

el-Vekîl : Kendisine havale edilen işleri, en iyi sonuca ulaştırandır.

el-Veliyy : İyi kullarını seven, onların dostu olandır.

ez-Zâhir : Varlığı delillerle idrak olunan, anlaşılan; âşikâr olandır.

Mâlikü’l-Mülkü Zü'l-Celâli ve’l-İkrâm: Mülkün sonsuz sahibi; her şeyin başkasına ihtiyaç duymayan hâkimi, hükümdarı; azamet ve kerem sahibidir.


29 Ekim 2023 Pazar

EL HASİB olan ALLAH

 



EL HASİB olan ALLAH
Kullarının gizli açık herşeylerine şahid olan ve en şerefli olandır. Ahiret gününde kullarını tüm nimetlerden hesaba çekip sorgulayacak olandır. Varlığı bir hesap ile yaratan, varlığı tüm hesabın üzerinde olan, kulların Hesabını eşsiz ve benzersiz gören Kullarına yeten mutlâk ve sonsuz Allah demektir.


Peygamber Efendimiz(s.a.v.) Buyuruyorki; 
Üç Şey Vardırki, Allah Onun Hesabını Kolaylaştırır, Onu Rahmetiyle Cennetine Koyar 
1. Sana Vermeyene Verirsin 
2. Sana Zulmedeni Affedersin 
3. Seninle Bağlarını Koparanlara, Sen iyi ilişkilerini sürdürürsün İşte O zaman Allah Kişinin Hesabını Kolay Yapar Buyruluyor.

12 Eylül 2015 Cumartesi

EL-BÂİS İSMİNİN ANLAMLARI VE ÖZELLİKLERİ





Asu Asude
SAHİBİESMA-ÜL HÜSNA
- 14:41

EL-BÂİS İSMİNİN ANLAMLARI VE ÖZELLİKLERİ

Seçip ortaya çıkaran.
Bâis, ölüleri dirilten, her canlıyı ölümünün ardından yeniden dirilten demektir. Meselâ kışın ölmüş gibi âdetâ cansız gibi görünen bitkileri ve bâzı hayvanları baharda yeniden canlandırması ve onlarda yeni şeyler yaratması.
Peygamberler gönderen ve ölüleri dirilten.
Mahşerde ölüleri dirilten, Peygamber gönderen.
Sebepleri yaratan ve ölüleri diriltendir. İhtiyaçlarma göre insanlara peygamberler gönderendir.

Bâis İsminin Faziletleri, Sırları ve Zikri
Günde Zikir Sayısı : 573

Kuvvetli irade ve alacaklarını almak için okunur.

Ya Bâ’is ismini zikreden kişiden gaflet ve şiddet kalkar. Okuyanda Allah korkusu meydana gelir. İbadet ve taatını isteyerek, severek yapar. Dert ve sıkıntılarından kurtulup, huzura erer. Düşman ve zalimlerin şerrinden kurtulmak için günde 573 defa Ya Bais, zikredilir. İftiradan kurtulmak için 7073 defa okunur.

2 Eylül 2015 Çarşamba

EL-CELÎL İSMİNİN ANLAMLARI VE ÖZELLİKLERİ




Asu Asude
SAHİBİESMA-ÜL HÜSNA
- Dün 16:58

EL-CELÎL İSMİNİN ANLAMLARI VE ÖZELLİKLERİ

Hiddetli.
Celîl, büyüklük ve ululuğu pek yüce olandır. Azamet sâhibi olan, ululuk sâhibi olan demektir.
Yücelik ve ululuk sahibi.
Celal ve azamet sahibi olan.
Büyüklük ve ululuğu pek yüce olandır. Sıfat ve-isimleriyle her türlü büyüklük kendine ait olandır.
Celîl İsminin Faziletleri, Sırları ve Zikri
Günde Zikir Sayısı : 5329

Bir zalimi zorbayı zelil etmek için okunur.

Ya Celil ismini zikreden insanlar arasında sevgi, saygı ve hürmet görür; heybetli ve güçlü görünür. Kimse kötü gözle bakamaz, düşmanları onu görünce korkuya kapılır. Bu ismi zikreden kişide manevi bir güç meydana gelir. Zalimleri dize getirir. Kimse kötülük yapamaz. Tehlikeli yerlerde emin olur. Okuyanın ahlakı düzelir.

23 Ağustos 2015 Pazar

EL-AZÎM İSMİNİN ANLAMLARI VE ÖZELLİKLERİ




Asu Asude
SAHİBİESMA-ÜL HÜSNA
- 18:10

EL-AZÎM İSMİNİN ANLAMLARI VE ÖZELLİKLERİ
Büyüklük sahibi.
Azim, çok yüce ve çok büyük olan; sınırsız ve kayıtsız büyüklük, üstünlüğün tek sâhibi, pek azametli, yüce olandır.
Kendisine büyük ümitler beslenen.
Büyüklükte benzeri yok. Pek yüce.
Çok yüce ve çok büyük olan; sınırsız ve kayıtsız büyüklük, üstünlük de yalnız O’ndadır.

Azîm İsminin Faziletleri, Sırları ve Zikri
Günde 1020

Sözünün tesirli ve sayırlı olmak için

Ya Azim ismini zikreden korktuğu ve çekindiği şeylerden korunur. Hastaysa şifa bulur. İnsanlar arasında itibarlı olur, şerefi yücelir. İstek ve arzularına kavuşur. İşlerinde başarıya ulaşır. Yüksek mertebelere ulaşır.

22 Mayıs 2015 Cuma

ALLAH CELLE CELALÜHÜNÜN İSİMLERİNDEN EL-MÜ’MİN: NE ANLAMA GELİR HİKMETLERİ




Metin yiğit
MODERATÖRAYETLER
- 21:02


ALLAH CELLE CELALÜHÜNÜN İSİMLERİNDEN EL-MÜ’MİN:
NE ANLAMA GELİR HİKMETLERİ
Kullarına vadinde,verdiği sözde sadık olan,kalplerde iman nurunu yakan,ve her türlü korkudan kurtarıp,güvenliğe kavuşturan.Eman ve emniyet sahibi.
Zikir adedi:(136)Günü Pazartesi günüdür.(Her esma gününde yada her gün okunabilir)
Özellik ve faydaları:
Bu ismin zikrine devam eden kimsenin gönlü nurlarla dolar.Dünya ve ahiret işlerinin dengeli bir şekilde yoluna girmesini isteyen kimse,bu ismin zikrine devam etmelidir.
Düşmanına üstün gelmek ve onu etkisi altına almak isteyen her gün 136 defa bu ismin zikrine devam etmelidir.
Her gün sabah namazından sonra 267 defa okuyan ve sürekli zikreden kimse,sıkıntıya düşmez,kimseye muhtaç olmaz.Diline yalan girmez,küfür ve “kelam veya dil fuhuşu” denilen kötü şeylerden,çirkin sözlerden korunur.
Özel istek ve ihtiyaçları bulunan kimseler her gün “136” defa olmak üzere “43” gün “EL-MÜ’MİN” isminin zikrine devam etmeli ve sonra isteyeceğini Allah’dan istemelidir.Bu süre içinde isteği mutlaka yerine getirilir.
Her gün adet haline getirip bu isme”137″ kere bir bardak suya okuyup üfleyerek içen kimse,evham ve vesveseden kurtulur.Aşağılık kompleksine düşmez.İçi aydınlık olur,kalbi nurlanır.Basireti açılır ve her türlü haksızlık ve kötülüklerden uzaklaşır.herkes tarafından sevilip sayılır.Her türlü baskı ve zorluklardan,sıkıntıdan ve darlıklardan kurtulur.
Bu mübarek ismi “136” defa yazıp üzerinde taşıyanlar cin ve şeytan şerrinden korunur.

9 Mart 2013 Cumartesi

Esmau’l-Hüsna


Esmau’l-Hüsna

بِسْمِ اللهِ الرَّحمن الرَّحِيم
إِنَّ الْحَمْدَ ِللهِ نَحْمَدُهُ وَنَسْتَعِينُهُ وَنَسْتَغْفِرُهُ وَنَعُوذُ بِاللهِ مِنْ شُرُورِ أَنْفُسِنا وَمِنْ سَيِّئاتِ أَعْمَالِنا، مَنْ يَهْدِهِ اللهُ فَلا مُضِلَّ لَهُ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلا هادِيَ لَهُ وَأَشْهَدُ أَنْ لا إِلَهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لا شَرِيكَ لَهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ.
يا أَيُّها الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ حَقَّ تُقاتِهِ وَلا تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ.
ياأَيُّها الناَّسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ واحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْها زَوْجَها وَبَثَّ مِنْهُما رِجالاً كَثِيراً وَنِساءً وَاتَّقُوا اللهَ الَّذِي تَساءَلُونَ بِهِ وَالأَرْحامَ إِنَّ اللهَ كانَ عَلَيْكُمْ رَقِيباً.
ياأَيُّها الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَقُولُوا قَوْلاً سَدِيداً يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَنْ يُطِعِ اللهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فازَ فَوْزاً عَظِيماً.
أَمَّا بَعْدُ: فَإِنَّ أَصْدَقَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللهِ وَخَيْرَ الْهَدْيِ هَدْيُ مُحَمَّدٍ صلي الله عليه وسلم وَشَرَّ الأُمُورِمُحْدَثَاتُهَا وَكُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلالَةٌ وَكُلَّ ضَلالَةٍ فِي النَّارِ
.

Hutbetu’l-Hace

Şüphesiz hamd, Allah içindir. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülerinden O’na sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur, kimi de saptırırsa onu hidayete erdirecek yoktur.
Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet ederim. O tektir ve ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) O’nun kulu ve rasulüdür.
“Ey iman edenler! Allah’tan sakınılması gerektiği gibi sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün!”
Âl-i İmran 102

“Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden korkun! Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının! Şüphesiz Allah, üzerinizde gözetleyicidir.”
Nisa 1

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki, Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın! Kim Allah ve Rasulüne itaat ederse, büyük bir kurtuluşa ermiş olur.”
Ahzab 70, 71

Bundan sonra; Sözlerin en doğrusu Allah’ın Kitabıdır, yolların en hayırlısı Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yoludur. İşlerin en şerlisi muhdes olanlardır! Dine sonradan sokulan her şey bid’attır, her bid’at dalalettir, her dalalet ateştedir!
Müslim 867, Nesei 3/188

Allah’ın Güzel İsimleri

Allah’ın güzel isimleri, kendisi için özel alametlerdir. Allah-u Teâlâ Kitabında Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’de sünnetinde onları bize bildirmiştir. Bu isimlerden her biri bir sıfata veya sıfatlara delalet eder. Onlardan her isim kendi mastarından ayrılmadır.
Mesela el-Alîm, el-Kadîr, es-Semi, el-Basîr vb. isimler onlardan birkaç tanesidir. el-Alîm ilim mastarından ayrılmadır. O kelime Allah’ın ilim sıfatına delalet etmektedir. Diğer isimlerin durumu da böyledir. Bütün isimlerin ve sıfatların manalarını kendisinde cem eden isim şüphesiz “Allah” kelimesidir.
Allah’a has isimlerin O’nun sıfatı olmasına hiçbir mani yoktur.

Mesela: Allah-u Teâlâ’nın “Rahman” ismi aynı zamanda O’nun mübalağalı rahmet sıfatıdır. Allah’ın bütün isimleri O’nun sıfatlarının üzerine delalet eder ve onların hepsi övgü sıfatlarıdır. Allah’ı isimlerinde birlemek, O’nun kendini isimlendirdiği her isme imanı gerektirir. Aynı zamanda o ismin delalet ettiği manaya da imanı gerektirir.
Mesela: Kur’an’da “Rahim” Allah’ın ismi olarak zikredilmiştir. Biz bu ismin Allah’a ait özel bir ad olduğuna iman ederiz. Bu ismin Allah’ın rahmet sahibi olduğuna delalet ettiğine de iman ederiz. Kur’an ve sahih sünnette varit olan Allah’ın bütün isim ve sıfatlarına itikadımızın böyle olması gerekir.
Allah’ın İsimlerinin Adedi

Allah’ın doksan dokuz ismi olduğu Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den sahih olarak rivayet edilen hadisle bilinmektedir.
Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
‘Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları sayarsa cennete girer, Allah tekdir, teki sever’ buyurdu.”
Buhari 6410, 7392, Müslim 2677/5, 6

Başka bir hadiste Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Ey Allah’ım! Kendini isimlendirdiğin, Kitabında indirdiğin veya katındaki gayb ilminde kendine sakladığın sana ait bütün isimlerle sana dua ediyorum. Kur’an’ı gönlümün baharı, kalbimin cilası yap. Onunla hüznümü, gam ve kederimi gider...”
Ahmed 1/391, Taberani Mucemu’l-Kebir 10352

Hadislerde zikredilen Allah’ın isimlerini saymaktan murat, onları ezberlemek, manasını anlayıp öğrenmek ve onlarla Allah’a tevessül ederek dua etmektir!
İsim ve Sıfat Tevhidinin Delilleri

Bu nevi tevhidin delilleri Kur’an ve Sahih Sünnette çoktur, hatta Kur’an’da Allah’ın güzel isimlerinin ve yüce sıfatlarının olmadığı ayet yok gibidir. Allah’ın isim ve sıfatlarına şamil en önemli surelerden biri İhlâs sûresidir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun Kur’an’ın üçte biri olduğunu söylemiştir.
“De ki: O Allah birdir. Allah sameddir. Kendisi doğurmamıştır ve doğurulmamıştır! Hiçbir şey O’nun dengi olmamıştır.”
Samed: Her şey varlığını ve bekasını O’na borçludur. Her şey O’na muhtaçtır. O hiçbir şeye muhtaç değildir! Her şeyin başvuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O’dur!
İhlas 1, 3

Bu yüce sûre, kemal sıfatların hepsini Allah’a ispat ederken noksan sıfatların hepsinden de Allah’ı tenzih etmektedir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Kur’an’da en büyük ayet olduğunu söylediği Ayete’l-Kürsi’de Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Allah kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır! Daima diri ve yaratıklarını koruyup idare edendir. Kendisini ne bir uyuklama ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur.
O’nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir? Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O’nun ilminden kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar’ O’nun Kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koruyup gözetmek kendisine ağır gelmez! O yücedir büyüktür.”
Bakara 255

 Müellif
Muhammed Salih el-Useymin

29 Aralık 2012 Cumartesi

EL-KABID (C.C.) , “Sıkan (dilediğine rızkı) daraltan.”


EL-KABID (C.C.)


“Sıkan (dilediğine rızkı) daraltan.”

Gözümüzün gördüğü veya görmediği bütün varlıklar; gökler, güneşler, aylar, yıldızlar, melekler, insanlar, cinler ve hayvanlar, hepsi yüce yaratıcımızın kudret elindedir. O dilediği kuluna geniş rızık verdiği gibi, dilediğinin de rızkını kısar. Birine Yusuf güzelliği verir, birine Züleyha aşkı takdir eder. Kâh birini âleme Süleyman yapar, kâh bi­rini tahtından kara toprağa indirir. Birinin gönlünü derya­lar gibi açarken, bir diğerinin yüreğini düğüm düğüm sıkabilir.

Kimse çıkıp da bunu niçin böyle yaptın diyemez. Hik­meti icabı kullarına türlü türlü haller verir. İşte bu haller “El-Kâbıd” ism-i şerifinin tecellîleridir.
kaynak
Mustafa Necati Bursalı, Esma-i Hüsna Şerhi, Erhan Yayınları: 133.

1 Eylül 2012 Cumartesi

EL-ALİM (C.C.)




“Her şeyi en iyi bilen ve her şeyin künhüne vâkıf olan.”

Allah (Azze ve Celle) Alîm'dir. Hem nasıl Alîm?

Hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Binlerce sene evvel ne olduğunu bildiği gibi, binlerce sene sonra ne olacağını da bilir. Olmuşları nasıl hiç eksiksiz biliyorsa, olacak hadise­leri de, olmuşlar kadar mükemmel bilir. Öyle ki, zamanın ilk başladığı tarihten, yine zamanın sonuna kadar olmuş veya olacak her şey Yüce Allah'ın ilminde her lâhza hazırdır.

Bütün insanların, meleklerin, cinlerin ilmi bir araya gelse, Allah Teâlâ'nın ilminin yanında denizdeki bir dam­la mesabesindedir. Meselâ: İnsanlar çok kere şu şöyle alîm, böyle alîm derler. O kişinin ilmi kendisi gibi insanlar arasında ileridir. Allah ilmi karşısında ise zerre bile ola­maz.

İlmi olmayan bir zât, bunca mahlukatı nasıl yaratıp idare edebilir ki? Bütün âlem O'nun yaratmasıyla var olduğu gibi, onun tâyin ettiği güne kadar devam edebilir. Ondan ne bir fazla, ne bir eksik olur. Yine dünyanın ne kadar günü vardır, ne kadarı geçip gitmiştir hepsi Cenâb-ı Hakkın ilmindedir.


Dünyamıza şu ana kadar milyarlarca insan geldi gitti. Belki daha milyarlarca insan gelecek. İşte kimin, ne zaman, nerede dünyaya geleceğini, kaç sene yaşayacağını, nerede öleceğini, kabirde başına neler musallat olacağını veya nasıl bir akıbete uğrayacağını kemâliyle bilmektedir O. İnsanlar her şeyi bilmez, ancak O'nun bildirdiği ka­darını bilirler. Yine insanların görmesi de öyle. Âlemde o kadar çok varlık var ki, biz onların hepsini göremiyoruz. Meselâ, melekleri göremiyoruz. Halbuki melekler bizi görüyor. Yani herkes O'nun dilediği ve takdir ettiği ka­darını görür.

Bir insan ne kadar âlim olursa olsun, yine de bilmediği hadsiz hesapsızdır. Allah'ın izniyle insanlar çok şeylere vâkıf olabilirler. Ne var ki her şeyi bilmeleri mümkün değildir. Dünyada insanlığın en büyük belâsı olan kansere Âdem evladı çare bulamamıştır. Eğer her şeyi bilmiş olsa, bu belanın kökünü kurutmaz mı? Belki zamanla onun da şifası bulunacak... Yine binlerce senedir binlerce insan fe­zanın sırrını araştırıyor ve gördükleri karşısında akıllar hayretinden parmağını ısırıyor. Demek ki Allah'ın ilminin nihayeti yoktur, kudretinin nihayeti olmadığı gibi...

Bütün ilimler Allah Teâlâ'yı bilmek içindir, sen Allah'ı bilmezsen, bu nice okumaktır?

Evet:



Bu âlemde kâmil bir akla yoldaş et aklı,

Hep kendi düşüncenle olamazsın sen haklı!..



İnsanlar çok kere bildiği şeyleri unutur. Ve yine bazan da bildiği şeyde yanılır. Fakat, âlemlerin Rabbi Allah hiçbir şeyde yanılmaz, hiçbir şey ona gizli kalmaz.

Yine insanlar içinde ilmi olanlar, olmayanlar vardır. Bir âyetin ifadesiyle:

“Allah'tan, kulları içinde, sadece âlimler korkar.” [95]



Allah Teâlâ'yı bilenler, hiç bilmeyen cahiller gibi olur mu? Yüce Allah'ı celâl ve cemâliyle, kemal sıfatıyla bilen ilim sahipleridir. Onlar da derece derecedir. Herkesin bilgisi bir olmadığı gibi, zekâsı da bir değildir. Bir kulun Allah'a dair ilmi ne kadar mükemmel ise, korkusu da o nisbette mükemmel olur. Bu korku, insanı rabbinden uzaklaştıran bir şey değil, aksine rabbine yaklaştıran bir sebeptir. Onun için Nebiyy-i Zîşan (s.a.v) efendimiz:

“Ben sizin Allah'tan en çok korkanınız ve en çok muttaki olanınızım.” [96] demiştir. Çünkü, insanlar içinde Allah Teâlâ'yı en iyi bilen O'dur. O halde gönlümüzü rabbimizin dergâhına açalım ve ona iltica edelim:

“Ey her nevi gizli ve gaybi şeyleri bilen (Rabbim),

Ey her çeşit günahı affeden,

Ey her nevi aybı örten,

Ey bütün sıkıntıları gideren,

Ey kalbleri değiştiren,

Ey kalbleri süsleyen,

Ey kalbleri nurlandıran,  

Ey kalblerin tabibi olan,

Ey kalblerin habibi olan,

Ey kalblere ünsiyet veren! Seni tenzih ve tesbih ederiz. Senden başka ilâh yoktur, sen emansın; bizi cehennem ateşinden halâs et.” [97]

Kaynak

[95] Fâtır: 35/28.

[96] Buharî.

[97] Cevşenü'l-Kebîr. Mustafa Necati Bursalı, Esma-i Hüsna Şerhi, Erhan Yayınları: 129-132.



29 Ağustos 2012 Çarşamba

EL-FETTAH (C.C.), Kullarına rahmet kanadını açan ve her türlü müşkülleri çözüp kolaylaştıran.

EL-FETTAH (C.C.)


“Kullarına rahmet kanadını açan ve her türlü müşkülleri çözüp kolaylaştıran.”

Bu mübarek isim feth'dendir ki, kapalı olan bir şeyi açmak mânasınadır. İnsana zafer yolları açıldığı gibi, cennet yolları da açılır. Fakirlikten zenginliğe geçecek kapılar da açılır. Yani dünya bir halde kalmaz. Kâh olur insan gam seline değirmendir, kâh olur zindan derdi çeker. Hazreti Yusuf gibi. Kâh olur bir aşka düşer ki, onun gönlünü o sevdadan koparıp almak mümkün olmaz. İşte insanların acze düştüğü bütün bu müşkül işleri Allahü Teâlâ açıverir.

Kapalı şeyler yalnız maddî kapılar, kasalar, kilitler de değildir. Zaman gelir ki gönüller de kapanır, kalb ci­hanına bir zerre hikmet nuru inmez. Hâsılı: Kederleri, gamları, îzdırapları, yürekten tasaları kaldıracak olan Allah'tır. Yine dilediği kuluna ledünnî ilimlerin kapısını da O açar. Bakarsınız ki koyun otlatan bir çoban cevherler saçan hâle gelivermiştir.

Dünyanın her şeyi fâni ve geçicidir. Ne derdi, ne safâsı devamlı olmaz. Dünyanın kendisi de harap olacaktır. Dünyada en kıymetli ve en bulunmaz nimet iman devle­tine ermek, ma'rifet nuru ile rızıklanmaktır. Bütün cihanı bir insana bağışlasalar ve fakat o insan şirk üzere, yani Allah Teâlâ'yı inkâr ederek yaşasa, onun elindeki cihanın zerre kadar kıymeti yoktur. Çünkü yarın dünya elinden gidecek, kendisi de cehennemi boylayacaktır. Ona asla gıpta edilmez, ona ancak acınır. Asıl nimet kalbin İslâm nuruna açık olmasıdır.

“El-Fettâh” ism-i şerîfi bunlara ve daha nice mânâlara da şâmildir, insanı hicran gecesinden saadet sabahına çıkaracak olan O'dur. Bütün hayr ve bereketin, bütün ilim ve hikmetin anahtarları yüce yaratıcımızın emrindedir. O dilemedikçe kimse zafer bulamaz. O açmadıkça kimse fe­tih yollarını açamaz. Bir kuluna ilim ve irfan yollarını açarsa veya zenginliğe mazhar kılarsa, bütün âlem halkı bir araya gelse ona mani olamazlar.

İnsanlar gaflet sebebiyle görmeseler bile, Allah Teâlâ'nın feth yardımı, rahmet ve keremi bir lâhza kesil­mez. Âlemde hiçbir mahlûk yoktur ki, her nefes Allah'ın keremine mazhar olmasın.

O halde niyazımız hep şu olsun:



Ver duruluk, ver saffet,

Allah'ım, bizi affet! [94]

kaynak
[94] Mustafa Necati Bursalı, Esma-i Hüsna Şerhi, Erhan Yayınları: 128-129.

28 Ağustos 2012 Salı

ER-REZZAK (C.C.), Rızıkları halkeden ve kullarına bahşeden ve her canlının rızkına kefil olan



ER-REZZAK (C.C.)


“Rızıkları halkeden ve kullarına bahşeden ve her canlının rızkına kefil olan.”

Allahü Teâlâ rızık verendir. Alemde nefes alıp veren bütün canlıların rızkını O hazırlar, herkesin ayağına O gönderir. Çünkü O “Rezzâk u âlem”dir.

Ve Allah buyuruyor:

“Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı hariç olmamak üzere rızıkları Allah'ın üstünedir.” [89]

Şunu hemen ifade edelim ki, rızık yalnız yenilip içilecek şeylerden ibaret değildir. Kendisinden istifade edilen herşeye rızık adı verilir.

Rızık maddî ve manevî olmak üzere iki türlüdür. Be­denimizin suya, ekmeğe, havaya ihtiyacı olduğu gibi, ruhumuzun da Manevî gıdalara ihtiyacı vardır. İlimle, ir­fanla, takva ve verâ ile rızıklanmak az bir nimet değildir. Belki maddî rızıktan daha da mühimdir. Çünkü dünya malı yarın elimizden gidecek, ama takva âhirette karşımıza çıkacaktır. Manevî rızıkların kaynağı İlâhî kitap­lardır. Hususiyle Kur'an-ı Kerim'dir. Artık öbür semavî kitapların asılları, yani vahyedildikleri şekli kalmamış, elde olanların içine de insan sözleri karışmıştır. Ve zaten onların hükmü de kaldırılmıştır.

Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim ise ilk nazil olduğu anda nasılsa, bugün de öyledir. Tek harfi, tek noktası değişmemiştir. Ve âlemde Kur'an ile rızıklanmaktan daha şerefli bir şey yoktur. O kadar ki, Kur'an ehlini Efendimiz şöyle müjdelemişlerdir:

“Kim Kur'an-ı Kerim'i okur ve onu ezberlerse, helâl kıldığını helâl, haram kıldığını haram sayarsa, Allah onu cennete koyar ve ona ehlinden cehennemlik olmuş on kişiye şefaat etme müsaadesi verir.” [90]

Bütün dünya sana bağışlanmış olsa, bu büyük devletin ve saadetin karşısında nedir ki? Çünkü dünyada ebedî kalış olmadığı gibi, dünyanın nimetleri de ebedî değildir. Ama cennet öyle mi?

Ne var ki, insanlar dünyaya ve dünya malına daha çok rağbet ederler. Bilmezler ki dünya onları kucağında ebedî olarak taşımayacaktır. Öyledir de, kavgalar, itişip kakışlar, sen, ben dâvaları bir türlü bitmez.

Evet:



Dünya için olunca, azmin dağları deler,

Fakat Hakka gel desem, ayakların sendeler!..



Seni yaratan, seninle beraber rızkını da yaratmıştır. O Rezzâk'tır. Senin için takdir edilen rızkı bir başkasının yemesine imkân ve ihtimal yoktur. Sen, kendi rızkını bitir­medikçe ömrün de son bulmaz. Allah Teâlâ, bir kulunu yaşatmak istemediği zaman rızkını kesiverir, bir kere de rızkı kesince kimsenin sana rızık vermesine imkân bulun­maz.

İnsan hiç düşünmez mi? Eline aldığı bir elma hangi ağacın dalından koptu da tâ sana kadar ulaştı? Amasya'da yaratılan bu elma, İstanbul'daki adamın avucuna düşüveriyor. 15 milyon insan içinde bu elma niçin başkasına gitmedi de sana nasib oldu. Çünkü Allah Teâlâ onu senin için halketmiştir...

Yeryüzündeki meyve ağaçları adeta ellerini meyve­lerle doldurup:

“Ey Ademoğlu, beni ye!” diye yalvarmaktadır. Bu senin yiğitliğinden mi, yoksa Cenâb-ı Hakk'ın keremin­den mi? Elbette Allah'ın atâ ve ihsanının neticesidir bun­lar...

Yine, sen anne rahminde iken kendini bilmiyordun.

Seni nazla, safa ile besleyen kimdi? Rızkın göbekten geli­yordu, tâ ki doğdun göbek kesildi, fakat oradan gelen rızkın da bitti. Bu kere Yüce Allah annenin göğsünde sütten pınarlar çağlattı. Ve sen elinle annenin memesine sarıldın. Çünkü rızkın orada yaratılmıştı.

Yumurtadan çıkan kuş yavrularına bak. Daha kabuğunu kırar kırmaz ağzını açıp bekliyor. Ona ağzını açmayı öğreten kimdir?

İşte Allah Teâlâ'nın “Rezzâk” ismi bize bütün bunları düşünmemizi ve her lâhza O'na teşekkür etmemizi ihtar etmektedir.

Velîler sarayının sultanlarından Şeyh Hâtem-i Esam Hazretleri, kendisi nasıl yaman bir arif ise, zevcesi de öyle yaman bir hâtûndu. Bir gün Hâtem Hazretleri:

“Ey yeni yakası düzgün hâtûn, dedi, ben dört aylık sefere gidiyorum. Bu müddet içinde ne kadar rızık ister­sin?”

Kadıncağız alev saçan gözlerle Şeyh efendiye baktı da dedi ki:

“Ey Hâtem! Diri kalacağım kadar rızık bırak!”

Hâtem (k.s.) canına ateşler düşmüş gibi yandı ve çığlığı bastı:

“Ey kadın, neler söylüyorsun? Diriliğin ve ölümün benim elimde mi?”

Kadın, ak çiçekli gül dalları gibi gülümsedi de dedi ki:

“A Efendi, madem öyle, benim rızkım da senin elinde değil; Yüce ve Rezzak olan Allah'ın nezdindedir! Sen beni ona ısmarla!”

Bu söz, Hâtem'i ağlatmaya yetti ve dedi:

“Gönlümü hoş ettin ey hatun, Allah sana selâmet ih­san etsin. İnsanın senin gibi yoldaşı olması ne güzel!”

Bir zamanlar dünyamızda böyle mübarek hanımlar da vardı. Şimdi ise gam seline değirmen olmuş ve isyanı tufanlaşmış insanların arasında kaldık. Allah'ın mülkünde, Allah'ın verdiği rızıkla, Allah'ın verdiği ömürle yaşa, son­ra da başkalarını ilâhlar edin... Elbet böyle gecenin saadetli bir sabahı olmaz!..

Hûd: 11/6. âyet-i kerîmesi Elmalılı M. Hamdı Yazır tarafından şöyle izah ediliyor:

“Yeryüzünde hiçbir dâbbe, yani deprenip duran hiçbir canlı yoktur ki,

“Kesinlikle onun rızkı Allah'a ait olmasın.” Burada “Fil erdı = Yerde” ifadesi tashih için değildir, “dâbbe” yalnızca dört ayaklı canlılar zannedilmesin diye bütün canlılara ait bir genelleme yapmak içindir ki, insan da bunlar arasındadır. Yani, bütün canlıların rızkı, kuvveti, gıdası ve beslenmesi, yaşamak için gerekli olan bütün şartlar ve sebepler Allah'a aittir, O'ndandır. Tabii veya iradî olarak o canlının o rızka kavuşması Allah'ın yükümlülüğü altındadır. Gerçi yaşatmak istemediği vakit, rızkını kesiverir ve o kesince kimsenin vermesine imkan ve ihtimâl yoktur. Fakat yaşatmak istediği sürece de bütün âlem onu önlemeye ve engellemeye çalışsa yine de göndereceği rızkı gönderir.

“Ve herbirinin müstekarrını ve müstevdaını bilir.” Karar ettiği yeri de bilir, emaneten bulunduğu yeri de bi­lir. Durduğu, oturduğu yeri de bilir, gezdiği dolaştığı yeri de bilir. Sulbü de, rahimi de bilir. Yattığı yeri de bilir, öleceği yeri de bilir, veya öleceği vakti de bilir. Bütün bunları bilir ve ona göre rızkını verir.

“Hepsi bir Kitab-ı mübindedir.” Bütün o kımıldayan canlılar, rızıkları, müstekarları ve müstevdaları takdir olunup, Levh-i Mahfuza yazılmış, Allah'ın bilgisinden ya­ratılış alanına çıkarılmıştır ki, bu kitabı görebilen melekler oradakileri açıktan okur ve anlarlar.

İşte Allah'ın ilim ve kudreti böyle geniş ve fazl-u kere­mi ile rablığı muazzamdır. Şu halde insan rızkını Al­lah'tan istemeli ve rızık için değil, Allah için çalışmalıdır. Rızık meselesi o kadar endişe edilecek bir şey değildir. Allah'tan başkasından rızık beklemek beyhudedir.” [91]

Evet:



Fili doyuran Allah, karıncayı unutmaz,

Herbir yere yetişir, Marıncayı[92] unutmaz!..[93]

 kaynaklar

[89] Hûd: 11/6.

[90] İbn Mace.

[91] Hak Dini Kur'an Dili, 4/518.

[92] Marınca bir köydür.

[93] Mustafa Necati Bursalı, Esma-i Hüsna Şerhi, Erhan Yayınları: 122-127.


12 Nisan 2012 Perşembe

EL-VEHHÂB (C.C.) “Türlü türlü nimetleri daima veren, nimetinin arkası kesilmeyen.”

EL-VEHHÂB (C.C.)


“Türlü türlü nimetleri daima veren, nimetinin arkası kesilmeyen.”

Bu mübarek isim, bize hibe edilen nimetlerin gerçek sahibinin Allahu Teâlâ olduğunu ihtar etmektedir. O ka­dar ki gökler dolusu nimet yeryüzüne akarken bu mü’min, bu kâfir, bu münafık, bu zalim denilmez. Cihan toprağında mekân tutan herkese Allah'ın bahşişi ulaşır.

Yine her mahlûkun yaradılışı da, Yüce Allah'ın bir bahşişi, bir keremidir. Çünkü hiçbir mahlûk kendi yaratılışında zerrece hak sahibi değildir.

Herşey Allah'ın dilemesiyle ve rahmetiyle olmuştur. Bildiğiniz gibi hibe: Hiçbir karşılık ve menfaat bekleme­den birine bir malı, bir nimeti bağışlamaktır.

“El-Vehhâb” ism-i şerifi, bu mânânın çoğunluğunu ifade etmektedir. Bu da, gece, gündüz, kış, yaz, bahar, aydınlık, karanlık demeden, her yerde ve her şeyi verebil­mek kudretidir. Dünya sultanlarından hiç biri zaman mekân boyunca buna kadir olamazlar. Çünkü onlar da bir başkasına muhtaçtırlar.

Allah Teâlâ, yerdekilerin de, göktekilerin de, denizde­ki balıkların da, karadaki ceylanların da ihtiyacını her an karşılamaktadır. Fil, o koca gövdesiyle açlığa mahkûm edilmediği gibi, aciz bir karınca da rızıksız kalmaz. Büyüğün, küçüğün, insanın, hayvanın ve herbir varlığın hacetini O'ndan başka kim karşılayabilir?

Kuru dallar üzerindeki kırmızı güller ona muhtaç olduğu gibi, gökte uçan şahinler de O'na muhtaçtır. Bir kaplan, pençesinin kuvvetiyle tavşan avlayamaz, ancak Cenâb-ı Hakk'ın kendisine takdir ettiği kadarına gücü ye­ter.

Yine bir kimse “Benim fidan boylu bir oğlum olsun” diye dayatamaz. Bütün âlem bir araya gelse eğer Allah takdir etmemişse, o kişinin evlât sahibi olması imkân­sızdır.

Çok kere insanlar nimetlerin içinde yüzerler de farkında olmazlar. Hiçbir şey ödemeden bunca nimete mazhar olan insan artık nimetin şükrünü ifa etmezse, ona insan sıfatı nasıl lâyık olur? Biz bu kadarcık nimetle de kalacak değiliz. Allah'ın bir de mü'minlere âhirette ve­receği nimetler vardır ki, onların sonu yoktur ve sayıya hesaba gelmez.

O halde yine rabbimizin bir âyeti ile soralım:

“Ey İnsan! O (lûtf-ü) keremi bol rabbine karşı seni aldatan ne?” [87]

Evet:


Allah'a dayan, terket, hüsrana varan yolu,

O'ndan başka kim açar, sonu daralan yolu? [88]
Kaynaklar
[87] İnfitar: 82/6.

[88] Mustafa Necati Bursalı, Esma-i Hüsna Şerhi, Erhan Yayınları: 120-122.

11 Nisan 2012 Çarşamba

EL-KAHHÂR (C.C.) “Her şeye gâlib ve ve hâkim. Bütün varlıkları emir ve iradesi altında döndüren.”

EL-KAHHÂR (C.C.)


“Her şeye gâlib ve ve hâkim. Bütün varlıkları emir ve iradesi altında döndüren.”

Yerde gökte ve bu ikisinin arasında ne varsa, herşey O'na râm olmuş, boyun eğmiştir. Cebrail (Aleyhisselâm)'-den tutun da bir kelebeğe kadar her varlık O'nun kudret elindedir.

O, güneşleri yerinden sökecek, yıldızları dökecek olsa, hiç kimse O'na mani olamaz. O'nun kudretinin önünde durabilecek bir arslan yoktur.

Bu mübarek isim, Yüce Allah'ın kahhar sıfatının, her veçhile üstün ve daima galib olduğunu ihtar etmektedir. Çünkü Kahr, bir şeye ona hor, hakîr ve helak edebilecek şekilde galib olmaktır. O kadar ki, Allah (Azze ve Celle), sonsuz kudretiyle, güç ve nihayetsiz kuvvetiyle her şeyi içinden ve dışından kuşatmıştır. Alemler dolusu halk, gökler dolusu melek O'na ramdır.

O bir şeyi helak edecek olsa, artık hiçbir kuvvet O'nun önünde duramaz. Kahrına yerler, gökler, güneşler, aylar dayanamaz. Zaman mekân boyunca isyanı tufanlaşan ve Peygamberlerine karşı şeytan ile aynı safta yer alan nice ümmetleri ve milletleri kahrı ile mahv ve perişan etmiştir. Kur'an-ı Kerim'de bunların ibretli kıssaları vardır.

Bir misal olarak Nuh tufanı kâfi... Dağların tepesine tırmanan kâfirler bile kendilerini Allah'ın kahrından kurtaramamışlardır.

Dünyamızda çok kere fırtınalar, zelzeleler, seller, âfetler olur. Bunlar tesadüfen olmaz. Koca koca ağaçların köklerinden söküldüğü, sarayların, köşklerin yere geçtiği, o hak tanımaz zâlimlerin karıncadan daha âciz bir hale geldiği görülmüştür. Demek ki Allah Teâlâ bazı kere de Kahhâr sıfatı ile tecellî etmektedir ki, gaflette olanlar uyansın ve Rabbinin büyüklüğü karşısında aczini bilsin...

Allah'ın kahrı karşısında lütfü da vardır. O eğer lütfü ile muamele etmeseydi, cihanda taş taş üstünde kalmazdı. Allah, lütfü için de, kahrı için de sebepler, vasıtalar vücuda getirmiştir. Gönül bağında iman sünbüllerinin boy vermesi gibi. Bir yere iyilik ağacı dikmek gibi. İnsaf, adalet, doğruluk, hakka vefa gibi bütün güzel huylar ve hareketler Allah Teâlâ'nın lütfuna ulaştıran vasıtalardır ki, “Zerre kadar hayır işleyen onun karşılığını görecektir.”

Bunun zıddı olarak, şirk, isyan, cehalet, zulüm, adam öldürmek, yalancılık, rüşvet, zina, kumar, içki ve bütün kötü huylar da kahrına bir davetiyedir. Kalblerdeki nuru söndürücü bu kötü ahlaktan dönülmedikçe selâmet bekle­mek beyhudedir. Yani bu günahlara ve kötülüklere tevbe edilmedikçe insana azap dokunur. Ve bu gibi çirkin huy­lar O'nun kahrına çarptıran sebeplerdir ki, dünyanın orasında, burasında zuhur eden felaketler bunun açık bir ifadesidir.

Kul ne yapmalıdır? Kulun padişahın kapısından başka gidecek yeri yoktur. Başka kapıya gidenler hep eli boş dönerler. Başkasından isteyenler mahrum kalırlar.

Biz Allah Teâlâ'nın lütfunu ve rahmetini istemek duru­mundayız. O'nun kahrını dileyenler de bulunur. Çünkü herkesin cüz'î iradesi vardır. O'na isyan edenler, onun pençe-i kahrından kurtulamazlar.

Kuşun ayağını vaktinde bağlamak lâzımdır. Kafesten uçan kuşun arkasından ah vah etmek faydasızdır.

Tâ gönülden yürekten şöyle niyaz edelim:

“Ey herşey kendisine boyun eğen,

Ey herşey kendisi için oluşan,

Ey herşey kendisiyle vücudda duran,

Ey herşey kendisine yönelen,

Ey herşey kendisinden korkan,

Ey herşey kendisini tesbih ve tenzih eden,

Ey herşey kendisiyle ayakta duran,

Ey herşey kendisine huşu duyan,

Ey herşey kendisine varan,

Ey herşeyin fânî olup da kendisi bakî olan (Allah'ım!) Seni tenzih ve tesbih ederiz. Senden başka (ibadete lâyık) İlâh yoktur. Sen emansın; bizi cehennem ateşinden halâs et.” [86]

Kaynaklar
[86] Cevşenü'l-Kebîr. Mustafa Necati Bursalı, Esma-i Hüsna Şerhi, Erhan Yayınları: 118-120.

EL-ĞAFFÂR (C.C.) “Çok affedici ve (kullarının ayıblarını) örtücü.”



EL-ĞAFFÂR (C.C.)


“Çok affedici ve (kullarının ayıblarını) örtücü.”

Bu mübarek isim bize, dağlar kadar büyük günahımız olsa da, Allah'ın rahmetinden ümit kesmememizi ihtar etmektedir. Çünkü hiç bir günah ve suç, Allah'ın rahmetin­den büyük olamaz. Eğer insanların günahları üstüne bir perde çekilmemiş olsaydı, belki sokağa âlemin içine çıkacak halimiz kalmazdı.

Beşer şaşar demişlerdir. İnsan günah ve hata edebilir. Asıl olan günah ve hatada ısrar etmemek, hemen Allah Teâlâ'nın dergahına yüz tutup O'ndan mağfiret dilemek­tir. “Ben mahvoldum, artık Allah beni affetmez” demek hatanın en büyüğüdür. Aklımızın alamayacağı büyük­lükte günah olsa bile Allah'ın rahmeti ve mağfireti hep­sine yetişir. Cenâb-ı Kibriya'nın mağfiret sıfatı bize gün görmemiş incilerden daha parlak ümitler bahşetmektedir.

O kadar ki, şirk kuyusuna düşen bir insan dahi hemen o halinden döner, Allah'ın varlığına, birliğine ve Resûl-i Zîşanın getirdiklerine iman ederse, bu iman Allah ta­rafından kabul edilir ve o adam kendi nefsini ebedî olarak cehennemde yanmaktan kurtarır.

Nihayetsiz olan mülkün seyyidi ve kevser havuzunun sahibi Cenab-i Nebi (s.a.v):

“Tevbe eden hiç günah işlememiş gibidir!” buyur­muşlardır. Gönül aynasının kirlerini tevbe süngerinden başka silecek bir şey de yoktur. Bedenimizi, elbisemizi su ile nasıl pak ve temiz ediyorsak, manevî kirlerimizi de tevbe suyu ile gidermek lazımdır.

Günah deryalarına gark olan kimse günahını küçük görür, istiğfar etme ihtiyacı duymazsa, gün gelir gönül ci­hanı tamamen kararır ve belki de onun felâketi olur.

İnsanın iki büyük düşmanı vardır. Şeytan ve nefis. Bunlar iki ahbap çavuştur ki, bunların elinden selâmet bu­lan kişi, her belâdan halâs olur.

Açık açık günah işleyenleri ve “sen benim kalbime bak!” diyenleri çok görmüşsünüzdür. İşte bu söz felâketin tâ kendisidir. İnsan günahından nedamet duymadıkça nasıl affa uğrar?

Evet:



Ölünün dili olsa diyecekti ki sana:

Ben fırsatı kaçırdım, tevbe et günahına!..



İnsanı yokluktan varlık âlemine getiren, ona göz, gönül, akıl ve lisân bahşeden Allahü Teâlâ Kerîm kita­bında buyuruyor ki:

“Rabbini tesbih et, O'na hamdeyle ve O'ndan mağfiret dile. Muhakkak ki O tevbeleri son derece ka­bul edendir.”[84]

Şeyh Sadi, Gülistan’da şöyle hikaye eder:

“Bir gün bir sarhoş, şarabın tesiriyle bir mescidin odasına girdi. Orada Cenâb-ı Hakk'ın kerem eşiğine baş koyup inledi. Gözyaşları ile yerleri suladı:

“Yâ Rabbi, Yâ Rabbi, diyordu, beni Firdevs-i A'lâya koy. Bana cemalinle ikramda bulun!”

Bu hali gören müezzin, sarhoşun yakasından tuttu:

“Ey akıldan, dinden gafil adam, dedi, senin mescid ile ne münasebetin var? Sen ne amel işledin de hacet diliyorsun? Hiç sıkılmadan da Allah'tan Firdevs'i istiyorsun. Vah sana vah! Bu çirkin yüze naz yakışır mı? Sen kimsin, Allah'tan cennet istemek kim? Haydi işine!”

Sarhoş bu sözleri işitince ağladı:

“Ey efendi, dedi, ben bir hata işledim, kötülüğe bulaştım. Benden elini çek! Bana dokunma! Zaten yaralı olan kalbimi de kırma! Cenâb-ı Hakk'ın lütfuna günahkâr­lar da ümitlenirler. Buna teaccüp mü ediyorsun? Hem ben senden de bir şey istemiyorum. Tevbe kapısı herkese açıktır. Allahu Teâlâ'nın mağfireti o kadar büyüktür ki, o büyüklüğün yanında ben kendi günahımı büyük görmek­ten utanırım!”

Gerçekten bu söz sarhoş sözü de olsa doğrudur. Cenâb-ı Hakk'ın kapısı sadece iyilere açık olacaksa, kötüler nereye gitsin, kime iltica etsin?

Ulemânın bildirdiğine göre her günahtan tevbe etmek vaciptir. İşlenen günah yalnız Allah'a karşı olup kul hakkına taalluk etmiyorsa, bu gibi günahtan tevbe etme­nin üç şartı vardır:

a) O günahı terk etmek,

b) Günahı işlediğine pişman olmak,

c) O günahı bir daha işlememeğe azmetmek...

Meselâ: Farz namazları vaktinde kılmamak, büyük bir günahtır. Namazların vaktinde eda edilmesi ise mağfirete vesiledir. [85]
Kaynaklar
[84] Nasr: 110/3.

[85] Mustafa Necati Bursalı, Esma-i Hüsna Şerhi, Erhan Yayınları: 115-117.

1 Nisan 2012 Pazar

EL-MUSAVVİR (C.C.) “Tasvir eden, her varlığa bir şekil, bir suret, bir husu­siyet veren ve her şeyde kemâlinin izlerini gösteren.”


“Tasvir eden, her varlığa bir şekil, bir suret, bir husu­siyet veren ve her şeyde kemâlinin izlerini gösteren.”

Cihan bağında bir gül yetişmez ki, O'na suret veren Cenâb-ı Hak olmasın. O, öyle bir yaratıcıdır ki bahçelere güller hediye eder. Rahme düşen bir damla sudan fidan boylu bir delikanlı yaratır.

Yer başka, gök başka, güneş başka, ay ve yıldızlar başkadır. Melek başka, insan başka, cin yine bir başkadır. Hayvanat ise türlü türlüdür ki, bunların çeşidini saymaya imkân yoktur. İşte bütün bunları, her birine bir başka hu­susiyet, bir başka suret vererek yaratan Allah Teâlâ'dır...

Alemde milyarlarca insan vardır da, tamamiyle birbi­rinin aynı iki insan yoktur. Yine bunca insanın parmak iz­leri birbirini tutmaz. İki kardeş, bir anadan bir babadan meydana geldiği halde yine bir makinadan çıkma eşya gibi tıpkı öbürünün benzeri değildir. Yine insanların huy­ları, karakterleri de bir olmaz. Cihan toprağından başak toplayan insanların hiç taklit olunamıyacak imzası, mührü parmağının ucundadır. Hiçbir parmak izi diğerini tutmaz. Cenâb-ı Hakk'ın bu ikramı da düşünülmeğe değer. Cinayetleri çözmede parmak izleri en mükemmel delildir.

İşte bunlar, Yüce Allah'ın sonsuz rahmet ve hikmeti­nin bir eseridir. Eğer böyle eşya türlü türlü tasvir edilmeseydi, bir şeyi diğer bir şeyden ayırmak mümkün ol­mazdı. O takdirde insanlar ile hayvanların hususiyetleri bir olurdu ki, âlemde nizam diye bir şey kalmazdı...

Meselâ, bal yapan bir arıdan ipek böceğini ayıramaz­dık. Birer rahmet çeşmesi gibi süt akıtan inekten, kara gözlü ceylanları ayırmak da güç olurdu. Ve âlemde bu se­beple nice facialar yaşanırdı...

Ne yazık ki bazı insanlar bakıyor da göremiyor. Kâi­natta cereyan eden bu muazzam hadiseler bize hep O bü­yük Yaratıcının kudretini ve rahmetini izhar etmektedir.

Bir gör, bir bak ki, senin yere attığın tohumu beslemek, toprağını, bostanını sulamak için O'nun emriyle bulut sakalık yapmaktadır. Bulutlar omuzunda su taşıyarak ge­tirip senin bostanına döküyor. Sen bunu görüyorsun da “Yağmur yağdı” diyorsun...

A adam! Kılıç gibi parlayan şimşek bulutları önüne katıp senin bahçenin üzerine getirmeseydi, sen yağmuru nereden görecek, suyu nereden bulacaktın?

İşte “el-Musavvir” ism-i şerifi Hâlık-ı Zîşanın ya­ratıcılık sıfatını ifade ediyor. Allah'ın bu sıfatının en canlı ve en açık izlerini, nişanlarını kendinde görebilirsin. Çünkü, kaşını, gözünü, elini, ayağını, yüzünü, başını ve saçını sen yapmadın, bütün bunları O kerîm mabudun lütfetti... O'nun kudretiyle ve rahmetiyle kaç boğum bir araya getirilerek kalem tutan eller yaratılmıştır...

Hele bir bak: Tırnağın, sakalın, saçın uzuyor. Bunların Çıkmasına, uzamasına mani olamıyorsun. Zaman zaman kesiyor, başlarını buduyorsun. Bir de burnun uzasaydı, kulağın uzasaydı onları nasıl kesecektin? Kendin, kendi vücuduna bile mâlik değilsin. İşte bunları düşün de rabbine kullukta kusur etme...

Bize dâima şöyle demek düşer:



Ey Rabbim! Senden gayri baş vurmuşsam ben kime,

Bildim ki o da âciz ve muhtaç bir hekime!..



Söz yine Tefsirin:

“el-Musavvirü = Musavvir'dir, yaratıkların suretlerini ve hallerini takdir edip, dilediği şekilde icad ederek tasvir eden ancak O'dur. Nitekim bu husus şu âyetlerde ifade edilmektedir:

“Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur.” [79]

“O (Rab) ki seni yarattı, sana düzen verdi, ölçülü bir biçim verdi. Dilediği surette seni terkib etti.” [80]

Rağıb der ki: “Suret, varlığın kendisiyle nakışlanıp diğerlerinden farkedildiği şeydir. Bu da iki kısımdır: Birincisi, hissedilen surettir ki, onu hem sıradan hem seçkin insanlar, hatta hayvanlardan birçoğu da idrak eder. Me­selâ görülen bir hayvanın sureti gibi. Biri de makul olan surettir ki, bunu bütün insanlar değil ancak seçkinler an­lar. Meselâ, insana mahsus olan akıl, düşünce ve eşyanın birbirlerine nazaran hususiyetlerini ifade eden mânâlar gibi ki,

“Sizi yarattık, sonra size biçim verdik.” [81] şeklindeki âyetlerde iki surete de işaret edilmiştir.” [82]

Yaratmak, yoktan var etmek Allah Teâlâ'ya mahsus­tur. O bir şeyi yaratırken ne örneğe, ne maddeye, ne müddete, ne yardımcıya, ne de hiçbir şeye muhtaç değildir. Âyet-i kerimelerde de ifade edildiği gibi, bir şeyi yapmak murad ettiğinde sadece ona “Ol!” der, o şey de hemen oluverir. İşte Yüce Rabbimiz, şu muazzam kâinatı, yerleri, gökleri, güneşleri, ayları, bir “Kün = Ol!” emriyle, yaratmıştır.

İnsanlardan bazı aklı kıt adamlar vardır ki, kendileri gibi fânilere, âcizlere, iki gün sonra toprak olan adamlara, “şunu yarattı, bunu yarattı!” demek cehaletini gösteriveriyorlar. İnsan, hiçbir şey yaratmaya muktedir değildir. Ancak, yine Allah'ın verdiği akıl, ilim, kuvvet ile bir şey meydana getirebilirler. Meselâ: Mimar Sinan'ın Süleymaniye camisinde olduğu gibi. Ne var ki, bu cami yoktan var edilmemiş, Allah'ın yarattığı maddeler bir araya getirilerek inşâ edilebilmiştir. Fakat bu eserin mey­dana gelmesinde ne kadar insan bir araya gelerek emek vermiş, nefes tüketmiştir. O güzel bir eserdir gerçekten. Süleymaniye'yi görüp hayran olan insanlar, gök kubbeye hiç bakmazlar mı? Orada bir noksan, bir yırtık, bir çirkinlik görmek mümkün mü?

Hele şu ataistlere şaşıyorum. Bu kadar aptallığı may­munlar bile beceremez.

Anan öle a adam! Sen âleme yel ölçmeye mi geldin?



Niceye bir güzellik, gel de şu mehtabı gör.

Ruhun incisi gibi can besleyen âb'ı gör!

Cihanın çemeninde bu cennet, bu safa ne?

Hemen Rabbini zikret, keremi, sevabı gör!.. [83]


kaynaklar
[79] Âl-i İmran: 3/6.

[80] İnfitar: 82/8.

[81] A’raf: 7/11.

[82] Hak Dini Kur'an Dili, 7/528.

[83] Mustafa Necati Bursalı, Esma-i Hüsna Şerhi, Erhan Yayınları: 110-114.

29 Mart 2012 Perşembe

EL-BÂRİ’ (C.C.) “Vücuda getirdiği herşeyi, her şeyin âza ve cihazını birbirine uygun olarak yaratan.”


“Vücuda getirdiği herşeyi, her şeyin âza ve cihazını birbirine uygun olarak yaratan.”

Kâinatta var olan herşeyde bir intizam, bir düzen, bir ahenk mevcuttur. Kelebeğin o ipek kanadından tutun da, arının peteğine, güllerin rengine kadar ne varsa hepsi bir­birine uygun olarak yaratılmıştır. Yine her yaratılan şeyin hizmeti ve faydası umumî ahenge uymak bakımından bir hikmet manzumesidir. Âlemde her şeyin kendine göre vazifesi vardır. Bizim dış görünüşüyle hiçbir işe yaramaz dediğimiz nice varlıklar mevcuttur ki, onların yaratılması insanın menfaatınadır.

Eğer kâinatta fareler olmasaydı yılanlar sokaklarda mekân tutardı, kediler olmasaydı, bu kere fareler evleri­mizi istilâ ederdi. Bülbüller olmasaydı, güller öyle naz ile safa ile nasıl açardı?..

“... O, öyle bir yaratıcı ki El-Bâri’ Bâri'dir.” Yani Öyle temiz yaratıcı ki yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizam üzere seçip düzenleyerek ve tamamlayarak birbirinden farklı özelliklerle yaratır.

Râzi der ki: “Bari ismi, sani' (yaratan) ve mucid (icad eden) gibi olmakla beraber cisimlerin yaratılması mânâsını ifade eder. Onun için halka “beriyye” denilir de, renk ve tad gibi başka bir cevherle meydana gelen husus­lara denilmez.”

“Allah'ın yarattığı şeylerin şerrinden O'nun kelime­lerinin hepsine sığınırım.” gibi bazı dualarda zikredilen “halaka” , “zeree” ve “beree” fiillerine nazaran “Bari” ismi yaratılışın tekâmül mertebelerindeki icadları ifade eder.” [77]

Ne desem?



Dalâletin kör gözü hiç bakmıyor ki göğe,

Âlemden ibret alıp veda etsin körlüğe!.. [78]

Kaynaklar
[77] Hak Dini Kuran Dili, 7/527.

[78] Mustafa Necati Bursalı, Esma-i Hüsna Şerhi, Erhan Yayınları: 109-110.



EL-HÂLIK (C.C.) “Bütün varlıkları yoktan yaratan, her şeyin görüp geçireceği halleri, hadiseleri tayin ve tesbit eden.”


“Bütün varlıkları yoktan yaratan, her şeyin görüp geçireceği halleri, hadiseleri tayin ve tesbit eden.”

Bu mübarek ismin ifade ettiği mânâ iki şeyden ibaret­tir: Birincisi, bir şeyin nasıl olacağını tayin ve takdir et­mek, ikincisi, o takdire uygun olarak o şeyi vücuda getir­mektir.

Allah (Azze ve Celle), öyle bir sultan, öyle münezzeh ve mukaddes varlıktır ki Hâlık'tır. Diğerleri ise mahluk­tur. Dünyayı avucunun içinde bir inci tanesi gibi tutabile­cek kudretteki Cebrail'den tutun da, toprak altındaki aciz karıncaya kadar her ne varsa cümlesi Allahü Teâlâ'nın yaratmasıyla meydana gelmiştir. Cebrail Aleyhisselâm'a o heybeti ve gücü veren Zât-ı Kibriya, aciz karıncanın iğne ucu kadar bedenine de mide, göz, kulak ve dil bahsetmiş­tir.

Fili doyurmak O'na nasıl kolay ise, gözle görülmeye­cek miktarda bir mikrobu yaratmak da o kadar kolaydır. İşte bu mübarek ism-i şerîf bize bunları ihtar eder.

Bir düşünelim ki, zaman diye, mekân diye bir şey yok­tu. Hatta yokluk da yoktu. Ancak Allah vardı, berabe­rinde hiçbir varlık mevcut değildi.

Ne gök, ne yer, ne bulut, ne yağmur, ne deniz, ne ırmak, ne dağ, ne taş vardı. Ne gül, ne bülbül bulunuyor­du. Kâinat dediğimiz bu muazzam varlıktan da eser yok­tu. Kâinat olmayınca içindeki milyarlarca mahluk da elbet yoktu...

Kâinat ve kâinattaki herbir varlık O'nun kudret elin­den çıkmıştır, yine kâinatta hâkim olan kanunlar da O'nu plânlayıp yaratan Allah'ın eseridir.

Ateşin yakması,

Suyun akması,

Gecenin karanlığı,

Gündüzün aydınlığı,

Güneşin ışığı,

Ayın nuru...

O'nun îcad ettiği şeyleri saymaya sayılar kâfi gelmez. Ömürler yetmez, ilimler ulaşamaz. Kâinat sadece gözümüzle gördüğümüz şeylerden ibaret değildir. Bir de gözle görülmeyen mahlûklar vardır.

İşte Zât-ı Kibriya bu kâinatı yaratmayı diledi, eğer dilemeseydi, hiçbir şey olmaz, bir nesne meydana gelmezdi. Yine her şeyin ömrünü, rızkını, şeklini, suretini, doğum ve ölüm mekânlarını ve ne zaman doğup ne zaman öleceklerini, ne gibi hâdiselerin selinde yüzeceklerini tâyin buyurdu. O'nun çizdiği huduttan dışarı çıkma ihti­mali yoktur.

Meselâ: Bizim İstanbul'da dünyaya gelmemiz, ötekinin Mekke'de dünyaya gelmesi kendi irademizle değil, Allah Teâlâ'nın öyle dilediği içindir.

Yüce Halikımızın kâinatı yaratması bir ihtiyaçtan do­layı değildir. Elbet Allah (Azze ve Celle) yaptığı her işte Zât-ı Ulûhiyyetine ait bir menfaat gözetmekten münezzehtir. Âlemleri vücuda getirdi, fakat bunu ya­ratılmışlara muhtaç olduğu için yapmadı, belki onları ya­ratmak hususundaki ezelî iradesini tahakkuk ve onları ni­metleriyle keremlendirmek, cemâl ve kemâlini sezdirmek için yarattı...

Evet:



Âlemde her varlığa canı Allah veriyor.

İzzeti ve şerefi, şanı Allah veriyor!

A gönül ceylânı sen, şükrünü, zikrini bil,

İnci, mercan, hava, su, nan'ı[74] Allah veriyor!.,



Söz buraya gelmişken tekrar Elmalılı tefsirine kanat açalım, gerelim ne der?

“... O, öyle Allah'tır ki, Hâlık'tır diğerleri ise mahluk­tur. Daha evvel de geçtiği gibi, bizim yaratmak tabir ettiğimiz “halk” fiili, iki mânâ ifade eder;

Birisi, takdir etmek, yani bütün açıklığı ile eşyanın miktar ve derecelerini tâyin etmektir. Zira bir şeyi bütünüyle takdir etmek onun eşya arasındaki miktar ve derecesini tamamiyle bilmeye bağlıdır. Bu takdir mânâsı itibariyledir ki halk, ekseriya miktar ve sayısı bulunan şeylerde kullanılır. Diğeri ise, yok olan şeye varlık vermek, hiçbir asıl örneği yokken icad etmektir. Bazan bir şeyden başka bir şeyi ortaya çıkarmak mânâsı da verilebi­lir. Ancak bu mânâya daha çok inşâ (icad) tabir edilir.

Yaratıklara nisbet edilen en yüksek sanatlar, Allah Teâlâ'nın takdir buyurduğu keşf ve icad mahiyyetinden ileri geçemez. Çünkü mahluk, fiillerinin tafsilatını takdir edemez ve bir atom bile yapamaz. Böyle bir yaratma son­suz ilim ve kudrete bağlıdır. Mahluk ise bundan ancak sınırlı kısmını elde edebilir. Herşeyi tam anlamıyla takdir ve icad ederek yaratan ancak Allah Teâlâ'dır. O öyle bir yaratıcı ki “el-Bâri' Bâri'dir.” [75]

Allahü Teâlâ'nın bu mübarek ismini anarken tefekkür ufkumuz fezalar gibi genişlemelidir. O'nun yaratıkları üzerinde ne kadar tefekkür etmiş olur isek, alacağımız ilâhi haz da o nisbette artacaktır.

Evet:

Hamd olsun, ömürlerdir, ismini yâd ederim,

Rabbim, lütfün olmasa nice feryâd ederim!.. [76]

kaynaklar
[74] Nan: Ekmek.

[75] Hak Dini Kur'an Dili, 7/527.

[76] Mustafa Necati Bursalı, Esma-i Hüsna Şerhi, Erhan Yayınları: 106-109.

27 Mart 2012 Salı

EL-MÜTEKEBBİR (C.C.) “Büyüklükte eşi benzeri olmayan ve her hadisede büyüklüğünü gösteren.”


“Büyüklükte eşi benzeri olmayan ve her hadisede büyüklüğünü gösteren.”

Büyük bildiğimiz bütün varlıklar Allahü Teâlâ'nın büyüklüğü karşısında zerre bile olamazlar. Büyüklük, şan ve ululuk, ancak Allah'a mahsustur. O'nun azamet ve kibriyâsı, akılları süt emer çocuklar haline getirmiştir. Çünkü hiçbir zekâ O'nu kemâliyle kavrayamaz. Akılları yaratan da O'dur. Varlığı ile yokluğu Zât-ı Zülcelâlin bir tek em­rine bağlı bulunan fanilerin bu sıfata hâiz olması düşü­nülemez. Büyüklük taslayanı Yüce Allah yüzüstü yere in­dirir. Âlemde ve yaratılmışlar içinde ilk defa kendini büyük gören Şeytan olmuştur. Ve başına betbahtlık toprağı saçılmıştır. O uğursuzun nice belâlara maruz kaldığı malum. O, kıyamete kadar lanet oklarına hedeftir. O'nun izinde giden akılsız insanlar da yok değildir. Kendisini dağlardan büyük gören nice zalimler şimdi bir avuç toprak olmuşlardır...

Yine âleme nice hükümdarlar gelip gitmiştir ki, şimdi onların yurtlarında kediler fare avlamaktadır. İşte insanlar bu kadar âciz, bu kadar küçüktür. Öyleyken büyüklenmeye kalkmak, dağları ben yarattım havasına girmek, Allah'ın eline verdiği imkânlarla mazlumların omuzları üstünde gezmek akıl kârı değildir. Bu mübarek isim bize bunları da hatırlatmaktadır.

Evet:


Ne sensin, ne ben büyük,

Bir Allah'tır en büyük!..


Şimdi yine Elmalılı tefsirine müracaat ediyoruz. Üstad M. Hamdi Yazir, “el-Mütekebbir” ism-i şerifinin izahında şunları ifade ediyorlar:

“Mütekebbir: Çok büyük, her hususta büyüklüğünü gösteren, büyüklük, ululuk, kibriyâ, ve azamet kendisine mahsus, kendisinin hakkı olan demektir.

Kibirlenmek ve büyüklük taslamak yaratıkların hak et­tikleri bir sıfat değildir. Onun içindir ki mütekebbir sıfatının insan için kullanılışı, hoş karşılanmamıştır. Zira mütekebbir kibir gösteren, büyüklenen demektir. Halbuki yaratıklarda esasen büyüklük, ululuk yoktur; aksine aşağılık, horluk, yoksulluk ve ihtiyaç vardır.

Hatta zaman olur ki bir sinek, bir mikrop bir Nemrud'un işini bitirmeye yeter. Böylesine acizlik ve ih­tiyaçtan kendilerini kurtaramayan ölümlülerin, büyüklük ve ululuk taslamaya kalkışmaları, cahillikten ve ya­lancılıktan (ahmaklıktan) başka bir şey değildir. Onun için yaratıklarda tekebbür (büyüklenme) tefa'ul babının tekellüf binasından olarak hoş karşılanmayan bir nok­sanlıktır.

Fakat Allah Teâlâ zât, sıfat ve fiillerinde büyüklüğün, yüceliğin ve kudsiyyetin her nev'ini toplamıştır. O'nun bu yücelik ve büyüklüğünü göstermesi, hem hiçbir ortak ka­bul etmeyen hakkı, hem de kendisinin celâl ve cemâl sıfatlarını kullarına tanıtmak, onları bilgilendirmek ve huşu ile saadete götürmek gibi, büyük bir lütuf ve yardım gösterdiği için son derece güzel bir sıfattır.

O'nun hakkında tekebbür, tefe'ul babının tekellüf binasından değil, bizatihi kuvvet, kudret ve birliğini ifade eden daha fazla mânâ içindir. Bundan dolayı Allah Teâlâ söz konusu sıfatlarla tavsif edildikten sonra, O'nun mahluklardan hiç birine benzemediğini ve müşriklerin hayal etmek istedikleri şirk unsurlarından berî olduğunu bir daha açık bir şekilde anlatmak için buyuruluyor ki:

“Allah, onların koştukları şirkten münezzehtir.” Yani yaratıklardan bazıları, kibirlenerek, zorbalık yapmak isteyerek yahut öyle yapmak isteyenlere aşırı sevgi bağlayarak Allah'ın zikredilen sıfatlarına şirk koşuyorlar.

Halbuki Allah, öyle şirklerden münezzehtir. O şirk koşulan şeyler, Allah'tan çok uzaktır. O'nun yüceliği ve büyüklüğü onlarınkine benzemez. Çünkü onlar, kendi ne­fislerinde mahluk ve esasen noksan varlıklardır. Tekebbürleri de, noksanlıklarına bir yalancılık ilave etmek­ten başka bir şey değildir. Allahü Teâlâ ise, bütün büyüklüklerin, bütün kuvvetlerin ve üstünlüklerin sahibi­dir. O'nun tekebbürü, büyüklük üstüne büyüklüktür. Bu yüzdendir ki, Allah Teâlâ, büyüklüğüne hiçbir toz kondurmaz. “[72]

Ne yazık ki bazı insanlar, yine bazı kimseleri “Sen şöyle ulusun, şöyle büyüksün, sen şuyumuzsun, buyumuzsun” diyerek hiç de lâyık olmadığı sıfatlarla överler, o da, bu dalkavukların sözüne inanarak kendisinin gerçekten büyük ve eşsiz olduğuna inanır ve böylece hüsranın derelerine yuvarlanıverir.

A âciz, a hünersiz, a bilgisiz adam! Senin hayatın her lâhza bir başkasının elindedir. Bir dakika sonra başına nelerin geleceğini bilemezsin. Bugün altın tahtların üstünde oturan adam, bir de bakarsın ki, yarın kabir çukuruna düşüvermiştir...

Cihanda hayırlı ve büyük işler yapmalı, fakat hiçbir zaman kendini büyük bilmemelidir.

Sahabiler sarayının sultanı Hazreti Ebû Bekir (r.a.) Efendimiz halife seçildiğinde şöyle demiştir:

“Kibir ve gururdan sakınınız! Topraktan yaratılan, sonra tekrar toprağa dönüp kurtların yiyeceği, bugün canlı, yarın ölü insanın gururu nedendir ve kimedir?

Hayret! Azaptan korkup da kendine sahip olmayana! Hayret! Sevap ümit edip de güzel amel işlemeyene!”

Evet: Hayret! Allah'ın mülkünde, Allah'ın nimetleriyle rızıklandığı halde Rabbini unutup da fânileri putlaştıranlara!..

Güvenme ona buna, bir fayda vermez arkan,

Alemde mes'ud olur, ancak Allah'tan korkan!.. [73]
kaynak
[72] Hak Dini Kuran Dili, 7/526.

[73] Mustafa Necati Bursalı, Esma-i Hüsna Şerhi, Erhan Yayınları: 102-105.


22 Mart 2012 Perşembe

EL-CEBBAR (C.C.) “Kullarının işlerini yoluna koyan, kırılanları onaran, eksikleri tamamlayan, dilediğini zorla yaptırmağa muktedir olan.”

EL-CEBBAR (C.C.)


“Kullarının işlerini yoluna koyan, kırılanları onaran, eksikleri tamamlayan, dilediğini zorla yaptırmağa muktedir olan.” 

Şanı yüce Allah'ın “Cebbar” ism-i şerîfi çok cebredici mânâsını ifade eder. Cebbar vasfında başlıca iki mânâ vardır. Birincisi, cebr, esasen kırığı yerine getirip sıkıca sarmak, eksiği ıslâh edip tamamlamak demektir.

Öyle zamanlar olur ki, işlerin görüldüğü, eksikliklerin giderildiği, noksanların tamama erdiği müşahede edilir. İşte bütün bunları Cenâb-ı Hak yerine getiriverir. Kul da şaşar, âlem de... Çünkü Yüce Allah Cebbardır, kırılanları onarır, her türlü perişanlıkları düzeltir. Her türlü ihtiyacı karşılar, dertlere derman eriştirir, yaralara merhem sürer, yoksulları zengin eder. Muradı olanların murâdını verir.

İkincisi, cebr, icbar etmek, yani dilediğini zorla yaptırmak manasınadır...

Bu mübarek ismin izahında Elmalılı M. Hamdi Yazır şu açıklamayı yapmaktadır:

“... Bu mânâda Cebbar ismi halkın eksikliklerini ta­mamlayan, ihtiyaçlarını gideren, işlerini düzelten ve bu konuda gereken şeyi gereği gibi yapmakta çok iktidarlı olan hâkim mânâsını ifade eder.

Müfessirlerin çoğu, Allah Teâlâ'ya Cebbar ismini ver­menin bu anlamda olduğunu söylemişlerdir. Buna göre Allah Teâlâ dertlere derman veren, kırılanları onaran, yoksulları zengin eden, perişanlıkları yoluna koyup düzelten en yüce zâttır.

İkincisi: Cebr, icbar etmek, yani dilediğini zorla yaptırmak mânâsına da gelir. Bu mânâda Cebbar, zorlu demektir. Allah Teâlâ'ya isnadı, Kahhâr ismi gibi, halkı iradesine mecbur eden, dilediğini ister istemez zorla yaptırmaya kadir olan, hüküm ve nüfuzuna karşı çıkılma ihtimali bulunmayan güç ve büyüklük sahibi demektir. Mamafih bundan, Cebriyye'nin dediği gibi kullara hiç irade vermez, her emrini cebirle yürütür, insanlarda ihtiyarî fiiller yoktur mânâsını anlamamak gerekir. Çünkü kanun yapma ile ilgili emirlerin kulların cüz'î iradeleriyle şartlı kılınmış olduğu da:

“Eğer siz Allah'a (O'nun dinine) yardım ederseniz (Allah da) size yardım eder.”[62] gibi birçok nass ile tesbit edilmiştir. Ancak bundan şu mânâ anlaşılmalıdır ki, Allah Teâlâ birçok fiilde insana irade vermiş ve hür yaratmış olmakla beraber bütün isteklerini yerine getirmeye mecbur değildir. Dilerse, dilediği anda iradelerini yok eder. Nitekim bir hadis-i şerifde:

“Allah Teâlâ kaza ve kaderini yerine getirmeyi istediği vakit, akıl sahiplerinin akıllarını gideriverir ki, kaza ve kaderi onlarda yerine gelsin. Emri yerine gelince de akıllarını onlara geri verir. Böylece de pişmanlık başlar.”[63] buyurmuştur.

Dilerse onların akıl ve iradelerini yok etmekle beraber isteklerinin aksine kendi hüküm ve iradesini zorla üzerlerinde icra eder. Nitekim Allah'tan korkmayan, emirlerine karşı gelmek isteyen âsiler, azaba ve cezaya yanaşmak istemedikleri halde, vakti gelince cezalarını çekmeye mecbur olurlar. Hâsılı Allah Teâlâ'nın mutlak irâdesi altında mağlub ve mecbur olmayacak hiçbir şey ta­savvur olunamaz. Bu husus:

“Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister iste­mez, O'na teslim olmuştur ve O'na döndürülüp götürüleceklerdir.” [64] âyetinde ifade edilmiştir.

Cebbar ism-i şerifinde bu iki mânâdan başka iki farklı anlamın daha olduğu beyan edilmiştir. İbnü'l-Enbarî der ki: “Allah'ın sıfatlarından olan Cebbar, kendisine erişilmez, el uzatılmaz “Ellezî lâ yenâlü” demektir. Nite­kim el yetişmeyen yüksek hurma ağacına da “Cebbâretü” denilir.

İbn Abbas (r.a.)'dan yapılan bir rivayette de “el-Cebbâr, Melik-i azîm” yani çok büyük, azametli pâdişâh mânâsına gelmektedir.[65]

Vahidi der ki: “Bu zikredilen mânâlar, Allah Teâlâ'nın Cebbar sıfatı hakkındadır. Halkın sıfatı olarak kullanılan

Cebbâr'ın, daha başka anlamları da vardır. Bunlar şöyle sıralanabilir:

1- Musallat (zorlayıcı-sataşan) demektir.

“Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin...” [66] âyetindeki Cebbar, bu anlamdadır.

2- İri cisimli manasınadır “İnne fîhâ kavmen Cebbârîn -Orada  iri  cisimli   (insanlardan  oluşan)  bir  kavim vardır...” [67] âyeti dahi, bu anlamdadır.

3- Allah'a ibadet etmeyen, baş kaldıran mânâsına gel­mektedir. Bu anlam da, “Velem yec'alnî cebbâren = Beni baş kaldıran bir zorba yapmadı.” [68] âyetinde vardır.

4- Çok insan katleden yani “Kattâl” anlamını da ifade etmektedir, nitekim:

“Yakaladığınız vakit, çok katleden zorbalar gibi ya­kalıyorsunuz.” [69] âyeti ile “İn türîdü illâ en tekûne cebbâ­ren fil ardı = Sen yeryüzünde katil bir zorba olmak is­tiyorsun.” âyetinde de bu mâna söz konusudur.” [70]

İnsanların servetleri, boyları, renkleri bir olmadığı gibi ilim ve irfanları da bir değildir. Herkes ancak kendi ilmi ve irfanı kadar bu vadide at koşturabilir. Bilenle bilmeyen hiç bir olur mu? Yüce yaratıcımız insanları ve cinleri, ken­dini bilsinler ve kulluk etsinler diye vücuda getirmiştir, fakat bu teklifi icbar yolu ile değil ihtiyar yolu ile yapmış, her kulu kendi arzusuna bırakmıştır. İnsanlar kendi arzu­larıyla ya cennet yolunu seçer, ya cehennemi satın alır. Eğer kâinatın Halikı, ibadet ve kulluk hususunda herkesi cebretmiş olsaydı, hiç imkân var mı ki, artık insanlar Allah Teâlâ'dan başkasına ibadet edebilsin...

İnsanın akıl aynası tozlu değilse fânileri ilâh edinmez. Sadece rabbinin emrine baş keser ve bütün hacetlerini ondan bekler. Çünkü sultanlar da ona muhtaçtır, gedalar da...

Ne desem?



Kendine gel, kendine, sen ey sersemce gülen,

Biraz göz yaşın olsun, Allah için dökülen!..



Yüreklerde mekân tutan ümitsizlikler, şaşırtıcı perişanlıklar, sonu gelmez gam ve kederler, merhem tut­maz yaralar hep Cenâb-ı Hakk'a iltica ile yok olacaktır. Sonsuz azaptan kurtuluşun ve ilâhî rahmete mazhar oluşun başka yolu yoktur. Gam seline değirmen olan bir kimse, Cebbar ism-i şerifine devam eder, onu dilinin virdi haline getirirse, mutlaka kendisine bir çıkış yolu ihsan edilir...

Şunu tekrar ifade edelim ki: Allahü Teâlâ'nın kudre­tine karşı durabilecek bir güç yoktur. Allah'ın azabından yine Allah'a sığınmak lâzımdır.

Nitekim iki cihanın saadet güneşi ve Allah'ın şerefli Rasûlü şöyle duâ etmişlerdir:

“İlâhî! Senin gazabından senin rızana, senin cezan­dan senin affına ve yine senden sana sığınırım.” [71]

kaynaklar
[62] Muhammed: 47/7.

[63] Feyzül-Kadir, 1/267; Keşfü'I-Hafa, 1/81,82.

[64] ÂI-i İmran: 3/83.

[65] Fahrü'r-Râzi.

[66] Kaf: 50/45.

[67] Mâide: 5/22.

[68] Meryem: 19/23.

[69] Şuarâ: 26/130.

[70] Hak Dini Kur'an Dili, 7/525, 526.

[71] Müslim. Mustafa Necati Bursalı, Esma-i Hüsna Şerhi, Erhan Yayınları: 97-102.

“El-Müheymin” ism-i şerifi, görüp gözeten, her şeye şahid olan, koruyan manasınadır.

EL-MÜHEYMİN (C.C.)


“Gözetici ve koruyucu, emîn kılıcı.”

“El-Müheymin” ism-i şerifi, görüp gözeten, her şeye şahid olan, koruyan manasınadır.


Allahü Teâlâ âlemlerin rabbidir. Meleği, insanı, cini, yeri, göğü, denizi, dağı, güneşi, ayı, yıldızı, zühresi hep O'nun mahlûkudur ve hepsini görüp gözeten, koruyan, yetiştirip varacağı noktaya ulaştıran elbet sadece Cenâb-ı Hakk'tır.

Hiçbir varlık, hiçbir zerre, hiçbir şey, hiçbir lâhza O'nun lütuf ve kereminden, atâ ve ihsanından uzak değildir. Eğer O Zât-ı Zülcelâl, bir an için âlemi başıboş bırakacak olsa bütün nizam altüst olur ve felek değirmen taşları gibi hayretinden başını taşlara, dağlara vurur. Dağlar toz halinde göklere uçar. Yani hiç kimsede, hiçbir varlıkta hayat eseri kalmaz.

Kul her dâim kendisini bir gözetenin, kendi haline bir vâkıf olanın bulunduğunu hatırından çıkarmamalı ve ona göre güzel işler, güzel ameller yapmalıdır. İyilik zayi ol­madığı gibi, hiçbir kötülük de unutulmaz ve cezasız kalmaz.

Bir kimse, kasalar içine, yedi kat yerin altına gizlense yine onu bir görücü vardır. Ve bizzat Allahü Teâlâ buyuruyor:

“Nerede olsanız O sizinle beraberdir. Allah bütün yaptıklarınızı görendir.” [59]

Evet:

Allah'a kulluk ile hayatın ışık demi,

Hüsranın yolcuları doldurur cehennemi!.. [60]
kaynaklar
[59] Hadid: 57/4.

[60] Mustafa Necati Bursalı, Esma-i Hüsna Şerhi, Erhan Yayınları: 93-94.

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı