13 Haziran 2011 Pazartesi

SULTAN ABDÜLMECİD HAN-2-

Girid'de Rumların İhtilâli


Yunanlılar; 1257/1841'de Girid'de ihtilâl teşebbüsüne geç­tiler. Hemen donanmayı hümayun Çengeloğlu Tâhir Paşanın atik davranmasıyla Ada'yı abluka altına alıp, dışarıya çıkışı ve girişi kontrol altına aldı. Ada'larda böyle tedbirler alındı­ğında ordaki başkaldırmaların Önlenmesi nisbeten kolaylık arzeder. Bu sırada Girid'de vali olarak vazife yapan Girid-itafa Nail Paşa da donanmanın tedbirlerine ada içinde al--   tedbirlerin eklenmesiyle teşebüs rahatça bastırıldı. Etterya cemiyeti adlı, yunan megalo ideasınm mecnunu kilat burada bu teşebbüsleri yaparken, Memleketeyn yâni p manya'da da bu tür melanetlerine devamdaydı. Sırplar ve Rulaarlar da bunların te'sir sahası dışında kalamıyorlar ora­larda da isyan öncesi ihzari çalışmaları dikkatli bir idarecinin sez memesi kabil değildi. Fakat bunlar olurken Diyaribe-kir'de bir karışıklık çıkması ve bunun bastırılması sağlandıy-sada, çıkması pek manidar idi!
Osmanlı payitahtında iki büyük isim ve bunlara bağlı gu­ruplar, adetâ bir günümüz parti lerini andırır haldeydiler. Biri­si eski sistemin devamında musir olan Rıza Paşa ve arkadaş­ları, diğeri ise tanzimat fermanını kaleme alıp okumuş bulu­nan Mustafa Reşid Paşa ile arkadaşları idi. Edirne valiliği gö­revine gitmekten temaruz eden Reşid Paşa, ne yapıp yapıp Paris b.elçiliğine kapağı atmayı becerdi. Paris b.elçimiz Nuri Bey geri çağrılmıştı.
Bu olayda padişahın Mustafa Reşid Paşayı tam olarak bı-rakmadığınında bir ispatı sayılsa gerektir. Mevcud sadrıazam Rauf Paşa, yukarıdaki iki mühim tesir odağından birini teşkil eden Rıza Paşanın tesirinde kalmaktaydı. Dolaysıylada Rauf Paşada eski tarzın mensubu olduğundan Reşid Paşaya pek taraftar değil hâttâ kızdığıda bir vakaydı. Bu sıralarda sada­rete izzet Mehmed Paşa getirildiki daha önceki sadaretinin aynı başarısının binde birini gösteremedi İzzet Mehmed Paşa. •Side Hâriciye nâzın Rıfat Paşayı azil ve Sarım Paşayı bu göreve getirmesi oldu. umulur ki bu halef-selef kılmanın al-In a, Rı fat Bey'in, Paris b.elçiliğine, Mustafa Reşid Paşayı taymde, müsbet hissesi olduğundan mıdır? Allahuâlem! Hemen ilâve edelimki eski usûlü beğenenler bu icraatdan pek memnundular.
Her ne kadar; Hassa müşiri Rıza Paşa, askerlerin nizami usulde tâlim yapmalarına gayret gösteriyorsa da, lâzım gelen disiplin henüz oturtulmamış idi. Hâttâ; Yemen üzerine sevk edilen Kütahya ve Afyonkarahisar Redif askerlerinin bir bölü­mü ellerinde silahlan olduğu halde memleketlerine kaçma yoluna sapmışlardı. Bunlar yakalanıp mahkemeye verildiler. Haklarında çeşitli cezalar tatbik olundu. Bu arada da-Cebel-i Dürz'de karışıklıklar husule geldi. Bunlarda eli görülen Mir Kasım azledildi. Yerinede Macarlı Ömer Paşanın gelmesiyle birlikte karışıklıklar yerini apaçık bir isyana dönüştürdüyse-de, Paşa kendini gösterdi ve ortalık süt liman oldu.
Tanzimat nizamının tatbiki yönünde uyulan iyi niyete da­yalı davranışlar sadece mutaas şıpların çatmasına değil, gayrimüslimlerin de düşmanlığını üstüne çekmekteydi. Hatt-ı hümayunda yer alan eşitlik ilkesi, bir yönüyle şımarıklık geti­rirken, reaya hukukundaki gayri müslimlere aid müthiş avantajlar bu yeni nizamla ellerinden alınmış oluyordu. An­cak bizim söylediğimiz bu eski hukukda daha geniş olan gayrimüslim haklarının İleride olması resmi ideoloji tarihçileri ve avrupah tarihçiler tarafından es geçilir ve İmtiyaz isteme hususunda ecnebilerin azınlıkları teşvik ettikleri olurdu. Bun­ların başında da Rus Çarı Nikola, Osmanlı ülkesinde yaşa­yan Ortodokslara hami, yâni koruyucu olma rolüne soyun­maktaydı. Böyle bir soyunma avrupa ortasından başka bir sesi yükseltti. Bu da katoliklere hâmilik yapmak istediğini ortaya koymaya başlayan Fransa idi. Bunları gören; protes-tanlarda, İngilizlerin kapısını çalmaktan kendilerini alama­mışlardı. Artık, dini meseleler dünyanın bütün siyasi mahfil­lerinde mühim siyasi kozlar olarak algılanmaya başlamıştı.
Fransa ihtilâlinden yarım yüzyıl geçmesine rağmen Fransa ıaVîkliğin gereği olarak katoliklerin hâmiliğine soyunuyordu? İste- buna akıl erdirmek zor olmalı! Bunların altını kazıdığı-' nızda Papalık ve siyonizm ile masonluğun dünyayı karıştır­ması plânı için de büyük rolleri olduğunu anlamamak kabil değildir. Papazlar ve manastırlar ile tiyatro trupları bu işleri harekete geçiren beşinci kol faaliyetleri olarak istimal edil­miştir.
Meselâ: Ruslar; 1255/1839'da Sırbistan Kenzi, Miloş'dan memnun olmadıkları için onu tahtından kaçırmaya muvaffak oldular. Mihal adlı birisini, Kenz olarak, ahaliye kabul etttir-meyi başarmışlardı. İki yıl sonra Mihal'de devrildi. Mihal'in zalimlikleri, cinayetleri ahalinin boğazına gelmiş ve defetmiş-lerdi. Kara Yorgi ailesinden Aleksandr adlı birisinin başlarına Kenz olarak geçmesinde ittifak ettiler. Bunun sonucunda Sır-bistanda, Obronoviç hanedanı ile Kara Yorgi arasında bir sürtüşme çıkarken, Rusya ile Avusturya arası şeker renk ile boyandı. Sırplılar ise, kendi yaşadıkları duruma bakmayıp, Bulgarların da aynı zorlukları yaşamasını temin içinmi! Yoksa Osmanlı nüfuz alanında karışıklıklar artsın diyemi onlarıda tahrikten geri durmuyorlardı.
Bu hareketlerin çoğalmasıda, Osmanlı askeri ve mülki tedbirleri alınca bilhassa Miş'dekileri bahane eden Rusya müdehale yolu aramaktaydı. Buna inzimamen, Arnavut-luk'un daha ziyade Gega (Gegalar müslümandır)'!arın bulun­duğu belgede bir isyan emaresi görüldü. Tabii isyanı bastır­maya vazifeli olanlar başalarındakileri ve şakileri tarumar et­tiler. Sağ yakaladıklarının ellerini kollarını bağlayıp, İstan­bul'a götürdüler.
Tanzimatin ilânın peşinde, geçen beş-altı yıl zarfında aske­riye de yapılan tanzimin dışında umulan terakkiye yâni ilerleyişe tesadüf edilemedi. Erbab-ı dâniş yâni ilim adamları bunu ülkenin ve bilhassa, islamların cahilliğine bağlıyor, böyle olanların sistemin tatbikatını engellediklerini ileri sürü­yordu. Ancak yukarıda geçen mübalaat kelimesinin mânası­na muhalif olmayan davranışlarını sergilemelerinin, sebeb-lerden birini teşkil ettiğini bir akledebilselerdi!.
Tanzimat-ı Hayriyenin ilânından altı yıl sonra Sultan Ab-dülmecid Hân, 1261/1845'de babıâli'de târihi ehemmiyeti hâiz bir nutuk irad etmek mecburiyetinde kalmıştı: "Menba-ı ilim ve fünûn ue mehaz-ı maarife nede sanayie numune olan, mekâtib-i lâzime icad ve inşası, indi şahanemizde ikda­mı ömür addolunmakla, memalikin münasib mahallerine ik­tiza eden mekteplerin tanzimiyle, terbiye-i âmmenin çâresine bakılsın" demişti.
Tanzimat yavaş yavaş inkişaf ediyordu, ülkenin her tara­fından sözü dinlenir, düşünceleri kıymet taşıyan insanlar İs­tanbul'a davet ediliyor veya yazışma suretiylede fikirleri ve görüşlerinede baş vuruluyordu. Meclisi-i Vâla vilayet meclis­leri kuruluyor, imâr hususunda da Meca!is-i İmariye adıyla Anadolu ve Rumeli cihetlerinde, askeri, mülki ve ilmiye rica­linden meydana gelen komisyonlar teşkil edilmekteydi. Böl­gelerinin ihtiyaçlarını yol, köprü, liman gibi tesbit eden bu komisyonların raporları İstanbul'a gönderildiği, burada ise önce bir furya hâlinde tetkik edilirken, daha sonra bunlar bı­rakılma talihsizli ği yine yaşandı. Trabzon, Erzurum, Bursa ve Gemlik yolları gibi büyük masraf gerektiren yapımlar ta­mamlanamadı.
Dahili işlerimizin merkezini siyasetde dahil olmak üzere, Mabeyn Müşiri Rıza Paşa eline geçirmişti. Valiler ve diğer gö­revliler onun işareti alınmadan vazifelerine başlayamıyorlardı. Bizim  1980 sonrasında çıkarılan güvenlik soruşturması, batı çalışma gurubunun koyduğu şerhler gibi  idi. Mahalle mekteblerinin ıslahı ise pek müşterek hususdan olduğundan dolayı orayla ilgili tedbirler birbiribirinin ardından tatbike ko­nuyordu. Mekteb-i Harbiye'ye talebe yetiştirmek için Mek-teb-i İdadi açıldı. Bu mekteplerde, Arapça, Fars ça ve Türkî lisanlar öğretilmesine pek önem veriliyordu. Cihan Seraskeri Rıza Paşa diye anılan Hasan Rıza Paşa ile Mâliye nâzın Saf-veti Paşa azledildiklerinde bu işler aksa maya başladı. Bu azilleri, Mustafa Reşid Paşa taraftarlarının üstün gelmesi diye saymayı yanlış bulmayız. Ancak hemen ilâve etmeliyizki, Üstad Ahmed Rasim Bey, değerli tarih çalışmasında bize şunları aktarıyor: "Yükselmiş olduğu mertebe o kadar büyükmüşki, azıl haberini duyanlar biribirine hem de kulakla­rına 'haberiniz varmı? Serasker azl olmuş, sakın benden duymuş olmayınız' sözünü fısıldariarmış. Kibir ve azameti o kadarmış ki alaylarda yâni resmigeçitler esnasında müşirleri arkasından yürütüyor, yerinden ktmıldamaksızın mülkiye­nin tanınmış kimselerine ve askeriyeye ayağını öptürürmüş. Bu iki makbulün azl edilmesi onların kadrosunun hayli üzüntüsüne sebeb oldu." Demekte.
Yine yüzümüzü Şark tarafına döndürdüğümüzde, Hariciye nâzın Sekip Efendinin Cebel-i Dürz gailesini def etmek mak­sadıyla bizzat Beyrut'a gitmek suretiyle vekâleti, Meclis-İ Vâ­la azasından Londra eski sefirimiz Ali Efendiye (daha sonra paşa oldu) verdi. Az zaman sonra Sekip Efendi Hariciye nâ-zırhğndan azledilip, yerini Mustafa Reşid Paşaya bıraktı. Şimdi biz atide yâni aşağıdaki satırlarda Cebel-i Lübnan Me­selesi hakkında bir miktar bilgi vermeye çalışalım:
"Mısır meselesinin sonlarına doğru, İngilizler Cebel hâki­mi Mir Beşir'in kendilerine sığnmasına rağmen bunu hoşça görmiyerek Beşir'i    Malta'ya sevk etmişlerdi, yerine hakim olarak geçen Mir Kasım, muktedir bir kişi olmadığından Lüb-nanı gereği gibi idare edemediğinden anarşinin artması ue karışıklık çıkmasına sebeb olduğu görüldü. Bu sıradada Ak-kâ'dct vali olan Mehmed Selim Paşa, yeni nizam tanzimat ge­reklerine uygun olarak, Cebel'deki meucud cemaatlerin sözü dinlenir adamlarından bir meclis teşkil ettirdi. Hakim bu meclisin reisi oldu. Mısırlılar, buranın ceza faturasını hayli yüksek tutmuşlardı. 1257/1841'de ahali öde dikleri vergile­rin bir tenzilata tâbi tutulmasını istemişlerdi. Ancak devletin kasasında yetersizlik hayli çok olduğundan bu arzuları yeri-ne getirilemedi. Dürziler bunun üzerine çeteler kurup hristi-yan köylerini yağma edip, yakıp yıktılar. Katliamlara baş Durmaktan içtinab etmediler. Mir Kasım'ı Dayrül Kamer'deki ikametgâhından alıp, sokaklarda sürüklediler. Selim Paşa bir vali sıfatıyla teskin edici beyanlarda bulundu, nasihatler etdl. Ancak kâr etmediği görüldü. Bunun üzerine te'dip ha­reketlerini başlatmaktan kendini alamadı. Bu arada da Fran­sa ue İngiltere bu olaylarda biribi /iletine rakip oldular orta­lık alevlendi. Şehrin diğer konsolosları işe karışmadan dura­madılar.
Sonunda Avrupalı Beş'lerin tavassutu geldi. Serasker'in başkâtibi Netayic-i Vukuat adlı mühim târih eseri sahibi Mustafa Nuri Paşa Lübnan'a gönderil mek zorunda kalındı. Nuri Paşa ilk iş olarak Mir Beşir Kasım'ı azledip, Mirliva Macarlı Ömer Paşayı getirtip, oraya emir olarak tâyin eldi. Bunun fazla bir faydası olmadığından, son çâreyi Sayda va­lisinin koyacağı maktu vergi ve biri Maruni, diğeri Dürzi iki kaymakam tayinine karar verildiysede, bundan da umulan elde edilemedi İngilizlere istinat eden Dürziler, Fransa'ya da-yanan Maruniler çarpışmaları hızlan dırdılar. 1259/1843-1260/1844 seneleri cidden buradaki çatışmaların büyük zarara maruz kalındığı zaman dilimi olarak anılır. Hristiyanların mal ve mülküne Saldırılar bir yağmaya dönüşürken, İki tane Fransız manastırı basıldı bir papazında hayatına kastedildi Bu olaylar üzerine yine beş devletin elçisi babıâll-nin kapısını çalarak sıkıştırma metoduna başvurdular. Bü-tüb bunlar olurken hariciye nazırı Sekip Efendi yeniden Bey­rut'a gitmek zorunda kaldı. Şeklp Efendi 1261/1845 rama­zan'ında ilk tedbirlerden olmak üzere Cebel'de bulunan ve oradaki anarşiyi engellemede kullanılan kuvvetleri, ecnebi teba mensuplarına bir zarar gelir endişesiyle Beyrut 'a getir­me çabalarına ağırlık verdi. Cebel'literin itiraz etmelerini bek­lerken ses umulmayan yerden geldi Fransız konsolosu Pojc, sesini yükseltmiş bir bir itirazları sıralamaktaydı. Onun uzantısı olan babıâli'deki Fransız b.elçisi Borçuney'de ağzım açmaya hazırlanıyordu. Hâriciye nazırımız Sekip Efendiye yapmış olduğu teklif dolay siy la, ikametgâh ve işyerlerinden, . uzak kalacak olan, Fransız tabiyetindeki kimselere tazminat verilmesini, öldürülen Rahip Şaıi'm katili olan Şeyh Hamud Nekid'ln der hal cezaya yaptırılması, yağma edilmiş bulu­nan iki manastırın uğradığı zararların tazmini taahhüd edil­meyecek olunursa hemen elçiliği terk edip boğaz içinde bu­lunan ikametgâha geçip, devletinin vereceği talimatı bekle­yeceğini bildiren bilgiler göndererek anarşik davranışlara gi­rişti "
Biz babıâli'yi Fransızların bu reaksiyonlarıyla başbaşa bı­rakıp, Dayrül kamer'de yapılanla ra bir göz atalım. Sekip trendi, Arabistan ordusu kumandanımız Namık Paşa i!e isti­şarelerde bulundu. Bu toplantıdan çıkan karar, ahali elindeki sı'ahlardan arındırılmalarıydı. Bu kararda hemen kuvveden fılle Çıkarıldı. 1260/1844 yılına kadar karışıklıklarda rolü ve eli bulunanlar bir affı umumi ilan olunarak ceza durumu or­tadan kaldırıldı.1257/ 1842'deki karışıklıklarda yağmaya uğ­ramış olanların zararlarının tazminine bundan böyle her taife­nin gelirlerinin kendi vekilleri ile idare edilmesine karar veril­di. Bahse konu karar hemen arabçayada tercüme edilip ka­leme alındı, neşr ve tamim olundu. Ahalideki mevcud ruhi sıkıntı ile birlikte, konsolosların müdehalaye hazır olmaları Sekip Efendinin, ıslahatın tatbike sokulması hakkında ener­jik davranmasını sağlamaya yaradı.
Hemen 24 tabur nizamiye askerinin yanında bir miktar ba­şıbozuk askerinide bölgeye yerleştirdi. Tahmin edileceği gibi ahali silah tesliminden kaçındı. Her iki tarafın ruhanileri vede reisleri zorluklar çıkarırken bunların içinden hayli tevkifler yapıldı. Alaylı subayların silah toplama işinde haylice sert davrandıkları gözleniyordu. İtip, kakmak ve silah aramaları esnasında başka şeyler almak gibi istenmeyen durumların vukubufduğu da oldu. Kesrevan taraflarında bir kolağası (kı­demli yüzbaşı) içeride silah var diye bir manastırın kapısını kırdı. Papaslanni sürükleyip, götürüp hapse attı. Namık Paşa böyle yanlışa ve haksızlık yapanlara fırsat vermedi, tesbit et­tiklerini divan-ı harbe verdi. Ne çâreki avrupada iftiralar, ya­lana dayalı propogandalar kıyametin koparılmasına kâfi gel­di. Zuk böl gesinde ahalinin silah teslim etmesine engel ol­maya çalışan Halil Medver isimli biri de tevkif edildi. Meğer bu herif Fransız konsolosluk tercümanın kardeşi olup, arap-ça kâtibi imiş! Bu elemanlarının taht-ı tevkif altına alınmasını Öğrenen Fransızlar derhal Beyrut limanına, yakın bir yerde bulunan, ülkelerine ait firkateyni, Halil'in hapse konduğu ye­re Cünye'ye getirip, Cünye'yi topa tutmak ve karaya asker çıkarmak gibi bir faaliyeti sergilemeye başladılar. Bunlar alı­şıla gelmiş Fransız hoppalıklarından biri sayıldı. Hâttâ bazı
Fransız diplomatları, bunların yaptığı davranışı uygun bul­madıklarını seslendirmek ten geri kalmadılar. Bizde bu itirafı ıtırlarımızda geçirmeyi dürüstlükten bir vazife saydık.
Hâriciye nâzın Sekip Efendi sağlam karakterli, kimseler­den olduğundan böyle patırdılara pabuç bırakmadı. Tabiiki avrupa siyasal cephesinde aleyhimize ters rüzgâr yine estiril­meye başlatılmıştı. Hâttâ meşhur Avusturyalı diplomat Prens Meternih, Avusturya hâriciye nâzın sıfatıyla lehimizde düşü­nen gurubtan olmasına rağmen, elçimiz Nâfi Efendiye Halil Nadver'in tevkifi hakkında yayılan şayia Fransız konsolosu tevkif olundu tarzında kulağına gidince "Ne yapıyorsunuz? Fransızların Beyrut konsolosunu hapsetmişsiniz?" diye sor­duğu olmuştur. Bütün bunlar ve olaylar geldi ve Sekip Efen­dinin hâriciye nazırlığından alınmasına dayandı. Halbuki bu durumda yapılan işlem zaaf işaretiydi ve bu hâl diplomaside bir falso sayılır. Sekip Efendi ise Paris sefirliğine gönderil­mekle, bu yanlış bir miktar telafi edildi sayılır, çünkü isten­meyen adamı önlerine koymak biraz da mukabelede cesaret göstermek diye düşünülebilir. Mustafa Reşid Paşa ise hârici­ye nâzın yapıldı. Reşid Paşadan dolaysıyla İstanbul'dan Se­kip Efendiye, silah alımı maddesini işletmeyi durdurması, hapsedilmiş kaymakamların tahliyesini sağlaması ve işleri tatlıya bağlaması direktifleri ulaştı.

Kavalalı Mehmed Ali Paşa İstanbul'da


1262/1846'da yılın en önemli olayını isyankâr vali Kavalal> Mehmed Ali Paşanın Dersaadet'e gelmesi teşkil etti. Pa-?a> Feriye sarayında misafir edildi. Bu senenin diğer mühim ır günü, Büyük Mustafa Reşid Paşanın makam-ı sadarete getirilmesidir. Bu tâyinle yaşiı Rauf Paşanın adetâ tasfiyesi maktaydı. Hariciye nâzırlığıda Mehmed Emin Âlî Paşaya verilmişti. Böylece tanzimatın devlet adamları selahiyetle gö­revlere gelmeye başlamıştı.
Ayasofya yakınında bulunan eski mehterhane mevkii ile Sultan sarayı arsası üzerine ilk defa olmak üzere bir Dar'ülfü-nûn yâni üniversite binası inşaatına başlandı. Fakat bu inşa­atın uzun zaman sürmesine tepki olarak, bazı mütalaa serd edenlerin arasında yer alan üstadımız Ahmed Rasim bey şöyle yazmaktadır: ".Bu inşaat senelerce sürdü. Hâttâ o ka­dar uzadı ki, avrtıpadan konrat yapılarak, getirtilmiş bulu­nan mimarına ödenen para ile yekun edersek, bir kaç tane bina yapmak mümkün olurdu. Nihayet tamamlanan  bu bi­na üniversite hariç bir çok işlere tahsis olunduysada sadece ismi Dar'ülfünün olarak kabul edildi. Hatta daha sonra bir ara çıkarılmış bulunan ue adına kaime denilen kâğıd parala­rın tasfiyesi bu binadan yönetildiğinden kaimeyi kaldıran kaideye Darülfünun kaidesi adı verilmiştir." Demektedir. Şu halde üniversite yapmak üzere yaptırılan bina, yüksek tahsil müessesine tahsis olunma, şerefini kazanamamış.
Bu sıralarda Musul vilâyetinde kazalardan biri olan Ciz­re'de Bedirhan bey'in Cizre mü tesellimine yapmakta olduğu sıkıştırma ve tazyiğini önleme için Anadolu ordusu müşiri Osman Paşaya özel emirler verildi. Osman Paşa, Bedirhar Beyi Orak Kalesinde sıkıştırdı. Sonunda aman dilemeleri üzerine iki oğlu ile birlikte İstanbul'a gönderildiler.
Bu arada da Mustafa Reşid Paşanın sadaretten infisalî vu­ku bulup yerine Sârim Paşa getirildi. Alî Paşada Reşid Paşa ile birlikte hâriciye nazırlığından alınınca, tanzimatçılann ra­kipleri karşısında bir raund kaybettikleri düşünülebilir. Çün­kü; eski ve yeni kavgası devam etmekte padişah ise ağırlığı­nı hangi tarafın lehinde istimal ederse o tarafın mevkii iktida­ra geldiğini herhalde söylemeğe gerek yok değilmi efendim?I
Âlî Paşa'dan, boşalan hâriciye nazırlığına mâliye nazırlığında istihdam olunan Rıfat Bey getirildiysede, bu değişiklik fazla devam etmedi, infisal edenler eski vazifelerine pek geçme­den avdet ettiler. Bu senenin mühim vakalarından birinide Cezayir Kahramanı Emir Abdülkadir'in Fransızlar ile müca­delesini aman dilemek suretiyle bitirmesi teşkil etti.

Macaristan İhtilâli-Memleketeyn Meselesi


1264/1848 senesinde yine bir ucu bizede dokunacak olan ve Avusturya'da meydana gelen Macar ihtilâli dünya siyasa­sına ağırlığını koydu. Bu ihtilâl, Fransa kralı Lui Filip'in Ce-zayiri istila etmek suretiyle, Fransız Müstemleke İmparatorlu­ğunu kurmak, arzu ve emelinde olan zâtı tathtından düşüren 1848 ihtilâlinin bir nevi aksi tesiriydi. Mısır vali liginin vera­setle Mehmed Ali Paşa uhdesine verilmesi mesele-i mühim-mesinde gördüğümüz gibi Mösyö Tiyers siyasetinin mağlubi­yeti üzerine istifa etmiş Lui Filip Londra elçisi Mösyö Gizu'yu başvekilliğe getirmişti.
Gizu, Afrika savaşlarının devamında bulunmakla beraber Fransa demiryollarının inşaası, yeni iki ticaret kapısını aç­makla beraber, fabrikaların kurulmasıyla geçimi kazanmaya arız olan sektenin mamulat ve mahsu latı sanayiinin çoğal­ması sevdasıyla biz, onlara hasıl olan ihtiyaç ile geri çekilip yedi sene görünüşte sessiz sedasız bir idare yolu seçti. Gizu; Çok kişiye yüksek maaşlı memuriyetler vererek, mebuslar "necüsinde lâzım gelen ekseriyeti temin etmeyi bilmiş böy-lecede mebusların önemini azaltmıştı. Adetâ; "Bendegân-ı hükümdaran kamarası" olmuştu. Muhalefette olanlar genel hürriyete vurulan bu darbeye karşı, "La Reform" yâni İslahat
adlı büyük bir gazete çıkardılar. Bu gazete bütün gayretiyle parlamento ve seçimlerin İslahatı gerektiğini ileriye sürdü. Mebusların devlette memur olmamalarını ferdleri rey verme­ye selahiyattar kılan verginin, 200 franktan, 100 franka indi­rilmesini istiyordu. Muhalifler memleketin her tarafında ziya­fetler usulünü kurup ve bu münasebetlerle nutuklar atarak, demokrasi yâni halkın seçmesini zihinlere yerleştirmek isti­yordu. 1265/r. Ahirinin/18.-1848/şubatının/22.günü, Pa­ris'te, bir <Reformistler Ziyafeti> ilân edilmişti. Hükümet bu ziyafeti yasak ilân etti. Halk; Konkordiya caddesinde topla­narak, Fransız milli marşı olan Marseyyezi söylediler. Hep birlikte yaşasın cumhuriyet diye bağırdılar ertesi günü umu­mi heyecan daha da çoğaldı. O zamanlar Kapisyun Bulva­rında bulunan hariciye nezareti önünden geçmekte olan ka­labalığın arasından, bir tabancanın ateşlenmesi üzerine neza­reti yâni bakanlığı muhafazaya vazifeli askerin komutanı hal­kın üzerine ateş açtırdı. Bu kalabalıkta 23 kişi öldü, 30 kişi de yaralandı. Halk bu cenazeleri omuzlarına alıp, yaktığı me­şalelerin ışığı altında bütün gece Paris caddelerinde ve so­kaklarında dolaştılar. Yaşasın Cumhuriyet diye bağırmaktay­dılar. Sabah olduğunda bütün Paris ayaklanmıştı. Gizu istifa­yı seçerken, ahali ise Tulliers sarayına hücuma geçmiş, Kral Lui Filip ise kapalı bir arabayla kaçmaktan başka çâre bula­madı.
Avusturya'da Prens Meternih, Napolyon'un kati mağlubi­yetinden sonra ve Viyana kon feransının arkasından ülkesi içinde sıkı bir istibdad idaresi tesis etmişti. Bu idare tarzı ile her tarafta kendi aleyhine fikirler doğmasına sebeb olmak­taydı. 1848 şubatında Paris'te husule gelen ihtilali müteakip, mart ayının 3.günüde Viyana dehşetli bir galeyana şâhid ol­du.
Meternih ancak bir çamaşır arabasına binerek soluğu Londra da alabildi. Avustur ya imparatoru 1. Ferdinand ihti­lâl gürültüleri arasında büyük b*r meclis topladı. Ancak bu arada harbiye nâzın öldürüldü. İmparatorda, Rivyerada, Ol-rnutz'a çekildi. Fakat Viyana'da ihtilâl devam edemedi. As­ker şehri topa tuttu. İhtilalcilerde teslim olmaktan başka çâre bulamadılar.
Halbuki bu buhran, bu sıkıntı Avusturya'yı meydana geti­ren unsurların arasında ayrılık emarelerinin çoğladığını gös­terdi. Avusturyalılar, İtalya'dan koğuldular. Milanİılar ile Piye-monlar birleştiler. Almanlar birleşmek üzere Prusya Kralına imparatorluk tacını teklif ettiler. Isî.avlar, bağımsız bir Çek devleti tesis etmek maksadıyla Prag şehrinde bir kongre top­ladılar. Burasıda topa tutuldu". Macarlar ilk anlarda hususi bir vekiller heyetine sahip oldularsada, sonra bütün bütün ayrı­larak, Lui Kossut isimli bir ihtilalcinin liderliğinde müstakil bir cumhuriyet ilân eylediler.
Böylecede Avusturya hükümeti büyük bir tehlike karşısın­da kalmışt'. Ancak Rusya imparatoru Nikola yüzbin asker ile imdada koştu. Macarlar mağlup oldular. Avusturya impara-torluğuyla Macar kra Ilığı meydana gelmiş oldu. İtalya'daki Milan ve Venedik şehirlerini aldı.
Avrupada bir takım değişikliklere sebeb olan bu ihtilâllerin tesiri Eflak ve Buğdan'da da hissedildi. Bir taraîdan Osmanlı askeri öte tarardan Rus askeri Memleketeyn'e girdi. <bu isim Eflak ve Buğdan için terkip olunmuştuı\> Divan-ı hümayun dçisi Fuad Efendi (Paşa) fevkalâde memuriyetle ve Ma- Ömer Paşa kumandanlıkla gönderildiler. Bu sıralarda ise Macar milliyetçilerinden pek. çok kimse Osmanlı devletinır> koruyu cu kanatlarına sırımaktaydı. Avusturya ve Rus devleti yetkilileri, bu mültecileri ısrarla geri istedilersede,
sadrıazam Mustafa Reşid Paşa Osmanlı şan ve şeref sahibi bir devlettir, böyle aşağılık bir iş yapmaz diyerek herkesin beğendiği tarzda cevap verdi. Daha sonra Fuad Efendi (Pa­şa) Petrsburg'a gönderilip, bu reddin sebeblerinide mukni bir iisan ile beyan etti.
Memlekteyn'deki ihtilâlciler, Bükreş'te klişede sandık için­de bulunan senetleri ve şartlan yakmışlar. Metropolit vasıta­sıyla gönderilen nasihatnâmeyi elinden kapmışlardı. Bunun üzerine Bükreş'e asker sokulup, asayişi iadeye muvaffak olundu. Avrupa ve Balkan lar üzerindeki kaynaşma böyle bir seyir gösterdi.

Osmanli Devletinde Bazı Olaylar


1265/1849 senesinde, vilayetlerin idaresi adına bir karar alındı. Mevcut eyaletlerin bölümlere taksimleri yapılarak merkezlerinde birer meclis kurulması ilk önce de, Rumeli de Edirne, Anadolu'da Hüdavendigar (Bursa) Suriye'de ise Say-da eyaletlerinde tatbike geçildi. Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa bunamış olduğundan yerine büyük oğlu İbrahim Paşa geçti. Ancak ömrü 71 gün müsaade etti vefatı üzerine Abbas Paşa rütbe-i vezaretle tâyin edildi. Paşa vezaret menşurunu bizzat almak üzere İstanbul'a geldi. Bu münasebetle Mısır valiliği paşanın diğer vezirlerden imtiyazı için uhdesine sadaret rüt­besi tevcih olundu. Aradan çok geçmemiştiki Mehmed Ali Paşa da bu dünyadaki kavgasını tamamlayıp, irtihal eyledi.
Öte yandan 1270/1853 senesine kadar meydana gelen önemli vakalr yanında işlevi hayli yararlı olan iktisadi teşeb­büslerimizden Şirket-i Hayriyye'nin 1267/1851'de kurulma­sında, Keçecizâde Dr. Mehmed Fuad Paşa ve meşhur Ahmed Cevdet Paşa ile Bursa'da tatil yaptıkları sırada tasavvur etmisler ve Dersaadete geldiklerinde kuvveden fiile çıkarmala­rıyla gerçekleştirdiğini de belirtmiş olalım.
Öte yandan da bir ilim meclisi olarak, yâni Fransa'daki /ykademi Fransez tarzı istihare yeri olacak olan Encümeni Dâniş teşekkül ettirildiğinde, takvimler, 9/Ramazan/l 267-1 8 /Temmuz/1851'i gösteriyordu. Kurulmasında tasavvur olu­nan fâideler alındı sanılır, zâten Osmanlı devletinin istinat et­tiği şer'i sistemde istişare, istihare önemli müesseselerden idi. Yukarıdaki târihde yapılan resmî küşâda bizzat padişah hz.leri de iştirak buyurdu ve toplanma yerînide daha önce Bezmialem Vâlidesultan'ın Dar'ül Maarif olarak yaptırdığı bi­nada yerleştiler. İlk toplantıya 40 kişi aza alınmış,ayrıca 30 kişide fahri aza olarak kayıt olunmuştur. Fahri azalar içinde Meşhur Avusturyalı Tarihçi Baron Hammer, İngilizce~Osmanlıca lügat sahibi Red House ve Fransızca-Osmanlıca lü­gat sahibi, Mösyö Bianki'de bulunmaktaydı.
Yine; Vidin taraflarında Ağa Hüseyin Paşanın vefatından sonra Mora ihtilâlinden örnek alan Bulgarların coşkunlukları­nı tanzimatın Bosna'da tatbikine memur olan Rumeli Ordusu kumandanı Macarh Müşir Ömer Paşanın gayretlerine evvelce ses çıkarmayan Bosna sergerdelerinin kışın gelmesi ile, as­keri hareketin yavaşlaması üzerine İzvornik vede Mostar böl­gelerinde kıyama kalkmaları, nizamiye taburlarına asker al­mak için şer'i kura usulü aleyhine olarak Şam'da; Herfuş bey namında birinin kışkırtmalarıyla, Baalbek ve Havran ka­zalarında isyan hareketleri görüldüğünde tenkil edilmesi, Haleb'de de bir ihtilâl teskini, eşkiyadan Abdi ve diğer şahısla-rın çıkardığı karışıklıklar, yeni tanzimin icrasını temin maksa­dıyla, Rumeli ve Anadolu içlerine müfettişler tâyini, İstan­bul'da bir danışma meclisi olan, encümen-i dâniş tertip olun­du.
Sadaret değişikliği gerçekleşirken Abdülmecid Hân'ın adı­nı alan, Mecidiye nişânıda bu arada ihdas olundu. Takvim yaprakları 1270/1853 târihini gösterirken yukarıdan beri yazdığımız olaylar cereyan ediyor du ve Fransa olsun, İngi­lizler olsun İstanbul nezdine gönderdikleri elçilerine büyükel­çi unvanı veriyorlardı.
KIRIM SAVAŞI( 1269-1853)
Hünkâr İskelesi antlaşmasından sonra Rusların, Osmanlı Devletine karşı göstermeye başladığı koruyucu tavır avrupa-da büyük devletlerinin nazarı dikkatlerini şark âlemine çevir­melerine sebeb oldu,1231/1815'de Fransa aleyhinde tez­gahlanan ittifaka,12 57/1841 senesinde Rusya aleyhine ku­rulan bir başka ittifaka mukabele olacakmış gibi sinyaller beliriyordu.
Şurasını da asla hatırdan çıkarmamak icâb ederki, Os­manlı Devleti bu ittifakların içinde gizli bulunan taksim ve bölünmesine aid emellerin arasında, bir hasta olarak yatıyor­du. Mustafa Reşid Paşanın siyasi tedbir olarak ortaya koyup, yayımladığı tanzimat-ı hayriye bu hasta hâlimizin gerek iç iş­lerimizde gerekse dış meselelerimizde ölümlü rahatsızlığımı­zın ortadan kalkmasına yarayacak devalardan biriydi. Fakat faydasını görmek tatbikata devamda ve uzun zamana ihtiyaç göstermekteydi.
Tanzimat-ı Hayriyye, vilâyetlerin idaresinde ıslahatı, adli işlerde teşkilâtın kuvvetlendirilmesi, kanun önünde müsavat yâni eşitlik, vergi ve askerlik hizmetlerinin düzenleneceğini müjdelediği için hastanın ifakata yâni iyileşmeye başlaması kolaylaşıyor, genç ve yeni bir Osmanlı hükümetinin kendi kendisini kurabileceğini vaad etmekteydi. Rusların bu yeni­likten hiç ama hiç hoşlanmadığı görüldü ve Çar  1.  Nikola, hâla Çariçe Katerina' nın plânlarının takipçisi idi. Târih eser­lerine göz atılırsa anlaşılırki, Mikola'da doğrudan doğruya İs­tanbul'u, yine Kostantinopole yapmak fikrini, bir kenara bı­rakmış vede Lehis tandan vaktiyle kurmuş bulunduğu hima­ye usûlüne benzer bir tesir ile Osmanlı ülkesin de yaşamakta bulunan hristiyaniara hami (koruyucu) sıfatını takınarak, Os­manlı devletini yapmış olduğu yeni siyasetine boyun eğmiş seklinde göstermeye karar vermişti. Bu yüz den Osmanlı devletinin tanizmatın getirmiş bulunduğu esaslardan fayda­lanmasını istemiyor, bu esasları uygulatma fırsatı bırakmak istemiyordu.
İngiltere devletinin, Kavalalı Mehmed Ali Paşa meselesin­de, Fransa politikası karşısın da elde ettiği başarı, Rusya'ya da vurulmuş bir darbeydi. İngiltere hükümeti bu darbe ve ba­şarısı ile Osmanlı devletini, Ruslar ile yapmış olduğu, Hünkâr İskelesi antlaşmasının getirmiş olduğu, Rus nüfuz ve tesirin­den kurtarırken, ne çâreki kendi yâni İngiliz nüfuz ve tesirini Osmanlının boynuna geçirmişti. İstanbul'da İngiliz elçisi ola­rak bulunan Sir Starat Ford dö Radklif, siyasi işlerimize hâ­kim olmuş duruma gelmişti.
Ruslar, Fransızlar bir tarafda apışmış kalmışlar idi. Bunun üzerine Ruslar,tanzimatın tatbik şeklini bozup geciktirmek için hristiyan tebayı teşvik etmekten geri durmuyordu. Şüp­hesiz ki bu teşvikler Osmanlı devleti aleyhine olmakla bera­ber toplumdan ilgide görmekteydi. Öte yandan da artık, Os­manlı devletinin şifa bulmaz bir rahatsızlığa tutulduğunu ilân ediyor lardı. Hatta Çar Nikola 1260/1844 sene sinde Os­manlı ülkesinin bölüşülmesi meselesini İngiliz devletine teklif eyledi. Bunun nasıl gerçekleştiğini sahibelerimize alalım efen dim: "7/r.euuel/1270-9/ocak/1853'de, Petersburg kışlık sara­yında uerilen bir müsamere esnasında Çar Nikoia, İngiliz elçişi Sir Hamilton Seymur'a yaklaşıp, bir tarafa çekmiş ue Os­manlı devletinin hâli hazırdaki durumu üzerine konuşmaya başladı:
-Türkiye buhrana düşmüş bir halde bulunuyor Bize de fazla sıkıntı verebilir Kolları mız arasında ağırca hasta bir adam var. Lâzım gelen tertibatı almamızdan önce eli mizden kaçıracak olursak büyük bir felâkettir. Böyle bir ifade bekle­meyen ingiliz diplomat, ancak hazırcevapldığı sayesinde bu sözlere mukabelede bulunabildi:
-Haşmetmeab; adamın hasta olduğunu beyan buyuruyor­sunuz. O halde zat-i Impara lorilerine hasta bir adamın ko­runması, kerim ve kuvvetli olan adama vâcibdir, dememi mazur görünüz." Sözleriyle mukabele etdi diyor, Ahmed Ra-sim Bey târihinde. Ancak Rus Çan'nın bu teklifini şüphesizki metbuu devletine ulaştıran Sir Seymor, hâriciye nezaretinin ve devlet-i fahimenin bu sözlere pek kulak asmadığını belir­tiyor. İngiliz diplomatları iyi bir eğitim ve genellikle aileden gelme tecrübelerle ricali devlet olduklarından, Sir Seymur zaman zaman Çar ile yaptığı siyasi mülakatlarda mahut has­ta hikâyesi etrafında söz edecekmi diye dikkat kesilirmiş. Çar ise, beyanlarında; Fransızlar hâriç olmak üzere İngiltere Mısır'ı, Girid'i alacak, Rusya kendi himayesi altında olmak üzere Eflak, Buğdan, Sırbiye Bulgaristan Prensliklerini orga­nize edecekti. Bunun yanında İstanbul'u almakta gözü olma­dığına dâir sözler söylemekle beraber ancak adı geçen şeh­rin bir müddet vedia olarak elinde kalması lüzumununda muhakkak olduğunu itiraftan çekinmemişti.
Esasında Sırbistan'da Obronoviç sülalesinin yerine Kara Yorgilerden Aleksandr'ın tercih edilişi Eflak ve Buğdan ihtilâ­linde Bükreş'e asker göndererek Rusların asker sevkıyatını durdurmaya  çalışmamız, Macar milliyetçilerini,  Rusya ve Avusturya'nın tehdidlerine karşı dahi iade etmememiz, hatta o k Ordusunu Prut nehrinin de öte yakasına geçme mecbu-velinde bırakışımız, Bosna isyancılarına Tanzimat-ı Hayriy ve'yi silahla kabul ettirişİmiz, Mısır valisi Abbas Paşanın mu­halefetine rağmen yapılan hatalarda dahi tazyikine Çalışmak ve gayretimiz Rusları, bütün bütün kuşkulandırıyordu. Bu­nunla beraber Tanzimat-ı Hayriyye ileri gidiyormuydu? Ne qarip tecellidir ki, bu defa da hristiyanlar istemiyorlardı, vazi­feyi yapamıyoruz. Cahillik ve tutuculuk yapan millet karşı geliyor. Eski ve yeni fikir, biribirine girerek hükümet idaresi yine çığırından çıkıyordu. Diğer taraftan bilinen nakit yeter­sizliği, bu geçidi zorlaştırıyordu.
İşte bu nokta 1. Nikola'yı hızlı harekâta sevk ediyordu.: "Ağaç henüz Fidan halindeyken ey ilmesi iyidir" Diyordu. Bu durum 1269/1852 senesine kadar böylece devam etdi.
Bu arada Kudüs'de Selahaddin Eyyubi Camii olayı vukua geldi. Fransızlar, Selahaddin Eyyubi hz.lerinin adını taşıyan bu camiyi mutasarrıfla anlaşmış olmalılarki, bütün külliye-siyle birlikte mevcud olup, cemaatı da varken, babıâli'ye müracaat ederler ve boş bir arsa olduğunu kendilerine veril­mesini ve bir klişe inşa edeceklerini ifade ederler. İş padişa­hın fermanına kalır. Hükümet, bu iş için Kudüs Mutasarrıfı Kâmil Paşayı bu işe vazi feli kılar. Mutasarrıf da buranın bomboş olduğunun mütalaasını verdiğinden, İstanbul'da di­van kurulur, karar tezekkür etjirilir ve ferman yazılır, tasdike halifeye ulaştırılır.
oultan   Mecid hân onaylayınca Fransa'nın bu arsa üzerin- 'ise yapma hakkı doğarsa da, ortada arsa değil, tam te-Şekkülath bir camii şerif var olup, hem de büyük islâm kah­yanı zâ tın adını taşımaktadır. Camiyi yıkmak üzere gelen-cemaatin karşı koymasıyla karşılaşırlar. İş padişaha akseder. Çünkü Kudüs'deki Safilerin müftüsü, Harem-i Şerif Şey­hi, Tarikat şeyhleri ve sadâttan nice zevat bir şikâyetname yazıp padişaha göndermişlerdir.
Mutasarrıf bu makama Fransız elçisinin yardımlarını göre­rek geldiğinden böyle bir işe aracı olma süfliliğini işler. Padi­şah, mutasarrıfın derhal azlini emreder ve bir daha hiçbir is-de kullanmaz bu kişiyi. Bu hususda devlet adamı, âlim ve ta­rihçi Ahmed Cevdet Paşa merhum şunları kaydeder: "Sela-haddin gibi bir büyük zâtın ahırı olsa ona riayet muktezayı insaniyetken, camiini klişeye tahvil ettiren hamiyetsizlerin istihdamı şöyle dursun, yüzlerine bakmak caiz olmayacağı cây-ı bahs ü tereddüt değildir. Devletin eski savleti kalmadı­ğı gibi erkân'in dahi evvelki şân-u şerefleri zail oldu. Her biri kendilerine melce bulmak üzere sefaretlerden birine iltica ey­lediler Binaen âlazalik müdehalat-ı ecnebiye aleni surette ce­reyan eder oldu. Deuiet-i âliye de acınacak bir hâle geldi. Maalesef bu ferman geri ahnammaıştır. Şu uak'a devletin ac­zinin, ricalin şuursuzluğunun ve ecnebi müdehalesinin dere­cesinin yükselmesinin bir misalidir "
Burdakİ olayın sebebi, devlet adamı yokluğunun bir giriz­gâhı olmasıdır. İlerleyen zamanın,adamların kaliteye döndü­ğünü de söylemeden geçmeyelim.
Fransa'da 2. cumhuriyet sükût etmiş yerine, eski reisi­cumhur Lois Napolyon Bonapart unvanı ile 3, Napolyon ola­rak Fransa imparatorluk tahtına oturdu. Böylecede avrupa da merkezde Alman İttİhad-ı (alınanların birleşmesi) gibi mühim bir mesele çıkması,1. Nikolayı Osmanlı devleti üzeri­ne ayrı bir yolda hücum etme noktasında meydan bulması nı getirdi. İlk önce Karadağ'ı tahrik etti. Maksadı Rumeli bölge­sindeki hristiyanalrı aya ğa kaldırmaktı. Karadağ ismen bize tâbi idi. Vladika adı ile tanınan Karadağ reisleri ruhban sıfamaktaydılar. Bunlar Petersburg Sen-Sinod meclisin-a n ruhaniyetlerine dâir ferman alırlar idi. Bu sıralarda ma-kam-ı riyasetde bulunan Danilo, prensliğini ilân   ederek Pe-rsburg'a gitdi. İmparator Nikola kendisini Karadağ Prensi larak kabul edip çocuklarınında bu şerefe vâris olabilmeleri hususunda yardım edeceğini vaad etdi. Para ve nişanlar he­diye etdi. Her bakımdan kendsini destekleyip, teşviklerde bulundu.
Danilo, Çetine'ye döner dönmez isyan bayrağını açtı. Tabiki Osmanlı hükümeti derhal bu isyan bayrağını açtı. Tabi-iki Osmanlı hükümeti derhal bu isyandan haberdar oldu. Macarlı Ömer Paşa kumandasında olarak 35 bin kişilik bir ordu Karadağ topraklarına yürüdü. Meydan gelen savaş çok şiddetli oldu. Yunanistan ve Cezayir'e yakınlığı hasebiyle il­könce İngilterenin dikkatini üzerine çekti. Avusturyada bir haylice üzüldü. Çünkü Rusya'nın, Osmanlı devleti idaresinde bulunan Slavları, kendi emri altında bulundurmasıda Avus­turya devletinin siyasi menfaatlerine tamamen aykırı idi. Serdar~ı ekrem Ömer Paşa devam eden muzafferiyatlarıyla Karadağı ezip geçiyordu. Avusturya ise görünüşte görünüşte Islavları (Slavlar) korumaya dönük niyetle babıâlî nezdinde kafi teşebbüslerde bulundu.Fakat; Avusturya'nın bu teşeb­büsleri, Rusya'nın arzu ve emellerinede bir nevi muhalefet olmuştu.
Rus Çarı Nikola, bu muhalefeti his etmekle birlikte Avus­turya'nın uzun zaman kendinden ayrı bulunmayacağı düşün­cesini gütmekteydi. Bu sıralarda yine Avusturya'dan daha çetin, daha azimkar bir siyasi hasım karşısında kaldı. Fransa ile beraber bütün avrupanın bir asırdır unuttuğu bir mesele ortaya çıkıyordu. İşte bu meselenin çıkışı müthiş bir savaşın çıkmasına sebeb oldu. Fransız tarihçilerinin, ülkelerinin târihki taplarında belirttiğine göre,1153/1740 senesinde elde edi­len, 246/860 târihinde Kudüs-ü Şerif Patriği İstanbul'da biz­zat Hz. Ömer (r.a)'m mezhebine müsaade ettiğini bildiren bir hatt-i mübarekeni ibraz etmiş. Mezhebine müsaade te'yid olunduğu gibi ihsanlarada, gark edilmiştir. Yine 923/1517 tâ­rihinde Yavuz Sultan Selim devrinde Rumlar, gerekse Erme­niler, mübarek makamlardaki hukuklarının korunmasını isti­da edip, neticede bu müracaatlarına müsbet cevap verilmiş­tir. Osmanlı devletinden elde edilen kapitilasyonlarla Fran­sa,Osmanlı topraklan içinde yerleşmiş Lâtinlerin, koruyucu­luğunu üstlenmişlerdi
Osmanlı padişahlarından gerek Kudüs-ü Şerifin içinde ge­rekse dışında bulunan bütün ziyaret yerlerini kesin olarak kendi emr-i ve muhafazasına almıştır. Hatta Kudüs-ü Şerif'de Hz. Meryem Validemizin kabri ile Beyt'ülham'daki Hz. İsa (A.S) Efendimizin doğduğu yer ile Kamame Klişesi hakkın­daki muamelede böyle olmuştur.
Aşağıdaki satırlarda, bu mukaddes yerlerle ilgili bazı mu­amelat hakkında bilgi yer alacaktır: Lâtinİer bu mübarek ma­kamlarda tecrübe sahibi meselelere yabancıda değildiler. Onlar da Ortodokslar gibi eskiydiler. Sultan 4. Murad zama­nında ki, 1047/1637 senesinde yine 1067/1 656'da 4. Meh-med döneminde Latinler, Rumlar ve Ermeniler arasında çı­kan ihti laflarda babıâlî tarafından, başlarında bizzat Şeyhü­lislâmın bulunduğu vezirler, kadıaskerlerden teşkil olunmuş bir heyet tarafından murafaları (duruşmaları) yapılmıştır. Yi­ne: 1188/1774 senesinde Sultan 4. Mehmed devrinde Fran­sızlarla bu mevzuda yapılan bir antlaşma şöyle: "Françe-iu'dan Kudüs-ü Şerif ziyaretine gelip gidenlere, rahiplere asla taarruz edilmeye denildiği gibi bir yerinde de önce Fransa padişahı meablarına   mektup gönderip harbîler ticaretden men olundukları takdirince Kudüs-ü Şerif ziyaretine euvel-den vara geldikleri üzere varup, gelup rencide olunmayalar" şeklinde bir maddeyi padişah tasdik etmişki bu da, Osmanlı İslâm devletinin din ve vicdan hürriyetlerine yaklaşımının dünya çapında hayranlık uyandıran bir ispatı sayılabilir. Yine Lâtin krallarının mezarları, Lâtin Papasların tasarrufunda bu­lunması da yukarıda yazılı antlaşmanın 3. maddesinde yer almıştır. Lâtin rahipleri dolaysıyla Fransa'ya hediye edilen hakkı vermek, 18. asırda Katolik mezhep bağlılarının Kudüs-ü Şerifi ziyarete artık itibar etmemeleri yüzünden unutulmuş hâle gelmişdi. Ancak Rum Ortodoks mezhebinde olanla rın ziyaretleri sıklaştırdığı görüldü. Bilhassa; Kaynarca antlaş­masının 7. maddesi Rusya'ya Ortodoks mezhebinin himaye­sini mensuplarına serbestçe ziyarette bulunmaları hakkını vermişti: "Ferman-ı âli sânım mucibince cümleden biri fran-çeye tâbi olan piskoposların ve diğer frenk mezhebinde olan rahip taifesi her ne cinsten olursa memâlik-i Pâdişâhı de, ka­dimden beri oldukları yerlerde kendi hallerinde olup âyinle­rini icra eylediklerinde kimesne mâni olmaya ue Kudüs-ü Şe­rif dahilinde ue hâricinde ue Kamame adlı klişede eskiden beri ola geldikleri üzerek temekkün eyleyen frenk rahipleri­nin hala sakin olup, ellerinde olan ziyaretgâhiar, yine kema-kane(elan)frenk rahiplerinin ellerinde olup kimesne dahi (karışma) etmeye. Ve tekâlif-i talebiyle rencide eylemeyeler ue dâuaları zuhur eyledikd^ mahallinde fasl olmazsa Asita-ne-i saadete hauale oluna" beyanı ile koruma altında olduk­larının teminatı olarak saymamak kâbilmi? 1152/1740 sene­sinde Sultan l.Mahmud devrinde 1153/1741'de sadnazam el hac Mehmed Paşa ile Fransa Kralı 15. Lui zamanında eiçi Marki Dövilnof'un da vazifeli olduğu muahede müzakeratın-da bu madde aynen tasdik olunmuştur. Diğer yandan da; Fransa'da Lui Napolyon Bonapart impa­ratorluk tahtına varmış olmak için ruhban sınıfının kuvvet ve yardımına ihtiyaç görüyordu. Hatta; Papalık lehine olarak Roma'ya kadar sefer ettiği gibi Fransızların doğu'da eskiden beri elde etmiş bulundukları hukuku muhafaza için azimkar kararlar aldı. Adı geçen hukuka göre 1. Napolyon ve Filip zamanlarında ihmal edilmişti. İşte bu sıradaydı ki,Ortodoks­lar babıâlî'den Kudüs' deki bazı mukaddes yerlerin tamiri için izin almışlardı. Lâtinlere mahsus olan bazı yerlerede, te­cavüz eylemişlerdi. Yukarıdan beri atıf yapılan Kaynarca ant­laşmasının 7.maddesini sahifemize alıyoruz:  "Deutet-i âliye-miz taahhüd ederki, hristiyan diyanetinin hakkına ve klişe­lerine kaviyyen siyanet ede. Rusya devletinin elçilerine ruh­sat vermeye her ihtiyaçda gerek 14.maddede zikrolunup, mahruse-İ Kostantiniyyede beyan olunan klişeyi mezküre ve gerek hademesinin siy anete( koruma) ibraz-ı tefhimat ile elçi-i mumaileyhin deulet-i âliyyemin dost-u safa ve hem civarı olan devlete müteaallik adem-i mutemedi tarafından arz ve tebliğ olunmağla deulet-i aliyyemiz tarafın dan kabul eyle­melerini devleti âliyyelerimiz taahhüd eder. Lui Napolyon, 2.cumhuri yetin başındayken katoliklerin himayesini mese­lesini göz önüne aldı. Fransa sefiri La Valette vasıtası ile eski antlaşmanın tamamen uygulanması hakkında hızlı teşeb büslere başvurdu. Bu teşebbüslerin bir mânası da, Latinlerin ıs lavlara karşı bir reka beti idi. Böylece artık İstanbul'da Rus ve İngiliz tesirleri çarpışmaları başlatılmıştı. Bu mücadete-i müsademe Lui fiapolyon'un Fransa İmparatorluğuna yük­selmesiyle daha da şiddet kazandı."
"Kırım Savaşı Siyasası" adlı eserden aşağıdaki satırları nakle çalışalım: " Kudüs-ü Şerif ve buradaki tanzim hususun­da meydana getirilen özel komisyon bir daha toplanmış ve anılan müzakereler sonunda, evvelâ Latinlerin yalnız kefi­ri ilerine inhisarını idd-İa ettikleri ziyaretgâhlann, onlara iade-7 uönüne gidilmeyip, bu hususdaki iddialarının red olun­ması oldu. İkinci karar da Kamame klişesi büyük kubbesi­nin her iki mezhebin aziz saydığı bir mahal olmasından do-lauı yalnız bir tarafa tahsisi doğru olmayıp ortak anlayışa tahsisi, küçük kubbesinin ise eskiden olduğu gibi Ortodoks-larada bu tahsisin yapılmasıdır." Biz bu arada üstad merhum Ahmed Râsim Bey'İn Kudüs-ü Şerif ile alakalı şu bilgilendir-mesiyle sahifelerimizi süslüyoruz: "Hz. İsa (A.S)'ın güya sel-blnden (idamından) sonra defn olunduğu klişe ki buradan semaya uruç mutedikat-ı nasraniyedendir. Adının Kamame yâni süprüntülük olmayıp Kıyame olduğu hakkında iddi­alar vardır" demek suretiyle bunların ihtilaflarına işaret et­mektedir. Bu komisyon üçüncü olarak da, Merkad-i Hazreti Betül (Hz.Meryem'in lâkabı)'de bütün mezheplerin ashabının müşterekliğine rağmen Latinlerin dışarda tutulması münasip görülmediğinden bunların ellerindeki fermanlar diğerlerininki gibi istifade edilecek hâlde sayılması hususu gerçekleştirildi. Dördüncü olarak da, Beytülahm klişesi asırlardan beri Orto­doksların ellerinde olmasına rağmen, lâtİnler de eskiden beri, bu klişeyi kendilerinin inşa ettiklerini iddia ediyorlarsa da, küsenin içinde velâdetgâh (doğum yeri) mevcut bu da ortak bir ziyaret yeri meydana koymuş oluyor. Zaten küse kapıları­nın bir anahtarının mezheplere iki anahtarınında lâtinlere ve­rilmesiyle birlikte bunların, klişe içinde başka bir haklan ol-madığı, beşinci olarakda, Hz. Meryem merkadi (mezar) için­de bulunan Mes cid-i ürûc da bundan böyle ortodokslarında aym icra etmeleri kararı alındı.Bu kararın muhalifi tabiiki  sefiri Lavalet ret kararını bekletmeden açıkladı. u arada da, muvazaa hâlindeki sadaret görevinden Mustafa
Reşid Paşanın düşmesi vukubuldu. Öte tarafdan da Orto­dokslar, Rusların tahrikiyle ayaklanmalarını başlatmış oldu­lar.
Netice olarak; klişe meselesi daha sonraları İstanbul boğa­zında bir nüfuz-u siyasiye meselesine dönüştü. Fransızların ittifak teklif ettikleri gibi Ruslar da, Kaynarca ve Edirne ant­laşmaları hükümlerini ileri sürerek Ortodoks klişesine bağlı olup Osmanlı topraklarında buiunan hristiyan kimselerin hâ­misi olduklarını ilân eylediler. Böyle olunca Fransa hükümeti elçisi Lavaleti geriye çekti. Rusya ile Kudüs meselesi hakkın­da Petersburg'da doğrudan doğruya müzakerelere hazır ol­duğunu bildirdi. Çar Nikola'da bu vaziyetten son derece memnun ve neşe doluydu. Yapılan karşılıklı konuşmaların hâl noktasına ereceği şeklinde ümidler uyanırken 1269/1853 şubatında Ruslar tarafından Prens Mençikof adlı fevkalâde bir elçi İstanbul'a yollandı.
Mençikof; Rusya'nın Finlandiya eyaleti umumi valisi, Baİ-tık denizi filoları kumandanı olduğu gibi aynı zamanda Bahri­ye nâzın idi. Rusya'dan gelirken Karadeniz donanmasıy la Besarabya'da bulunan Rus kuvvetlerini teftiş etdi. Alafranga mart ayının l.günü İstan bul'a geldi. Yanında bulunan Rusya devlet adamlarının meşhurlarından; Prens Gaiiçyin, Kont Di-mitri Nesolrod, Karadeniz filosu Majör generali Amiral Homi-lof.Besarabya ordusu erkân-ı harbiye reisi general Mika Puçinski vardı. Mart ayının 2. günü sokak elbisesiyle babıâlî'de mutad zîyaretde bulundu. O sırada Osmanlı hariciye nâzın olan Fuad Paşayı göremedi. Mençikof; Dr. Büyük Mehmed Fuad Paşayı Rus düşmanı olarak gösterirken, Sultan Abdül-mecid Fransız ve İngiliz elçilerinin ortadan kaybolması dola­yısıyla şaşaladı. Yabancı târihçiler,eserlerine Fuad Paşayı pa­dişahın azl edip, Rıfat Paşayı getirdiği şeklinde yazdılar.
Prens Mençikof un sergilediği davranışlar ve hâllerden siyasi j-pehafillerde endişeler meydana geldi. Kendisine memuriye­tinin maksadı soruldukça: "Sultanın kızını Rusya prenslerin­den birine almağa geldim" gibi kaba şakalar ile mukabe lede bulunmaktaydı. Bu vaziyetden büsbütün kuşkulanan İngiliz sefiri de, Amiral Dundas'ın komutasındaki gemileri çağırma yoluna gitdi. Yine mart ayının 20.günü bir Fransız filosu, Tu-lon limanından demir aldı. Mençikof'un; mukaddes yerlerde­ki meseleler hakkında adetâ özür dileyen tavır takınmamızı temin için geldiği anlaşılınca Fransızlar, sulhun devamını ve akıbetini korumak gayesiyle Ortodoksların Kudüs'de talep, ettikleri imtiyazlardan bazılarına ses çıkarmamayı tercih etti­ler. İngiltere elçisi Lord Staratford, Fransa ve Avusturya kabi­nelerinin fikirlerini yoklayarak Londra'dan dönmüş ve Fran­sa' nın yeni sefiri Mösyö Dö Lakor'da gelmişti.
İngiliz elçisi Lord Staratford Radklif tarafından müsvedde olarak hazırladığı yazıya uygun şekilde 1269/1853 senesi 1 O/nisanına rastlayan gün iki tane ferman çıkarıldı. Bu fer­manlardan biri Kudüs mutasarrıflığına tebliğ olanında: "Bey-tüllahm klişesiyle büyük kubbesinin anahtarı lâünlere ueril-mişsede eskiden beri mağaraya geçiş hakkını hâiz olup, de-rununda (içinde) âyin yapamayacakları,kullanmada Rum­larla müşterek olmadıkları, mağarada mevcudken, 1847'de kaybolan yıldız'a mutabık (benzer) taraf-ı şahaneden Hz.lsa (A.S) 'mm ümmetine yâdi gâr olarak yıldız koydurttuğu gibi, Hz. Meryem Validemizin kabrine, güneşin doğuşundan itiba­ren her sabah Rumların, sonra Ermenilerin ue onlardan soıı-rada, Latinlerin birbuçuk saat âyin yapabilecekleri, Beytül-lahm'daki Frenk manastırına bitişik, iki tane bahçenin eskisi gibi Rum. ue Latin cemaatleri tarafından nezaret altında ola-'a/c yapmaları ve hiç kimsenin bu hakkı bozmağa hakları ol- yeter açıklıktadır.
Beri yandan Âlî Paşa'mn sadaret makamındayken 1269/1852'de Mösyö Teytov'a gizli bir ferman vermişti ki bu fermanda latinlerin, Kudüs'de nail oldukları imtiyazları kaldı­rıyordu. Çar, bundan memnun kalmış, fakat Fransa elçisi La-valet tabii ki memnun olamayacağından gitmişti. Bu iki yüz­lü siyasetin mahcubiyeti, Afif Efendi isminde bir komiserin Kudüs'e yollandığı sırada ortaya çıktı. Çünkü latinler de, or-todokslar da bahsi kazanmış biliyorlardı. Afif Efendi her iki tarafın gösterdiği sevinç naralarından şaşırdı. Elbette burad-fan verilmiş olan bir emir üzerine latinlere mahsus olan fer­mandan başka bir ferman tanımadığını bildirdi. Latinler; ka­bardıkça kabardılar! Rum Patriği ile Rusya'nın Yafa Konsolo­su işi azıttılar. Afif Efendi onlarada, belli sayıda dinleyicinin bulunduğu bir mecliste, Ortodokslara verilmiş olan, fermanı okumağa mecbur oldu. Çar; tebâsı karşısında küçük düş­müştü. Bu sebebden Nikola hâl-i hazırın devamından vaz ge­çerek uğradığı muameleyi tamir etmek istedi. Mukaddes yerler meselesini geriye bırakarak, Kaynarca antlaşmasının 7.maddesini ele alarak işin yönünü değiştirdi. Osmanlı top­rakları üzerinde yaşayan Rumİarın himayelerini üstüne ala­cağı teklifini ortaya atmaya karar verdi. Böyle yaparakda, Edirne antlaşmasını bu işe hizmet edecek noktaya getirmeye ça lıştı. Çar; 1852 senesini bu işleri hâl etmek düşüncesiyle geçirdi. Diğer taraftan da Avusturya Karadağ savaşından en­dişelendiler. Rusya'nın müttefiki olmaları sebebiyle, Kont La-ningen vasıtasıyla 30/ocakta bir ültimatom verdiler. Harekât-i askeriye tatil edilmediği takdirde ilân-ı harp edileceğini bil­diriyorlardı.
Karadağ meselesi Avusturya'nın müdehale etmesiyle ka­pandığı gibi mukaddes mahaller hususunda yukarıda görül­düğü gibi Fransızların gösterdiği uyum ile düzelme yoluna verrnişti. Böylece Mençikof'un İstanbul'dan ayrılması veya hakiki talimat neyse onu meydana sürmesi lâzım geldi ve ni­tekim bunu da yaptı.
3/şaban/1270-5/mayis/1853'de, babıâlî'ye bir ültimatom verdi. Bu resmi vesika büyüklük kompleksi içinde yazılmış ve Çar Nikola'nın gizli maksadının açıklığa kavuşmasıydı. Rusya Çarı; padişaha bir daimi ittifak teklifinde bulundu. Kendisini Osmanlı topraklarında yaşayan Rumların diğer bir deyimle de Ortodoksların koruyucusu olduğunu ısrarla ileri sürmekteydi ve böyle kabul edilmesini istemekteydi.
Bu ültimatom veya talebin mânası Sultan Abdülmecid'in tahtını bırakması yahutda doğrudan doğruya Rus Çarı'nın hi­mayesine girmesi demekti. Böyle bir teklifi kabul etmek ül­kedeki Rum ve Ortodoksların, bütün işlerinin Rusya devleti tarafından, görülmesine müsaade etmek demekti. Bu ültima­tom beş günlük bir müddeti taşımaktaydı. Maksadıysa Rus-yanın hacil duruma düştüğü Kudüs olayındaki prestiji tamir etmekti.
Babıâli; İngiltere ve Fransa'dan aldığı cesaret üzerine 10/mayıs'da ültimatoma ret cevabını verdi. Cevabdaki ifade meâlen şöyleydi: "Rusyanın askeri taarruz hazırlıklarına başlamış olması ve tersanelerinde büyük bir faaliyet görül­mesi, Paris'de Doğu Sauaş'ı gibi addedilip, bu hal Osmanlı devletini müdafaa etmek yalnız Fransa'nın uhdesindemi ka­lacak? Napolyon; beş devletince kefil olduğunu haber veren bir nasiha ta uymaklada sefir Do Vilafor'u yolladı. Latinleıie oı'todokslara uerilen fermanların okunmasını taleb etdi. Bu-aun berine yukarıda 1/recep/l269-1 O/nisan/l853 tarihli fermanı kaleme alıp,her iki fermandaki tezatlar kaldırıldı. nazam Paşa Ue Menci kof arasında yapılan müzakereler-e rnahall-i mukaddese ait yerlerdeki ihtilaf halledildikten
sonra zat-ı şahanenin Kaynarca antlaşmasından Rusya'ya tanınmış hak lann geçerliliği ve Ortodoksların Osmanlı ülke­sinde büyük bir serbestiye mazhar olduklarını açıkça beyan etmesi yâni Rusların, Rum mezhebi işlerine ve diniyelerine koruma göstermesine muktedir olduğunun Rumlar tarafın­dan anlaşılacak surette bildirilmesi esası kabul edilir gibi ol­muştu. Mençikof birdenbire müzakereyi kesti. Sebebi şu imiş: Laffet Arastaki Bey, isimli babıâlî mensuplarından bir Rum, Rusya sefareti 1.tercümanı Argiripulo Bey Rusya'ya ihanetle devlet-i âliyeye hizmet ettiğini ve bir takım faydası olmayan imtiyazlar alınmağa sevketmekte bulunduğunu ve hatta Türkler tarafından Büyükdere'de rüşuet olarak bir bina verildiğini, sadrıazam paşayı azlettirecek ve Reşİd Paşa ile müzakerelere girişecek olursa menfaati büyük olacağını tel­kin ey lemislermiş. Mençikof bu sözlere kanmış ve padişah-dan paşanın azlini istemiştir. Mençikof; bu defa karşısında bulunduğu zatın evvelkinden daha zor ikna olunacak cins­ten olduğunu görünce şaşırdı Hatta Reşid Paşa eski sadrı-azamın razı olduğu notaya hukuk-u hükümdarani padişahı­nın Osmanlı ülkesi içinde bütü- nüyle ve tamamen geçerli esaslarda olduğunu apaçık bildiren bir kayıta dökülmesini istedi. Mençikof; aldanmış, aldatılmıştı. Çar Nikola;bu olay üzerine 'Sultan'ın beş parmağının izi hala yüzümde' demiş olduğu meşhurdur."
Bu hilenin İngiliz elçisi Sir Startford Radkiif çe tezgahlandı­ğı daha sonraları açıklığa kavuşmuştur. Emil Burjuva diyor-ki: "Tarih 13/mayısı gösterdiğinde avrupada her şeyin sulh yoluyla düzelmiş bulunduğu görüntüsü vardı, ingiltere do­nanmasını Malta'da durdurmuş, kendisininkini Salamayne gönderen Fransa bu nümayişle iktifa edip,mukaddes mahal­ler meselesinde geri çekilmiş katolik engelinden kurtulmuş bulunan Türkiye, şöyle böyle memnun kalmış Rusya Çar'ına Rumlar hakkında teveccühkâr teminat ve Kaynarca a.ntlaşm.ası hakkında tatmin edici hâle gelmişken, tek bir adamın iradesiyle arzusuyla, Tuna kıyısında harp patladı. "
Şimdi Ahmed Rasim Bey'in değerli eseri ve tarafımızca Osmanlıcadan sadeleştirilen "Resimli Osmanlı Târihi" adlı çalışmadan şu satırları aynen alıyorum:
"Böyle bir vak'a, Şark Meselesi târihinde yeni değil­di.1256/1840 senesinde İngilterenin Fransa ve Mehmed Ali Paşa aleyhine kazandığı büyük siyasi mesele İstanbul sefiri Pönsönbi'nin kendi teşebbüs ve gayretleri ile kazanılmıştı. Haziran ayında zat-ı şahane düşmanlarıyla antlaşma yap maya hazırlanmaktayken Pönsönbi, Suriye'yi ayağa kaldır mış ve Londra'dan hiç bir talimat almadığı halde Türkleri harbe sevketmişti. Bunun yerine gelen Sir Startford. do Radk-lif ülkesine yeni yeni menfaatler temin edecek bu üçlü teşeb­büs önünden geri çekilecek adanı değildi. Mesleğinin bütün mesaisi geçirdiği Şark'da 1809 senesindenberi büyük işlere karışmıştı. Geçmiş tecrübeleri, istanbul'daki İngiltere elçiliği­ne uerdiği hakimiyet ve tesir. 1841 antlaşmalarıyla Rusya' nın vesayetinden kurtulmuş olan yeni Türkiye'nin tanzimi, Tanzimat-ı Hayriyyenin, gerçek müellifi, Rusların büyük hasmı olan, Reşld Paşa İle ortak çalışmada gösterdikleri sa­mimiyet, metin bir siyasi ve korkusuz bir adam imiş, hizmet etmekten çok efendi kılmıştı* Ona İngiliz Sultan diyorlardı. Fırsatını buldumu daha çok kazanmak için ilk kazandığı ze­mini muhafaza etmeği bilirdi.
Mukaddes yerler meselesindeki ihtilaf önceleri onu müte-bessim kılmıştı. Sonra Rusya ve 3.fiapolyon'un ihtilafıyla, bulanık sularda avlanmak için, bir çâre görür gibi oldu. '852 senesi mayısından itibaren her iki taraf arasında olan çekişmeyi tahrike gayret gösterdi. Fransa elçisi Laualet'in yokluğu sırasında Fransa orta elçisi Sabatiye'ye Rusların ihanetlerinden ue Fransa ile İngiltere'nin anlaşarak onları mahrumu maksad etmek gerektiğinden bahsederdi. Mençi­kof Mustafa Reşid Paşa ile yaptığı müzakerelerden sonra yu­muşamış ve devlet-i âliyyenin Rusya'ya adi bir nota vererek tâleblerini yerine getirmeyi taahhüt etmişti, Osmanlı devleti, 5/nisanda İstanbul'a gelen diplomatlara Rusların ısrarla ileri sürdüklen talebi naklettiklerinde de bunlannsa tavsiye ettiği 'mukavemet ediniz' olmuştu. Rusyanın, doğuda bulunan Rumların üzerine almak istediği himaye usûlünün hasta im­paratorluğun damarlarına Rus zehirinin zerk edilmesinin kö­tülüklerini İngiliz kabinesine bildirdi. Mayıs ayının başlangı­cında Âlî Paşa ile Mençikof arasında yapılan müzakereler­den sonra meydana gelen   ue iki tarafın hazım ve ihtiyatlı davranışlardan meydana gelen sükuneti İngiliz elçi tabiiki devleti adına hiç de hoş karşılamadı. 8/mayıs'da Mençikofa bir nota verdi ki adetâ meydan okur gibiydi. Ertesi gün ise padişah'a, Rusya'yı bu teklifleri hasebiyle, ret etmesi üzeri­ne, Malta'da bulunan İngiltere donanmasını derhal çağıraca­ğını bildirdi. Elçi; bütün hedefi görüşmelerin kesilmesini te­mine matuf olduğunu, davranışlarıyla pek net bir tarzda ser­giliyordu.  13/mayıs müzakereleri anlaşma ile bitecek gibi görünürken netice alınamadı. Startford Radktif'i bir siyasi manevra çevirir görüyoruz ve Abdülmecid han, Mençikof un talebi üzerine sulhun teminini isteyen vekilleri azletme yolu­na gitdi, Mustafa Reşid Paşa sauaşın mesuliyetini üzerine al­dığı görüldü. Mençikof; müthiş bir kızgınlıkla Petersburg'un yolunu tutarken, İngiliz b.elçi Radklif'in daveti üzerine Ami­ral Dundas, Fransız donanmasına mülâki olmak üzere Mal­ta'dan demir almış oldu. İngilizler Osmanlı devletini savaş açmaya meylettirmiş olmakla beraber artık üzerine düş bu arzuyu şiddetlendirmeyi sürdürmesiydi."

0 Değerli Yorumlarınız:

Yorum Gönder

❀✿Google+ Followers❀✿

❀✿İzleyiciler❀✿

❀✿Popular Olanlar❀✿

❀✿Ziyaretçilerimiz❀✿


web stats Neler Okunmuş hangi sayfa Tıklanmış :) Flag Counter

❀✿Archive❀✿